26 Aralık 2015 Cumartesi

Ahir zaman fitneleri

Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Ahir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur'an'ı okurlar. İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar...”

Hadisin ifade ettiği mananın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup hatırlatmakta fayda mülahaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i Kiram Efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim kıstaslarımızla değerlendirmeye tabi tutulmayacak kadar muallâdırlar. Günümüzde, onları kritiğe tabi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan naklettiklerini kritiğe tabi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları sisle-dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar. Oysaki Sahabe-i Kiram, hadis rivayetinde insanüstü bir hassasiyet göstermiş ve fevkalade titiz davranmışlardır. Hadislerin her kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmıştır ve her birinin bir icaz yönü söz konusudur.

Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü'nün, ahir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte “İslam'ı kabul ettik” deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve manasından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, düşüncesiz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz, süratle ve hiçbir şey duymadan İslam'a girmesiyle çıkması bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalade manidardır.

Bid'atların İstilası

Yine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ahir zaman fitneleriyle alâkalı başka bir hadislerinde, “Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid'atlar istila edecek, tıpkı kuduzun, kuduza yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'atlar da onların her hallerine sirayet edecektir.” buyurmuştur.

Efendimiz burada, o dönemde meydana gelen bid'atları, vücudun her organına sirayet edip orada tesirini gösteren kuduz hastalığına benzetir. Bu misal, Sünnet-i Seniyye'nin terkinin yanında bid'atların, insan hayatını dört bir yandan kuşatmasını ifade bakımından fevkalade manidardır. Zira bid'atlar, kişinin ruh dünyasına tıpkı bir virüs gibi girer sonra da kılık-kıyafetten oturup kalkmaya kadar onun her halinde kendisini gösterir. Bu hadiste dikkat çeken bir başka husus da, Allah Resûlü'nün; “Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söyler ve Kur'an okurlar..” ifadesidir. Aynı manada başka bir hadis-i şerifte de, “Siz, kendi amellerinizi onların amellerinin yanında küçük görür ve hafife alırsınız.” buyurmaktadır ki, Nebiler Serveri'nin ahirete irtihalinden kısa bir süre sonra, karmakarışık hadiselerin sevimsiz lisanıyla Sahabe'ye bir kere daha “Muhammedün Resûlullah” dedirtecek keşmekeşi ifade açısından ne ürpertici bir üsluptur!

Hâricilik Fitnesi

Bu hususta ilk dikkatimizi çeken hiç şüphesiz, Asr-ı Saadet'e yakın, o dönemde zuhur eden Haricilik olayıdır. Onlar, dinde, günaha giren bir insanın kâfir olacağına inanacak kadar hassas düşünmüş ve ibadet ü taatlerinde olabildiğine dikkatli davranmışlardır. Hatta bu çerçevede yalan söylemeyi küfür saydıklarından, onca taşkınlıklarına rağmen hadisçiler, onların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmişlerdir. Evet, onlar, Müslümanlığı kendi hesaplarına bu kadar derince yaşamalarına rağmen, davranışlarında aşırı, saldırgan ve dengesizdirler. Aynı zamanda onlar, Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye gibi şerefli sahabilere kâfir dedikleri gibi, “Lailahe illallah” diyen pek çok kimseyi de kâfir saymaktadırlar. İşte bütün bunlar göstermektedir ki Hariciler, Allah Resûlü'nün ifadeleri içinde, İslamiyet'in içine bir ok gibi girmişler; girdikleri gibi de hiçbir şey elde edemeden ve hakikat adına bir şey duymadan çıkıvermişlerdir. Hz. Ali (ra), Sıffin Savaşı'nda kolunda “ben” veya “ur” olan birini görünce, İbn-i Abbas'ın (ra), Efendimiz'in, “İşte bunlar sana karşı savaşacak ey Ali!” sözünü hatırlatması üzerine, onların öldürülmesini kendi hakkaniyetine delil saymış ve Peygamberimiz'i her zaman doğru çıkaran Allah'a hamdetmişti...

