28 Kasım 2014 Cuma

Hakikat aşkı ve mes’uliyet

Cehalet, Allah’ın hoşlanmadığı bir durum; cahil de, Allah’ın, Kur’an’ın ve İslamiyet’in sevmediği bir tiptir.İnsanlığını müdrik hiç kimse cehalete razı olmaz. Din-i Mübin-i İslam’a göre cahil, kendi azametine göre Allah’ı bilmeyen insan demektir. Onun için Ebû Cehil, devrine göre çok kültürlü olmasına rağmen kendisine “cehaletin babası” manasına Ebu Cehil denmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ı bilme mevzuunda minarenin başında iken, Ebu Cehil kuyunun dibinde duran bir bahtsızdır. Efendimiz, “Ebu’l-irfan” ve “Ebu’l-ilim”; o ise “Ebu’l-cehâle”dir; yani cehaletin babası. İlim ve cehalet bu manada mütekabildirler.Herkes bu dünyada marifetini artırma mükellefiyeti altındadır. Bizim, kitap okumak, kâinatı tefekkür etmek ve ibadet ü taatte bulunmak suretiyle kalbî hayatımızı inkişâf ettirme mükellefiyetinde olduğumuzu Kur’an ifade ediyor. Mesela, Kur’an, bir yerde, “De ki: Dünyayı gezin dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını araştırın. Kudret-i Sâni’i müşahede edin.” (Ankebût, 29/20) buyurur. Başka bir yerde: “İnsan, yiyeceği şeye bir baksın.” (Abese, 80/24) der. Evet, İnsan, gözünü yumup geçemez; nebatattan, meyvelerden, ağaçlardan ve hayvanattan aldığı gıdaların nasıl hâsıl olduğu konusunda Allah gökten yağmur indiriyor. Bu yağmurla, her şeye farklı bir lütufta bulunuyor. Güneş ışınları, oksijen ve hidrojenle birlikte yeşil bitkilerle etkileşime geçiyor. Bunun sonucunda ise bitkilerin, hayvanların ve insanların istifadesine olarak O (cc), neler neler lütfediyor. Bunu ifade sadedinde Kur’an, “Gökte rızkınızın vesileleri vardır.” (Zâriyât, 51/22) buyurur. Gökten sadece yağmur değil, daha neler neler iniyor, iniyor da yer şak şak oluyor; filizler başak ve meyveye yürüyor binlerce nesne, kimisi ot kimisi ağaç halinde semalara doğru ser çekiyor ve dal-budak salıyor. Allah, Kur’an’da sık sık tafsilatıyla üzüm, hurma… gibi enva-i çeşit nimetleri nasıl yarattığını anlatır. Bunları niçin yarattığını da şöyle ifade eder: “Bütün bunları hem sizin hem de hayvanlarınızın rızkı için yaptık.” (Abese, 80/32) Bütün bunlar Allah (cc)’ı hatırlatan deliller ve ayetlerdir.Kalbî ve Ruhî İnkişâfKur’an-ı Kerim, çok yerde irfanımızı artırsın diye âyât-ı tekviniyeye (yaratılışlarıyla Allah’ı gösteren ayetlere) dikkatimizi çeker ki, kalbî ve ruhî inkişafımız için bunlar çok önemlidir. Bunu böyle bilmeyen hayatını heder