27 Haziran 2014 Cuma

Ramazanlaşan insanda ruh disiplini

Disiplin, dengeli bir insan olabilmek için lazım gelen zihnî, ahlâkî, ruhî terbiye ve “düzen ruhu” manalarına gelmektedir. Disiplin insanı ise, belli kaide ve prensipler çerçevesinde yaşayan, tertip ve düzen hususunda hassas davranan insan demektir.Aslında, bir mü’minin hayatı her zaman çok ahenkli olmalıdır. O, hem Cenab-ı Hakk’a karşı kulluk vazifelerini hem diğer insanlarla alakalı sorumluluklarını hem de kendi şahsî işlerini ve bunlardan hangisini ne zaman yapacağını mutlaka önceden tayin etmeli; her haliyle bir düzen ve intizam örneği sergilemelidir. Haddizatında, ibadetler iş tanzimi ve vakit taksimi için çok önemli birer köşe taşıdır ve inanan insan çoğu zaman işlerini o ibadet takvimine göre ayarlar: “Öğle namazından sonra; akşam namazından önce..” diyerek gününü belli dilimlere ayırır ve hiçbir anını boş geçirmemeye çalışır.Ramazan-ı şerif, insanın en zayıf damarlarından biri olan yeme-içme isteğini sınırlamayı ve kontrol altında tutmayı sağlar. Adeta bir beslenme disiplini talim eder. Evet, hayatı devam ettirebilmek için mutlaka yemeye, içmeye ihtiyaç vardır. Ne var ki, sağlık prensipleri hesaba katılmadan yenip içilen her şey beden için zararlı olduğu gibi; midenin, kalbi ezecek kadar güçlenip insanı kalb ve ruhun derece-i hayatından hayvaniyet ve cismaniyet çukurlarına düşürmesi de bir felakettir.Bu mübarek ay boyunca tutulan oruç, yemek vakitlerini belirleme, israftan ve mideyi tıka-basa doldurmaktan kaçınma, hem beden hem de ruh sağlığına zarar veren şeylerden uzak durma ve aynı zamanda mutlaka helâl dairesinde kalarak harama asla el uzatmama hususlarında temrinat yaptırır; Ramazanlaşan insanlara bu konularda disiplin ruhu kazandırır.İbadetten UbûdiyeteRamazan, ondan nasiplenmesini bilen her insanı, seviyesine göre bir sadâkat eri haline getirir. Oruç tutan ve ondaki sırrı kavramaya çalışan bir mü’min, hem Hakk’a teveccühünde hem de halkla münasebetlerinde hep vefâ ve sadâkat peşinde olur. Zaten oruç, vefa duygusunun en güzel bir alametidir. Zira o, Allah ile kul arasında yapılmış bir anlaşmadır: Kul, belirli süreler dahilinde, belirli şeylerden vazgeçer ve bu suretle ahdinde vefalı olduğunu gösterir; Cenab-ı Hak da onun mükafatını bizzat Kendisinin vereceğini vaat eder. Allah’a karşı vefalı davranan bir insan, zamanla ailevî ve içtimaî hayatında da tam bir “vefa abidesi” durumuna yükselir. Bu duyguyla, sıla-yı rahimi gözetir; herkese yardım eli uzatır; zekatını ödemekten asla kaçmaz; hatta sadaka vermeye ve infak etmeye hiç doyamaz.Hakk’la münasebetin önemli bir şiarı da