Günümüzde de, ibadetlerinde bir hayli hassas davrandıkları halde, İslam'ın gurbetini kendine dert bile edinmeyen ve böylece amelî; münafıklık içine düşen nice insan vardır.. hele bazılarının Müslümanlık adına bir kısım folklorik hareketlerle teselli bulduklarını gördükçe, “Acaba Allah Resûlü'nün haber verdiği insanlar bunlar mı?” diye endişe duymamak elden gelmiyor.

Hâsılı; Allah Resûlü (sas), kıyamete yakın zamanda cereyan edecek çeşitli hadiseleri, bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir ki, O'nun gayb-bî;n gözüyle görüp haber verdiği bu tür olayların bir bir cereyan etmesi, O'nun Sadık u Masduk olduğunun apaçık delilidir.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Allah'a dayanan kimseye zarar gelmez

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kim, her gün sabah-akşam:

“Bismillâhillezî; lâ yedurru mea'smihî; şey'ün fi'l-ardi velâ fi's-semâi ve hüve's-semî;ü'l alî;m”

duasını üç defa okursa artık ona hiçbir şey zarar vermez.” (Tirmizî;) buyurmaktadır.

Efendimiz bu mübarek duaya Allah'ın nam-ı celî;l-i sübhanisini zikrederek başlamakta; sonra da “O'nun nam-ı celî;linin anıldığı yerde ne arz ne de semadaki hiçbir şey insana zarar vermez.” diyerek, maddî;-mânevî;, dünyevî;-uhrevî; bütün tehlikelere karşı Allah'ın (celle celâlühû) sıyanetine sığınmaktadır. En sonunda ise Cenâb-ı Hakk'a ait iki ismi zikrederek duasını tamamlamaktadır. Yani duanın sonunda, ‘Cenâb-ı Hakk, arzdan çıkacak ve semadan inecek her türlü tehlikeye karşı, halisane bir niyetle kendisine sığınan kulunun yakarış ve tazarrusunu işiten ve muhit ilmiyle kulunun bu duasını en iyi bilendir' denilmektedir.

Bu dua belli maksatlar gözetilerek değişik hastalıklar için okunabilir; Cenâb-ı Hakk da hangi niyetle okunmuşsa talep edilen o hususu kuluna ihsan edebilir fakat âlimler arasında umumiyetle bu duanın felce karşı okunacağı gibi bir kanaat hâkimdir. Din adına duyup öğrendikleri her şeyi hemen hayata geçirmek sahabe efendilerimizin önemli bir hususiyeti olduğundan, onlar bu duayı sabah-akşam okuyor ve felç olmamaya karşı da tavsiye ediyorlardı. Evet, onlar, Kur'an'dan bir ayet nazil olduğu veya Peygamber Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis işittikleri zaman hemen o ayet veya hadisi kendi aralarında müzakere edip anlamaya ve hayatlarında uygulamaya çalışıyorlardı.

İşte, bu duanın geçtiği hadis-i şerifi rivayet eden Ebân b. Osman (radıyallâhu anh) bir gün felç olur. Bu hadis-i şerifi kendisinden işiten bir zat ise sokakta Ebân b. Osman Hazretleri'ni bu felçli hâliyle görünce kendisine bakmaya başlar. Bu durum karşısında Ebân b. Osman Hazretleri o zata şöyle bir izahta bulunur: “Hadis rivayet ettiğim şekildedir. Fakat ben, bu musibetin bana isabet ettiği gün onu okumamıştım. Allah da (celle celâlühû) hakkımda bu şekilde takdir buyurdu.” (Tirmizî;)

Evet, O murad buyurursa sizi görür, gözetir, kontrol eder ve sizin öyle bir hastalığa yakalanmanıza meydan vermez. Belki materyalist bakış açısına sahip olanlar, anlatılan bu hususlara karşı burun bükebilirler. Fakat bir mü'min Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve iradesine aksine ihtimal vermeyecek şekilde kat'î; bir şekilde inanır ve inanmalıdır.