etmiştir ve ahirete gittiği zaman da cennetin nimetlerinden, bu dar irfan ölçüsünde yararlanacaktır. Hatta o, cennette Zât-ı Bâri’yi de bu dar irfan kalıpları içinde müşahede edecektir. Bundan dolayı ister âfâkî ve enfüsî tefekkür ve tahlil, ister Kur’an-ı Kerim’i okuma isterse ibadet ü taatle ruhu inkişaf ettirme bizim için asla vazgeçilmezlerdendir. Zira bu sayede insan, hayvâniyetten çıkacak, cismaniyeti bırakacak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselerek cennete ehil hale gelecektir. Öyle ise bizler, Cenab-ı Hakk’ın cennetteki nimetlerinden, zevkleri gelişmiş ve her şeye vâkıf bir şekilde istifade etmeye ve Zât-ı Bâri’yi öyle müşahede etmeye şimdiden hazırlanmalıyız ki, ötede ah-vah etmeyelim. Yoksa insan, burada bir çoban gibi yaşarsa, -çoban derken, dağın başında görgüsüz, bilgisiz, bir vadide koyunlarıyla meşgul, hiçbir incelik ve nezaket bilemeyen bir insandan bahsediyoruz; maksadımız hakaret değil- orada da o şekilde haşrolur. Belki cennete girer, ama o zevk kaynaklarından istifadesi de bu dünyadaki seviyesine göre olur. Bu itibarla insanın gerçek insanlığı onun marifetiyle doğru orantılıdır.Eskiden, ordudan yetişme subaylar oluyordu. Nefer olarak orduya giriyor, sonra onbaşı, çavuş, başçavuş… şeklinde yükselip gidiyordu… Ve bu insanın, emri altındakilerin sayısı arttıkça mesuliyeti de artıyordu. Binaenaleyh İmam Gazali’nin mes’uliyeti ile herhangi bir Müslüman’ın mes’uliyeti bir değildir. Onunla bizim mes’uliyetimiz tartılsa, terazinin ona ait kefesi yere inerken bizimki yıldızlara fırlayacaktır. İmam Gazali, kendi irfan ve anlayış ufkuna göre Allah indinde muaheze edilecek ve mükâfat görecek; sıradan bir insan da irfanı kadar mükâfat ve cezaya maruz kalacaktır. Herkes kendi irfanına göre, Allah’ı ne kadar tanıyorsa Allah’a o kadar hesap verecektir.Ceza ve mükâfat, irfana göre olunca, bir mertebedeki insan, kalbinden geçen hatarâttan (hayaller, düşünceler) ötürü tokat yerken, başka bir mertebede ki ise seviyesine göre muamele görecektir. Birileri için gözün harama ilişmesi değil, sadece kalpten geçen “Acaba harama baksam ne olur?” düşüncesi hemen tokat yemeye sebep olur. Bir başkası, gece yatarken duasını okumadığından, sabah ve akşam Muavvizeteyn’i terk ettiğinden daha bir başkası ise daha ciddi ihmallerine göre muamele görecektir. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah (cc) bilir.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