Kur’an okumak, dua dua Cenab-ı Allah’a yalvarmak ve sürekli O’na teveccühte bulunmaktır. Ne var ki, Kur’an-ı Kerim’in işlemeli sandıklar ve ipekten kılıflar arasındaki hapsine son verip, onu dil ve gönüllere şeker-şerbet yapmak da pek çokları için bir manada ancak Ramazan-ı şerifte mümkün olmaktadır. Bu kutlu ay, damaklara bir Kur’an tadı çalmakta ve insanlara bir evrad ü ezkar disiplini de aşılamaktadır.İşte, bir ay boyunca, yeme-içmeden yatıp kalkmaya, ibadet ü taatten evrad ü ezkâra kadar hayatın hemen her alanıyla alakalı bazı kaide ve kurallar çerçevesinde davranan, bir ölçüde disiplin ruhuna kavuşan ve düzenli yaşamaya alışan insanlar, Ramazan’dan sonra da aynı nizam ve intizamı korumalı, devam ettirmelidirler. Mesela, bir ayın her gecesinde uykuyu bölüp sahurun bereketinden istifade etmeye koşan, bu arada seccadeyle de bir vuslat yaşayan mü’minler, bu otuz geceyi bir temrinat süresi olarak değerlendirmeli ve artık senenin her gecesini bir vuslat koyu bilmeli, gecelerini hiç olmazsa birkaç rek’at teheccüd namazıyla aydınlatmalıdırlar.Şayet, kendimizi Cenâb-ı Hakk’ın rızasına adamış ve o rızayı da Zat-ı Uluhiyeti duyurmaya bağlamışsak, artık nerede olursak olalım, hangi şartlar altında bulunursak bulunalım, bizim için durmak, acizliğe düşmek ve mesuliyetten kaçmak söz konusu değildir. Zira, “Bahar gelsin, hava ısınsın, çiçekler açsın, bülbüller ötmeye başlasın... İşte o zaman ben de şakırım!” şeklindeki bir düşünce bir disiplin insanının mülahazası olamaz. O kışta da şakımalıdır, yazda da; baharda da güle türküler söylemelidir güzde de. O, her mevsime ve her döneme göre bir dil ve üslup tutturmalı, dilbeste olduğu hakikatleri terennüm etmekten asla geri durmamalıdır.Tabii ki, böyle bir gönül yüceliği ve bu denli bir disiplin ruhu –hususî bir inayet olmazsa– bir anda kazanılmaz. O ufka ulaşmak, uzun bir zaman ve ciddi temrinat ister. Şu kadar var ki, Ramazan bir başlangıçtır ve o güzel hasletlere ulaşmak için çok bereketli bir ekim mevsimidir.Aslında, inananlar için, insan ömrü bir Ramazan, büluğ çağı imsak vakti ve ölüm de iftar anıdır. Bir aylık Ramazan, bir ömür süren kulluk orucunun alıştırması gibidir. Otuz günde kazandığı güzel hasletleri hayat boyu devam ettirmesini bilenlerdir ki, onlar, burada biraz aç ve susuz kalmaya bedel, ötede “Kullarım, çok defa sizi renginiz kaçmış, benziniz sararmış-solmuş, gözleriniz içine çökmüş ve avurtlarınız çukurlaşmış olarak görüyordum. Buna Benim için katlanıyordunuz. O geçmiş günlerde takdim ettiklerinize bedel haydi bugün afiyetle yeyin, için.” hitabını duyacak ve işte o gün asıl iftarı yapacaklardır.