Sabah-Akşam Okunacak Bir Dua

Bu açıdan, ister semadan ister yerden gelecek afetlere karşı ve hususiyle felce karşı sabah-akşam bu duanın okunması şayan-ı tavsiyedir. Kendimizi kötü hissettiğimiz, meselâ tansiyonumuzun yükseldiği, yüzümüzde tekallüs ve titremelerin olduğu bir zamanda hemen bu duayla Rabb'imize iltica edebiliriz. Çünkü vücudumuzun değişik yerlerinde bilemediğimiz bir şekilde âdeta bir kısım “sıhhatmetre”, “hayatmetre” gibi şeyler devreye girerek bir yönüyle bize sinyal gönderebilir. İşte bu tür bir durumda böyle çok ucuz bir reçeteyi kullanmanın ne mahzuru var! Evet, değişik sıkıntılara maruz kaldığımız zamanda hemen:

“Bismillâhillezî; lâ yedurru mea'smihî; şey'ün fi'l-ardi velâ fi's-semâi ve hüve's-semî;ü'l alî;m”

diyerek Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz rahmet ve kudretine sığınabiliriz. Dua ile ilgili bahislerde üzerinde durulduğu üzere, duada talep edilen hususların istenildiği şekliyle ve hemen karşılığını göreceğim mülâhazası doğru bir anlayış değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk bazen istediğimizin aynını verir, bazen de değişik hikmetlere binaen istediğimizden daha hayırlısını verir, fakat ilmimiz sınırlı olduğundan biz onu bilemeyiz. Fakat netice itibarıyla bir sıkıntıya maruz kaldığımızda hemen duaya yönelmek suretiyle biz o fırsatı değerlendirmiş, bir ibadet, zikir ve fikir dairesine girmiş oluruz.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Günümüzün karasevdalıları ve sarp yokuşlar

Öyle ümit ediyorum ki, günümüzün karasevdalıları hakikî; şefkatin birer temsilcisidirler.

Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da engin bir şefkat nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; O'ndan ötürü insanları sevip herkese sî;ne açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir. Onlar, paslanmış ve küflenmiş gibi görünen en katı kalpleri, en sert tabiatları bile sevginin sırlı anahtarlarıyla balmumu gibi yumuşatır, gönül kapılarını aralar ve muhataplarına muhabbet lisanından en tatlı nağmeleri dinletirler. Severler, sevilirler ve herkese şefkatle muamele ederler.

Zaten, öyle olmasaydı, rahatlarını terk edip sevdiklerini ve ülkelerini arkada bırakıp dünyanın en ücra köşelerine şefkat seferleri düzenleyebilirler miydi? Senelerce sıla hasretine, anne-babadan, yâr-yârandan ayrılık hicranına dayanabilirler miydi? Kıymetli bir devlet adamımızın anlattığı hadisede olduğu gibi; şayet onlar şefkat hisleriyle yollara dökülmeselerdi, gittikleri yerde birkaç sene kaldıktan sonra ‘Ülkeni, anne-babanı özlemedin mi; ne zaman döneceksin?' diye soran birine ‘Efendim, biz dönmeye değil, burada hizmet edip burada ölmeye geldik!' diyebilirler miydi? Evet, bu adanmış ruhların daha yola çıkarken yaşatma mefkûresine kilitlendikleri her hallerinden belli. Hal ve tavırlarındaki eda birer şefkat kahramanı olduklarının emaresi. Hazreti Rahmân ü Rahî;m'den diler ve dilenirim, beni bu hüsn-ü zannımda yalancı çıkarmasın ve o müşfik insanların gönüllerindeki aşk u alâkayı hakikî; şefkat ufkuna ulaştırsın.

Sevginin Tercümanı Olmak

Aslında, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü haline geldiği bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak zorlardan zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. ‘Sarp yokuş, bilir misin nedir?' dedikten sonra, ‘Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.' (Beled, 90/12-18) buyurmuştur.