21 Kasım 2014 Cuma

Önce en yakınlarını uyar!

Bizim en mühim meselemiz, çevremizde dağılıp çer-çöp haline gelmiş hadise ve manzaralar karşısında müteessir olmayışımızdır. İnançlı bir sine için en ızdıraplı ve büyük dert, etrafında bulunan insanların kayıp gitmeleri karşısında kayıtsız kalmaktır.Bir insan ister yakın ister uzak çevresinin rüşdü ve hidayeti mevzuunda biraz olsun dertlenirse, Cenâb-ı Hak bir gün onun imdadına yetişip, ona ışık tutacaktır. Ayrıca bu meseleyi dert haline getiren bir insanın kafası düşünecek, kalbi yorulacak, devamlı bu mesele ile meşgul olacak, pek çok insanın görüşünü alacak ve neticede bir gün mutlaka bunun ilmini elde edecektir. Zira böyle bir insan, artık yolunu bulmuş demektir. Kovayı elde eden, er-geç bir ip de bulur ve Allah’ın lütfuyla kuyunun dibinden çıkaracağını çıkarır.İnsan, yakın çevresine karşı herkesten evvel kendisi vazifelidir. Kur’an-ı Kerim: “(Ey Nebim!) Önce en yakın akrabalarını uyar” (Şuarâ, 26/214) ayetiyle bu hakikati dile getirir. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), öncelikle yakın akrabaları üzerinde durmuş, bu vesileyle kendisine babalık yapan Ebu Talib ve amcası Ebu Leheb’e defalarca hak ve hakikati tebliğ etmişti. Ancak Efendimiz, Tebbet sûre-i celilesi nâzil olunca, Ebu Leheb’den alâkayı kesmiş, ona bir daha teklifte bulunmamıştır. Zira Ebu Leheb’in iman dairesine girmeyeceği Kur’an ayetiyle mühürlenmişti.Allah Resûlü, “Ben cennete, babam cehenneme giderse, cibillî karabetimden ötürü buna nasıl dayanırım? Mü’minler için bu mevzuda nasıl hassas olursam olayım, babamı belki daha çok düşünürüm. Onun cehenneme girmesi, azap çekmesi aklıma geldiği zaman dilgîr olurum.” duygu ve düşüncesiyle yıllarca kendisine babalık görevi yapan Ebu Talib’in üzerinde ısrarla durmuştu ve bu O’nun için çok önemliydi. Bunu çok iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, Mekke fethinde, babasının elinden tutup biata getirirken çok memnun ve mesrurdu. Babası Ebu Kuhâfe, kelime-i şehadeti getirirken gözü görmeyen 70-80 yaşlarında bir pîr-i fâniydi. Son anlarını yaşarken, birilerinin vapuru kaçırmasına binaen o, vapura biniyordu. Ancak Hz. Ebu Bekir, bu manzara karşısında sevinmesine rağmen hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Allah Resûlü, sadık dostunu bu halde görünce ona, “Niçin ağlıyorsun? Sevinmeli değil misin, baban Müslüman oldu.” deyince Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: “Ya Resûlallah! Babamın yerinde Ebu Talib’in bulunmasını arzu ederdim. Babam bana ne kadar yakınsa Sen de Ebu Talib’e o kadar yakındın ve Müslüman olmasını çok arzu ediyordun.”Amcacığım Ne Olur Bir Kere…Evet, Efendimiz, Ebu Talib’in iman etmesini çok arzu etmişti. Hatta ölüm döşeğinde iken, “Amcacığım ne olur bir kere “Lâ ilâhe illallah” de ki, ahirette sana şefaat edeyim.” şeklindeki ısrarına rağmen başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, âbâ u ecdadının dininden dönme” diyerek ona engel olmuşlardı. Ebu Talib hayata gözlerini yumarken, “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.” demişti. Efendimiz ise çok mahzun ve mükedder bir şekilde yanından ayrılmıştı. Bu, başkalarını çok sevse dahi, insanın yakınlarının cennet veya cehenneme gitmesinin ayrı bir mana ve ifade taşıdığı hususunu ifade etmektedir. Öyleyse bir mü’min, irşada evvela yakınlarından başlamalıdır.Burada bir örnekle meseleyi tavzih etmek istiyorum. Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in babasını henüz doğmadan vefat ettirmişti. Efendimiz’in babası muhterem bir insandı. Genç yaştaydı ve günaha girmeden hanif dini üzerine vefat edip gitmişti. -Allahu a’lem- burada şöyle bir hikmet vardı: Efendimiz, rahmeten li’l-âlemin olarak, herkesten büyüktür. Mevcudat ve mahlûkat içinde ondan daha büyüğü yoktur. O, ihraz buyurduğu muallâ makam olan nübüvvet payesiyle herkesin üstündedir. Hâlbuki bir ölçüde babalığa da ayrı muallâ makam verilmiştir. Allah Resûlü irşad noktasında mürşid olarak babasından üstün bir hal alsa, babası da babalık hakkıyla kendini ifade etse, bir sürtünme bir çarpışma olacaktı. Misal olarak kendisini himaye eden Ebu Talib’i verebiliriz. Ebu Talib, Allah Resûlü’nün nübüvvetini kabul edememişti, babası hiç kabul etmeyebilirdi. Evet, babası hanifliğini muhafaza ederek ahirete gitti. Yani Efendimiz’e reaksiyon göstermemiş, cahiliye devrinde yaşamış, putlara tapmamış bir insan olarak ahirete gidip kendini kurtardı. O, oğluna karşı kıyam eden bir insan olsaydı baş aşağı giderdi. Hikmet-i İlahiye’ye bakın ki Allah, Efendimiz’i, üzülüp kederlenecek bir pozisyonda bırakmamıştı.Hâsılı, hak ve hakikat, insanları reaksiyona sevk edecek bir üslûpla takdim edilmemeli, onlara tesir edebilecek kimselerin eli, havası, edası, ilmi ve irfanıyla onların gönüllerini fethetmeye gidilmeli, mümkünse emsali arkadaşlarıyla temasları temin edilmelidir. Aksi takdirde maksadın aksiyle karşılanmak kaçınılmaz olabilir.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