23 Haziran 2014 Pazartesi

Rabb’le münasebetin dereceleri

Kur’an-ı Kerim’de buyrulan “Ey insanlar, siz içinizdeki şeyleri açığa vursanız da gizleseniz de Allah sizi onlardan dolayı hesaba çeker.” (Bakara, 2/284) ayetinin nesholunduğuna ve hükmünün kaldırıldığına dair rivayetler var. Genel olarak düşündüğümüzde görürüz ki, bu bir seviye meselesidir.Bazı insanlar vardır ki, içlerinden bir şey geçmekle sorumlu olmayabilirler. Fakat belli bir seviyeye göre Rabb’imizle münasebet içinde bulunan birisi, gözlerinin içine yabancı bir hayal girmemesine azmetmiş bir insan, o türlü fena şeyleri tahayyül ederse (hayalinden geçirirse) zihnini, aklını kirlettiğinden dolayı muâheze olabilir (hesaba çekilebilir). Hangi seviyede Rabb’imizle münasebet kurabilmişsek, hal, tavır, fiil ve hatta fikirlerimiz de o seviyeye göre muameleye tabi tutulacaktır. Bazı has kulların akıllarından geçen nâhoş şeyler bile Allah’a karşı saygısızlık sayılır.Evet, bunlar seviye meselesidir. Şimdi bir kul belli bir seviyede böyle davranmak gereği duyuyorsa, Rabb’imizle bu ölçüde münasebet içindeyse, kendi tavırları itibarıyla aşağı seviyeye inemez. Birisini çavuş yapsalar; o da “Ben çavuşluk yapmam, nefer olacağım.” derse, onu neferliğin de altına atarlar. Cenâb-ı Allah, bir kulunu nereye çıkarmışsa o kulun ona göre davranması gerekir. Bundan dolayı, Üstad da bir yerde diyor ki; “Bu ihlâs kulesinden düşerseniz derin bir çukura düşmek ihtimali var.” Kişi, Allah’ın lütufları ve ihsanları ile belli bir noktaya ulaştırılmışsa, o noktanın hakkını vermediği zaman düz insanlar seviyesinde kalmaz, çok daha derin bir kuyuya düşer.Mesela, birisi vardır; aklına gelse ve yel gibi geçse: “Şu ana kadar vatana millete hizmet dedim, koşturdum; çok sıkıntı çektim; acaba bıraksam…” Bunu telaffuz etmek bir yana hayalinden bile geçirse onun için ciddi bir sükûttur. Tavrını buna göre ayarlaması lazım. Ama birisi de var ki kapıda, koridorda dolaşıyor. Vatan uğrunda çalışmak, millete faydalı olmak için koşturmak, kendisi için değil insanlar için yaşamak... bunların manasını bile anlamaz, dolayısıyla bu türlü düşüncelerden sorumlu olmaz. Mazhariyetin ölçüsünde kapının önünde değilsin, koridorda değilsin, salonda değilsin, harem odasındasın, yatağın ucundasın. Sultan sana muamele yaparken ona göre yapar.

20 Haziran 2014 Cuma

Gönüllerde Yeşeren Bahar

Gönüllerde Yeşeren BaharGün dönüp her tarafta Sûr sesi duyulunca,Fecrin ışık ordusu dört bir yana ulaştı.Bin bir tedâiyle eski günleri anınca;Hülyâlarım coştu, coştu ve bendini aştı.Bir nûr tûfanıyla her yer ışığa büründü;Ayrıldı birbirinden hak-bâtıl ve kara-ak.Ağardı ufuk, altın saçlı bahar göründü,Bütün yamaçlar gül, nergis, papatya ve zambak...Yaslı dudaklar, lâle yanaklarına döndü..Coştu bülbüller, nağmeleri her yanı sardı.Hasretle yanan sînelerin hasreti söndü..Bu bahar, gönüllerde yeşeren bir bahardı.Gelin odasına benzeyen gül yuvasından,Esip her tarafa gül râyihaları sindi;Bu zebercet iklimin, suyundan, havasından,Duygularımız coştu, gönüller deme geldi.***Burada her gün bülbüller öter, güller açar,Gonca gamzeler çakar, gamze yürekler deler..Renkler dalga dalga gözlere güzellik saçarVe aralanır öteleri örten perdeler.M. Fethullah Gülen