Evet, ‘merhamet', iman edenlerin ayırt edici bir vasfıdır. Onlar asla katı kalpli, acımasız ve zalim kimseler olamazlar. Mü'minler, bela ve musibetlere karşı sabırlı oldukları gibi, insanlara ve bütün varlığa karşı da şefkatlidirler. Dahası, onlar her fırsatta birbirlerine merhameti tavsiye eder, toplumun safları arasında ‘acıma, merhamet etme, sevme ve herkese şefkatle kol-kanat germe' duygularını yayarlar. Bunu yaparken de, sadece dünyevî; bir sevgi ve alâkadan bahsetmez; her fırsatta nazarları âhiretin yamaçlarına çevirir ve şefkat hislerini, insanlığın sonsuz mutluluğu kazanması istikametinde değerlendirirler. Hemen her münasebetle, ‘Arkadaş, kabir var, hesap var, Cehennem var! Şu insanların ateşe doğru koşarcasına gittiklerini gördüğün halde onlara nasıl acımazsın; nasıl olur da ellerinden tutmaya çalışmazsın?!' derler.

İman Nuruyla Aydınlanan Kalp

Bazen bir çocuğun vefat haberini duyduğumuzda gözlerimiz doluyor; onun anne-babasıyla beraber biz de ağlıyoruz. Haddizatında, onun ölüp gittiğini ama yok olmadığını, bu dâr-ı fânî;den bâkî; bir âleme taşındığını ve ötede rahmet-i İlahiye tarafından sarılıp sarmalanacağını biliyoruz. Onun hiç kaybı olmadığı gibi, henüz rüşde ermediğinden belki ahirette valideynine de şefaat edebileceğine inanıyoruz. Fakat yine de ona yüreğimiz yanıyor, içimiz burkuluyor ve ardından ağlıyoruz. Ya bir insan nâmütenâhî; bir saadetten mahrum kalacak ve ebedî; şekâvete dûçar olup Cehennem'e gidecekse.. İşte, bu ihtimal karşısında bir insanın yüreği ‘cızzz' etmiyorsa, o kalbin inanan bir insana ait olduğunu ve o yüreğin iman nurlarıyla aydınlandığını söylemek çok zordur.

Hâsılı, şefkatle mamur bir kalbin sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmâniyet ve rahî;miyetinin gölgesinde hep incelerden ince davranır. Hakikî; şefkati, insanların yüzlerini ahirete çevirip onların ebedî; huzuru kazanmaları için çırpınma şeklinde anlar ve bütün hareketlerini bu anlayışa göre ayarlar. Gülerken de ağlarken de, severken de kızarken de hep muhataplarının yarınlarını, hayır yarınlarından da öte akıbetlerini, ahiretlerini düşünür. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; açları doyurur, üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Bütün bu âlicenaplıkları ortaya koyarken de bir teşekkür bile olsa kat'iyen herhangi bir karşılık beklemez; beklemez, zira şefkat; karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi beslemenin unvanıdır.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Sadâkat nasıl olmalı?

Günümüzde bazıları, hüsn-ü zan ettikleri, mensup oldukları, düşünce ve aksiyonlarına çeşitli seviyelerde destek verdikleri şahıslara İslâmî; kaidelerle izahı imkânsız bir şekilde medh u senada bulunuyor.

Bu türlü şeyler, şöyle böyle, haklı haksız, az veya çok onu çekemeyen insanları tahrik eder. Siz böyle yaparsanız günaha, sû-i zanna sevk edersiniz onları. Sonunda onlar da kaybeder, siz de. İnsanlarda bir damar vardır; hocası, aynı halkada beraber oturduğu ders arkadaşını biraz methettiğinde dahi içinde bir şeyler olur ona karşı, hâlbuki arkadaşıdır.