14 Kasım 2014 Cuma

Allah yolunda çekilen çileler

Din-i Mübin-i İslam’a hizmet ve bu yolda muvaffakiyet hep aynı metotla olmuş ve bu uğurda hep benzer sıkıntılar çekilmiştir.Allah yolunda olmanın beraberinde getirdiği o çileli hayata dair misaller, yıllarca, asırlarca belki milyon senelerce önce yaşayan ilk insanların ve onların nebilerinin hayatlarında da müşahede edilmektedir.Mesela Kur’an’da anlatıldığına göre, kavminin, Seyyidinâ Hz. Nuh’a dedikleri sözler, sokakta bizim herhangi birimize söylense ve bize bu şekilde bir hakarette bulunulsa öyle zannediyorum ki, rahatsızlıktan iki büklüm oluruz. Beş büyük peygamberden biri olan o koskocaman nebi, her gün kapı kapı dolaşarak insanların kapılarının tokmağına dokunmuş, “Lâ ilahe illallah deyin kurtulun” demiş, onlar ise bazen O’nun ayağına ip bağlayıp sürüklemişler, bazen üzerine üşüşüp dövmüşler, başına toz-toprak atmışlar, bazen de hakaretin en acımasızını yapmışlardır. Keza, Hz. İbrahim’in hayatı incelendiğinde de O’nun ne büyük sıkıntılar çektiği görülecektir. Evet, O, ateşe atılma, zevcesini götürüp bir tarafa bırakma ve oğlunu kesmeye memur edilme gibi en ağır imtihanlara maruz kalmıştır.Hz. Musa’nın hayatı da bu çeşit imtihanlarla doludur. İrşad etmek için karşısına dikildiği firavun onu ölümle tehdit etmiştir. Daha sonra ise o, halkını kurtarmaya gelmiş, fakat kavminden yine de yüz bulamamıştır. Bir sürü mucize karşısında tam teslim olamamış, sürekli problem çıkarmışlar. Hep böyle olmuştur, hep böyle olacaktır. Ama bütün bunlara rağmen, gidilecek yol onların yolu olduğundan, başa gelen her şeye katlanılmalıdır. Hz. İsa’ya, on iki kişi olan ümmetinden birisi de ihanet etmişti. Hatta kavmi O’nun evini haince sarmış ve kendi nebilerini çarmıha germek için adeta yarış yaparcasına koşuşmuşlardı.Bu Yol Uzaktır, Menzili ÇokturEvet, bütün nebiler hep çile çekmişlerdi... Ve çile çekilecektir. Zira yol onların gittiği yoldur. Konuyla alakalı Yunus Emre şöyle der:Bu yol uzaktır, menzili çoktur,Geçidi yoktur, derin sular var.Binaenaleyh bu yönüyle baktığımız zaman, Hak yolunda yürüyenler yerinde tekme tokat yiyeceklerine, hakaretlere maruz kalacaklarına ve yüzlerine tükürüleceğine hazır olmalıdırlar.Vakıa, mümin, yaptığı hizmetler neticesinde her zaman hakaret görmeyebilir de. Hatta bu tür hakaretlere hazır olunmalıdır da onları istemek ve beklemek doğru değildir. Zira Cenab-ı Hak, müminleri bazen lütfuyla bu tür belalarla imtihan etmeyebilir de. Mü’minlerin büyük ölçüde maruz kaldıkları şeyler Hak yolunda çalışanların her zaman refüze olduklarını göstermez. Aksine, başlarına buna benzer durumlar gelince, şu ayetin mealini düşünmeleri gerektiğini bildirir: “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki mü’minler bile ‘Allah’ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)İnanan insanlar, Din-i Mübin-i İslam’ın âfâk-ı âlemde şehbal açması istikametinde bütün cehd ve gayretlerini göstermelidirler. Hak yolunda başlarına her zaman gelebilecek belaların olabileceğini peşinen kabul etmeli ve bunlara katlanmaları gerektiğini çok iyi bilip buna razı olmalıdırlar. Şu kadar da var ki Cenab-ı Hak uzun süre kendi yolunda olanlara bela ve musibet vermeyebilir ve onları sıkmayabilir hatta uzun bir müddet rahat edip bir sıkıntıya maruz kalmayabilirlerdi. Önemli olan husus musibetler ilk tosladığında onlara karşı sabredebilmektir. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, musibeti ve belayı istememek gerekir. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) buyuruyor ki: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz, karşılaştığınız zaman sabrediniz.”Şu hususu da belirtmeden geçmemek gerekir ki, selefimizle kıyaslandığında günümüzde Hak yolunda hizmet edenlerin büyük imtihan ve musibetlere çok maruz kaldığını söylemek de mümkün değildir. Bu uğurda belki sadece evlerini değiştirmişler ve bazıları itibarıyla da hapse atılmış olsalar da kendilerine yatak ve yiyecek verilmiştir. Bu gibi hususları çile ve ızdırap sayanlar, çile ve ızdırabın ne demek olduğunu bilmiyorlar demektir. Zira ifade edilen durum, istirahatten ibarettir. Tabii ki duamız, Hak kervanında yolculuk edenlerin başına bu tür belaların da gelmemesi istikametindedir.Ama bir kere daha kemal-i samimiyetle ifade etmek gerekir ki bizim insanımız, bu mevzuda gerçekten çile sayılabilecek ciddi bir durumla karşı karşıya kalmamıştır. Bununla beraber –Allah’ın bu belaları başımızdan uzak etmesini niyaz ederek diyoruz ki- insanımız, başlarına musibet ve bela gelse bile dişlerini sıkacak ve sabredecek gibi görünmektedirler. Bu durum da insanımızın Rabb’imize olan tevekkülünün oldukça kavi olduğunu göstermektedir.Rabb’im, takat getiremeyeceğimiz yükleri yüklemesin! Başımıza getireceği şeylere karşı da bizlere önce sabır sonra da ikdam ruhu lütfedip hizmetten dûr kılmasın.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