14 Haziran 2014 Cumartesi

Nabızlar hep aynı atmalı

Allah’ın eli (bütün o biat edenlerin) hepsinin üzerindedir.” (Fetih, 48/10) ayeti kerîmesi ve Peygamber Efendimiz’in (sav) “Cemaatte rahmet, firkatte azap vardır.”, “Benim ümmetim dalâlet üzere ittifak etmez.” ve “Allah’ın eli cemaatledir, cemaatle beraberdir.” sözleri gibi ayet ve hadîsi şerifler dinî hayat adına cemaatin önemini ifade etmektedir.Dinimizde toplumla bütünleşme, cemaat halinde yaşama çok önemlidir. Burada cemaat kavramını sosyolojik açıdan bir organizasyon ya da teşkilat olarak değil, tamamıyla dinî bir terim olarak, ayet ve hadislerde ifade edilen ve dinimizde büyük önem verilen duyguda, düşüncede, sevinci ve hüznü paylaşmada bir ve beraber olan insanların meydana getirdiği şahs-ı manevi manasına kullandığımı belirtmeliyim.Evet, bütünleşme, aynı yönde hareket etme ve aynı istikamete yönelme... Bir orkestrada belli bir makama ayak uyduran, o ritme uyan pek çok sanatçının farklı enstrümanlarla aynı sesi vermeleri gibi diğer insanlarla beraber elem duyma, onların sevincini yaşama, aynı anda “of” çekme, elemleriyle müteellim, neş’eleriyle mütelezziz olma; kendi mahrumiyetleri karşısında üzülmenin çok ötesinde, bir kardeşinin mahrumiyeti karşısında “Ah keşke ona olmasaydı da bana olsaydı.” diyebilme... İşte bu başkalarının mutluluğuyla mutlu olma ruh hali, İslâm’ın Müslümanlardan isteyip beklediği bir vasıftır.Felçli bir uzvun bir manada bünyeden kopması, ona kumanda eden beyindeki bir merkezin harap olmasıyla bünyenin genel işleyişinden ayrılması gibi fert de bünye ile bütünleşmeyince toplumun, cemaatin yümün ve bereketinden istifade edemez. Aslında mümin bir cemaat, velâyeti temsil eder. Hususiyle bencilliğin ve enâniyetin çok ileri gittiği bir dönemde kutbiyet ve gavsiyeti, salih müminlerden meydana gelen topluluğun şahs-ı mânevîsi temsil eder. Her mümin, gönlünde duyduğu intisap ve paylaşma hissine göre o kutbiyet ve gavsiyette pay sahibi olur. Bir topluluğa gavsiyet bahşedilse de bir şahıs diğer inananlarla aynı duygu ve düşüncede değilse, arkadaşları arasında kendini onlardan herhangi bir insan olarak görmüyorsa; o, şahs-ı maneviye bahşedilen lütuflardan bir nefer kadar dahi istifade edemez. Her ferdin tek tek, toplumla hakiki manada bütünleşmesi, kalbinin diğerleriyle beraber atması, başkalarının heyecanlarını yaşaması, dertleriyle müteellim olması, kendisi aç kalsa da diğerlerini doyurma gayreti içinde bulunması lazımdır.Şahs-ı Mânevî’nin VelâyetiFertleri bu şekilde birbirine bağlı bir toplulukta her zaman bir gavsiyet, bir kutbiyet olabilir. Çanakkale’de şehit olan yiğitlerin her biri veli olabilirler; ama onlara asıl destan yazdıran şey her birinin kalbî ve ruhî beraberliğinden hâsıl olan şahs-ı manevî ve o şahs-ı manevînin velâyetidir. Öyle bir topluluk, bela ve musibetlere karşı bir paratoner gibidir. Allah Teâlâ, “Rabb’in, halkı dürüst hareket eden, hem kendi nefislerini, hem de birbirlerini düzeltmeye çalışan diyarları, haksız yere asla helâk etmez.” (Hûd, 11/117) buyuruyor. Evet, bir milletin içinde hayır düşünceli, ıslâhçı bir topluluk varsa, Allah (cc) o karyeyi, o beldeyi, o ülkeyi helâk etmez... Bütünleşmiş, bünyân-ı marsûs olmuş; fertleri, ancak balyozla vurup kırılabilecek bir binanın birbirine girmiş parçaları haline gelmiş bir milleti ve toplumu felâkete uğratmaz. Ama milleti meydana getiren fertler böyle ıslahçı insanlar değillerse öyle insanların akıbetinden korkulur.Bir veli bütün mazhariyetlere sahip olabilir. Fakat o velinin de toplulukla bütünleşmesi, diğer insanlarla uyum içinde yaşaması lâzımdır. Bir câmi heyetinden belediye meclisine kadar heyet diyebileceğimiz üç-beş kişinin bir araya geldiği her beraberlikte şahıslara düşen vazife; kendisinin çok makul düşünceleri varsa onu arkadaşlarına anlatmak, onları ikna etmeye çalışmaktır. Fikirleri kabul edilmiyorsa bile yine heyetle bütünlüğünü sımsıkı devam ettirmektir. Makul fikirlerini, fırsat bulunca tekrar anlatabilir. Hüsnü kabul görmezse, bir nefer gibi yine onlarla beraber yoluna devam eder. O, toplantıya muhalefet şerhi koyamaz; dışarıda da aleyhte beyanda bulunamaz… Bulunursa gıybet etmiş olur.Topluluğun gıybetini etmek affedilmeyen bir günahtır. Çünkü bir cemaat hakkında gıybet eden insan, o cemaatin ne kadar ferdi varsa teker teker hepsine haklarını helal ettirmesi gerekir; yoksa ahirette yakasını kurtaramaz. Bir cemaatin, bir topluluğun gıybetini eden, onun şahs-ı manevîsini küçümseyen ve hafife alan insan çok büyük bir günah işlemiş olur. Mesela, okul-aile birliği toplantısındaki bir fert, fikir beyan edecekse toplantı devam ediyorken beyan etmeli; fikri varsa onu ortaya koymalıdır. Toplantıdaki üyeler onun fikrine hüsnü kabul gösterebilir; ama aynı zamanda o fikri beğenmeyebilirler de. Ortaya koyduğu fikir kabul görmeyen şahıs diğerleri hakkında “Akılları ermedi, kabul etmediler...” diyemez; hele aleyhte kat’iyen konuşamaz. Bunlar dinimizin hassasiyetle üzerinde durduğu hususlardır ve bunların ihlâli gıybet veya yerine göre de iftira olur ki, ikisi de çok büyük günahtır.