Bazen etrafı tarafından medh u sena edilen kişiler halî; veya kavlî; olarak buna destek verirler. Bu durumda, tabir caizse, musibet ikileşmiş ve önü alınmaz bir hale gelmiş veya geliyor demektir. İslâm tarihine bu gözle baktığınızda görürüz ki, bu türlü yaklaşımlar, tesiri günümüze kadar uzanan menfi oluşumlarda çok önemli rol oynamıştır. Safevî; ve Fâtımî; devletlerinin kuruluşunun arkasında Hz. Fâtıma'nın torunu olduğunu iddia eden -nesebi olarak olabilir- kerameti kendinden menkul insanlar ve onları göklerde uçuran kişiler vardır. Haşhaşî;ler ve Murabitî;n olarak tarihte yer alan oluşumlar da bu kategoriye dâhildir.

Büyük büyük şeyler iddia edenler çıkmış bunlar arasında. Göklerde meleklerin önünde namaz kıldırmadan tutun da, cennet ve cehennemin anahtarlarını ellerinde bulundurmaya kadar... Çok ağır şeyler bunlar. Niye insanlar Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini yarattığı ahsen-i takvim çizgisinde, ayakları yerde, mütevaziyane kulluğa razı olmaz da böyle yüksek payelere gözlerini dikerler acaba? Ne kazanırlar veya ne kazanacaklarını düşünürler?

Evet, sadakat önemlidir. İnsanın davasına, dava arkadaşlarına, örnek aldığı insanlara sadık olması gerçekten önemlidir. Ama sadakat körü körüne bağlılık demek değildir. Şeyhini meleklerden üstün gösterme hiç değildir. Sadakatin birçok yönü var. Mesela, birisi şahsî; günah işlemişse, günahı kendisine; fakat ben yeri geldiğinde usulünce ikaz ederim onu. Doğru yoldan saptığı/sapacağı yerde -hafizanallah- elinden tutarım onun. İşte sadakattir bu. Yanlış konuştuğu yerde usulünce tashih ederim; sadakattir bu. Onu hiçbir şeye feda etmeme, gücüm yeterse mahşerde de onun yanında olma, sadakattir bu. Unutmayın, Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâ-yı illiyyî;n-i insaniyete çıkaran sadakattir.

Şeytanın En Can Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet, şeytanın en çok başvurduğu, en çok kullandığı bir tezgâhtır. Mevlânâ'nın semaha kalktığı zaman irticalen söylediği, Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş rubâilerinde anlattığı bir şey var: Mevlânâ orada şeytanla Cenâb-ı Hakk'ı karşı karşıya getirip konuşturuyor. Diyor ki şeytan, Allah'a; “İzzetine kasem ederim ki insanların hepsini şirâzeden çıkaracağım. Ama onların bir dayanakları var, benim de olması lâzım.” Allah, “İstediğin kadar para, al kullan onu” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor yüzünü şeytan. “İstediğin kadar ömür...” deniliyor, yine yüzünü ekşitiyor; “İstediğin kadar güç, kuvvet...”, yine ekşitiyor; “şehvet” denilince, Hz. Mevlânâ diyor ki: “Şeytan zil taktı oynadı o zaman.”

Şehvet, şeytanın en büyük kozudur, denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o, şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım” buyuruyor. Bizim sabah-akşam yaptığımız dualar, kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır; “Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!” demektir. Tek taraflı da değildir bu iş. Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına olacak örgülerden ve nakışlardan kaçmak gerek. Başka bir deyişle, örümcek ağına düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür; çırpındıkça batarlar, daha perişan hale gelirler. Şeytanın ağı da öyledir. O, ağına düşmüşlerin başında bekler; bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın. Bu sebeple insan, potansiyel genişliğini kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekânlara sığmayan, lâ mekânî; (bir mekânla sınırlanmayan), lâ zamanî; (zamana bağlı olmayan) mahiyetini; daracık bir şeye, bir âna, bir lâhzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkûm etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran şey bir dane hırsıdır.

Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek. Kur'ân-ı Kerim diyor ki: “Onlara vaatte bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa, 4/120). Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün hikâye edildiği başka bir âyette açıkça diyor zaten: “... Ben de size bir şeyler vaat ettim, ama sözümde durmadım” (İbrahim, 14/22). Öyleyse insanı boş vaatlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.