7 Kasım 2014 Cuma

Yaratılış gayemiz

Cenab-ı Hak, cin ve insi eskilerin ifadesi ile ille-i gâye olarak Kendisini bilmeleri, irfanına ermeleri ve kulluk yapmaları için yarattığını ifade etmektedir. (Zâriyât, 51/56) Her iş ve hadisenin bir finalitesi vardır.Bu kevn ü fesadın yaratılması, düzene konulması ve insanlara ibadet sorumluluğunun yerine getirilmesi, Allah’a kulluk teklifinin kabul ve edası içindir. Yani herkes Allah’ı bilip Allah’a kulluk yapmak zorundadır. Bu husus, eşya ve hadiseleri Allah’ın yaratmasındaki, tabir caizse İlahî maksattır. İnsan, tohumu tarlaya attığında hedef olarak hasat mevsimini nazara alıp öyle atar. Harmanda döveni sapların üzerinde koşturduğu zaman başaktan buğdayın sıyrılıp çıkmasını hedefler. Bunlar bir bakıma insanın bu tür ameliyesinin finalitesi ve ille-i gâiyesi sayılır. Aynen onun gibi, Allah’ın eşya ve hadiseleri yaratmasının ille-i gâiyesi de -min gayri cebrin- şuuru ve iradesi olan kimselerin, Rab’lerini bilip O’na kulluk yapmalarıdır. Evet, abes iş yapmayan Allah, insanları ve cinleri bunun için yaratmıştır.Aslında, yerde-gökte her şuurlu fert Allah’a kulluk yapmakla mükelleftir. Ancak bu kulluk, herkesin fıtrat, cibilliyet ve tabiatına göre teklif edilmiştir. Bu sorumluluk, cinlere ve şeytanlara ayrı şekilde tahmil edilmiş, kâinatta eşya ve hadiselere Allah’ın emirlerine inkıyat ise ayrı şekilde teklif edilmiştir. Onlar cebrî kanunlar içinde Allah’a itaat ederler. Melekler bizde olan beşerî garîzelerden, hayvanî hislerden, cinsî arzulardan, yeme içme iştihasından mütecerrid olup Cenab-ı Hakk’a karşı devamlı ibadetle mükelleftirler. Onlar, bu ibadetlerini yaparken aksini hiç düşünmezler. Biz, güzel kokudan, yemeden içmeden hoşlandığımız gibi melekler de kıyamda durmadan hoşlanır, rükûa ve secdeye giderken lezzet alırlar. Hakk’a itaatte onlar için fevkalade bir lezzet vardır. Fıtratlarının muktezası nur ve revh u reyhandan olduklarından ruhî inşirah veren şeylerden hoşlanırlar.Meleğin hoşlandığı şeylerden biz “mukayyed” (belli kayıtlara bağlı olarak) hoşlanırız. Şöyle ki, melekiyet tarafımız galebe çaldığı an bizim de ibadet ü taatten hoşlandığımız anlar olur. An olur ki, sağımızda ve solumuzda çocuklarımız feryad ü figan etse veya cazibedar keyfiyetleriyle gözümüzün önüne dikilse, evlad ü iyal, mal ve menal zihnimizde canlansa el yordamıyla hepsini bir tarafa iter, “Hayır hiçbiriniz bana lazım değilsiniz. -Yunus’un diliyle- Bana Seni gerek Seni” deriz. Bir an-ı seyyale hayatımızda yakalamışız, ruh âlemimize bir pencere açılmış, farkına