7 Haziran 2014 Cumartesi

Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak

Bir insan için rızadan daha üstün bir paye ve Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak kadar büyük bir bahtiyarlık yoktur. Cenâb-ı Hak, ötelerde mü’min kulların nâil olacağı nimetleri nazara verirken “Hepsinden âlâsı ise Hakk’ın kendilerinden razı olmasıdır” (Tevbe, 9/72) buyurarak bu hakikati ifade etmiştir.Kul açısından rıza, Allah Teâlâ’nın takdirlerini gönül rahatlığıyla karşılamak, zahiren çirkin görünen acı hadiselerde bile acele karar vermeyip O’nun icraatından hoşnut olmak, her şeyden önce ve her şeyden artık olarak O’nu sevmek, O’na yönelmek ve beklediklerini de yalnız O’ndan beklemektir.Cenâb-ı Hakk’a bakan yönüyle ise, rıza, Allah Teâlâ’nın kendine has münezzehiyet ve mukaddesiyetiyle kulunu sevmesi, ondan hoşnut olması ve sevginin lâzımı olan muamelelerde bulunması demektir.İmam Kuşeyrî gibi bazı veliler rızayı, başlangıç itibarıyla irâdî ve kulun kesbine bağlı görmüşler; nihayeti itibarıyla da onu, sevdiklerine Hakk’ın irade ve ihtiyar üstü ilâhî bir armağanı olarak kabul etmişlerdir.Rızanın İki YönüEvet, meseleyi terakkî (kulun Yaratıcı’ya yönelip yükselmesi) açısından ele alırsanız, önce kulun kalbinde Cenâb-ı Hakk’a karşı bir meyil, bir sevgi olması lâzımdır. Şart-ı âdî planında siz Mevlâ’yı sevince, Mevlâ da sizi sever. Alvar İmamı’nın sözü de bu hususu îma eder:“Sen Mevlâ’yı seven de Mevlâ seni sevmez mi?Rızasına iven de Hak rızasın vermez mi?Sen Hakk’ın kapısında canlar feda eylesen,Emrince hizmet etsen Allah ecrin vermez mi?”Demek ki, O’nun rızası peşinde koşturuyorsanız, O da size rızasını yâr eder. Teveccühe teveccühle, nazara nazarla mukabelede bulunur.“Allah’ı Rab, İslâm’ı din, Hazreti Muhammed aleyhissalatü vesselam’ı da nebî kabul edip razı olan, imanın mânevî zevkini tatmış olur.” hadisi de, başlangıç itibarıyla rızânın irâdî ve kulun kesbine bağlı bulunduğuna, nihayetinin de Cenâb-ı Allah’ın rahmetine ait bir mevhibe olduğuna işaret etmektedir.Ehlullah’tan bazıları ise meseleye tedellî (en a’lâdan başlayıp aşağı doğru gitme) zaviyesinden yaklaşmış ve “Allah sevmeyince siz sevemezsiniz; O sizden razı olmayınca, siz rıza ufkuna ulaşamazsınız.” demişlerdir. Onlar biraz da eşyanın perde arkasına göre hüküm verdiklerinden dolayı, Cenâb-ı Allah’ın rızasının önce geldiğini, kulun Allah’tan hoşnut olmasının ise onu takip ettiğini söylemişlerdir. Nitekim ayet-i kerimede “Allah onlardan, onlar da Allah’tan razı olmuşlardır.” (Maide, 5/119) denilmiş ve önce Allah’ın hoşnutluğu zikredilmiştir.Allah’ın razı olması çok büyük bir meseledir. Allah’ı sevme, Allah tarafından sevilme, O’ndan hoşnut olma ve O’nun hoşnutluğunu kazanma öyle büyük bir pâyedir ki, Cennet nimetleri bile onunla boy ölçüşemez. Dolayısıyla o, sizin cüz’î iradeniz, temayülleriniz, azminiz, cehdiniz ve gayretinizle elde edemeyeceğiniz çok kıymetli bir semeredir; bütün ömür boyu çalışsanız da, karşılığında dünyalar dolusu altın yığsanız da bedelini ödeyemeyeceğiniz kadar pahalıdır. Bu itibarla da, onu sizin o küçük meylinize, sevginize ve hoşnutluğunuza bağlamanız doğru değildir. Öyleyse, her ne kadar şart-ı âdî planında sizin meyil ve sevginiz bir ilk gibiyse de, temelde rızanın menşei yine Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğudur. O razı olunca, sizin içinizde de rıza hissi neşv ü nema bulmaktadır. Ne var ki, Allah Teâlâ, şart-ı adi planında, rızasını sizin meyil ve muhabbetiniz gibi bazı basit vesilelere bağlamıştır. Dünyalar kadar hazineyle sahip olamayacağınız rıza-yı ilahîye, sizin altından kalkabileceğiniz bir bedel biçmiş; onu sizin için alınabilir kılmıştır.Allah’ın Hoşnutluğu Nasıl Kazanılır?Cenâb-ı Hakk’ın, rızasına vesile kıldığı hususların başında O’nun emirleri dairesinde hareket etmek ve yasakladığı şeylerden uzak durmak gelmektedir. Şayet, Allah Teâlâ sevmesini ve hoşnut olmasını her şeyden önce farzları yerine getirmeye ve günahlardan kaçınmaya bağlamışsa, o zaman bunları kat’iyen hafife alamazsınız. “İbadetleri eda etmeden ve haramlardan uzak durmadan da rıza-yı ilahiye ulaşabilirim. Allah’ın rahmeti geniştir; bunlar olmadan da Cenâb-ı Hak beni sevebilir!” diyemezsiniz. Vakıa, Allah’ın rahmetine her zaman sığınmalı, O’nun hakkında hep hüsn-ü zan beslemelisiniz. Fakat Cenâb-ı Hak, sevme ve hoşnut olma hususunda basit bir şart ve bir sebep olarak ibadetlere devam etmeyi ve günahlara girmemeyi vaz’ etmişse, önce bu şartları yerine getirmeli, ondan sonra da O’nun merhametine iltica etmelisiniz. Bu itibarla da, şayet rıza-yı ilahiye ulaşmak istiyorsanız, önce namaz, oruç, hac, zekât... gibi memur olduğunuz bütün ibadetleri yerine getirme mevzuunda fevkalâde titiz davranmalı; haram ve günahlardan uzak durma hususunda da son derece hassas olmalısınız.Yolda kalmamanın, düşüp kaymamanın ve sâhil-i selamete ulaşmanın en önemli dinamiği Cenâb-ı Allah’a teveccüh ve duadır. Bizler aciz, zayıf ve muhtaç birer kuluz; O ise, her şeye hükmeden mutlak bir Hâkim’dir. Bu itibarladır ki biz, hemen her zaman, küçüklüğümüzün şuurunda ve O’nun büyüklüğünü takdir hisleriyle hep iki büklüm yaşamalı ve isteyeceğimiz her şeyi yalnızca fiilî değil aynı zamanda kavlî ve hâlî talep çerçevesinde sadece ve sadece O’ndan istemeliyiz.