vararak veya varmayarak lâhut âleminden içimize bir esinti gelmiş ve böylece içimizde melekiyet keyfiyetine ait bir şey büyüyüvermiştir. İşte bizdeki bu mukayyed ve muvakkat durum melekte devamlıdır. Melek her an elinin ters tarafıyla, dünya ve mâfihâya ait her şeyi atabilir ve her an kemerbeste-i ubudiyet içinde Rabb’in huzurunda lezzet ve zevk alabilir.Kâinatın Çekirdeği: İnsanBizde böyle bir melekiyet yönü vardır. Ancak bizde cismaniyet ve hayvaniyet de vardır. Cismaniyet, hayvaniyet ve melekiyet enmûzecinden meydana gelmiş bir varlık bu yönüyle Allah’ın esmasına aynalık yapar. İnsan, melekler gibi şeffaf olmayıp sadece sırr-ı ubudiyetin mütecelli olacağı bir keyfiyeti taşımaz. Aynı zamanda şehvet, garîza, behimiyet, cemadiyet ve nebatiyet de taşır. Bunların hepsi kendi hükümlerini icra edeceklerdir ve bunlar hükümlerini icra ettikleri zaman insan bir an olacak ki kendisini ağaç sayacaktır. Mevlânâ Celaleddin Rumi bir sözünde, “Maden idim, nebat oldum; nebat idim, hayvan oldum; hayvan idim, insan oldum; insanım ölüyorum, ölmekle tekâmül ediyorum niye üzüleyim!” der.Binaenaleyh Hz. Mevlânâ bu meseleyi anlatırken, bir insanın belki haftada bir, belki her gün uğradığı mertebeleri anlatmaktadır. İşte insan, a’lâ-yı illiyyinden esfel-i safilîne, büyük manaları nefsinde toplayan, çok manaları kendinde derceden, bütün âlemlerin çekirdeği bir kitab-ı matvi (dürülmüş kitap) mahiyetindedir. Öyleyse böyle bir kitaptan sadır olacak ibadetin keyfiyeti de başka olacaktır.Buradan anlaşılmaktadır ki, beşerin hayatı, seradan süreyya’ya kadar bir renklilik içinde zikzaklar çizerek cereyan ettiği gibi bu durum, hayatımızın bir manası, miracımız olan namazda dahi kendisini göstermektedir. Yükselirken dahi acayip sesler çıkararak yükselmektedir. Melek, bir kere pervaz eder yükselir. Ancak biz her köşe başında bizi bekleyen şeytan veya nefs-i emmare adına bir kısım badirelerle, mânialarla karşı karşıya kalır, onlarla savaşır ve öyle yürürüz. İç murakabesi içinde kendini kontrol ede ede Rabbin huzurunda duran kimseler -objektif olmasa bile- şu söylediğim sözlerin ne manaya geldiğini, sağa sola namazda savurdukları çiftenin ve salladıkları yumruğun, eğip büktükleri kafalarının manasını az çok anlayacaklardır. Ancak herkes böyle yapmamalıdır. Zira bunların belli kanun ve prensipleri yoktur. Belki bir iç derinliktir ki, herkes kendi içinde bilmediği bir âlemi keşfederken, maruz kaldığı şeylerle bir kısım ahval ve etvarda bulunmaktadır. Cenab-ı Hak hakikat-i salâtı edaya bizleri muvaffak eylesin.