27 Aralık 2013 Cuma
Tarihî tekerrürler ve bir uzun temenni
İnsanoğlu yaratıldığı günden bu yana, gündüzlerin yanında geceler, ışığın yanında da karanlıklar hiç eksik olmadı. Yerküre üzerinde nur ve zulmetin münavebesi gibi her zaman aydınlıkları kapkara günler takip etti ve ferahfeza devirler gidip buhranlı yıllarla noktalandı.Zaman zaman hemen her bucak ilhad ve nifak zulmetleriyle sarıldı. Yollar bütün bütün ışıksız kaldı. İnsanlık karanlığa yenik düştü. Her tarafı, bir kısım başıboş ve düşüncelerinin önü-arkası olmayan kimseler tuttu. Dünya onların meş’um uğultularıyla inlemeye başladı. Zaman zaman mâşerî vicdan bunların çıkardığı gürültülerle nefesini tuttu ve sessizlik murakabesine daldı. Derken söz, baştan ayağa düştü. Ferman, kapı kullarının eline geçti. Yığınlar demagojinin oyuncağı oldu: İstendiğinde bütün kitleler uyutuldu, istendiğinde ayağa kaldırıldı. Olmayacak kimseler yıldız ilân edildi ve tabiî pek çok istidadın da yıldızı söndürüldü. Şarlatanlık ve diyalektik, mantık ve muhakemenin önünü kesti. Kirli düşünceler nezih fikirlerin yerini aldı. Toplumun şefkat ve merhamet beklediği müesseseler kine, nefrete kilitlenmiş kaba ruhların eline geçti: Bunlar vasıtasıyla insanlar arasına sürekli iftirak tohumları saçıldı ve herkes birbirinin kurdu hâline getirildi. Diyanetin ruhunda, kapanması çok zor yarıklar açıldı. Şerbet kâselerinin yerini zehir kadehleri ve bal-kaymak tabaklarının yerini de levsiyat çanakları aldı.Sıkıntılı DönemlerBu kâbuslu ve meş’um dönemlerde efkâr o denli bulandı ki, artık insanlar en temiz ve nezih şeylere dahi irkilmeden el uzatamıyor, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye güven duyamıyor; duyamıyor ve herkes birbirini vahşilerle aynı çizgide mütalâa ediyordu. Varsa şayet bir kısım din, diyanet ve vicdan erbabı onlar da horlanıyor, hakir görülüyor ve dillerine kilit vuruluyordu. Karanlığın kulları esirip duruyor; ışığa teşne gönüller ise, gözleri hep harikulâde lütuflar ufkunda inayet eli bekliyor, doğacak güneş rüyalarıyla oturup kalkıyor ve merhametle tüllenecek günlerin hülyalarıyla yaşıyordu. Bazen bu mülâhazalara, bazen de daha başka sâiklere bağlı yer yer dudaklarda bir tebessüm belirdiği de oluyordu. Ama arkadan üst üste esen tasa fırtınaları hemen her şeyi alıp götürüyor ve birkaç dakikalık muvakkat sevinç, yerini aylar ve yıllar sürecek yeni kederlere bırakıyordu.Tarihî tekerrürler devr-i dâimi esprisine bağlı olarak günümüzde de aynı şeylerden söz etmek mümkündür. Bakıyorsun pırıl pırıl güneşli ufukları birdenbire duman bürüyor; derken göz gözü görmez oluyor, her yanı ürperten bir kasvet sarıyor, neş’eyle tüten günler bütünüyle sararıyor, düşünceler kararıyor, iradeler çatırdıyor, ümitler bir bir devriliyor; bazen güneş bir daha doğmayacak, gündüz de gelmeyecek gibi oluyor ve mihrabını bulamamış ruhlar, iç içe yeislerle, üst üste inkisarlarla sarsılıyor...Ümitvâr Olunuz!Bize gelince, biz bugüne kadar olduğumuz gibi levsiyatla köpürüp duran hercümerclerin çok yakın bir gelecekte musallaya yatırılacağından emin bulunuyor ve kaderin milletimizin yürüdüğü yollara su serpeceği mübarek günlerin çok uzak olmadığını düşünüyoruz. Aslında, bir hayli zamandan beri hemen herkes, her bucakta gönül hikâyeleri mırıldanıyor. Şurada-burada temiz ruhlar, bir zamanlar yitirdikleri cennetlerini bulma yolunda soluk soluğa. Yüzler-binler hemen her zaman bu çerçevedeki mülâhazalarla oturup kalkıyor; oturup kalkıyor yaratılışın gayesini, fıtratın hikmetlerini düşünüyor. Gerçi kalbî ve ruhî hayatımız itibarıyla oldukça tozlu-dumanlı bir dönemden geçiyoruz; zaman zaman poyraz biraz serince esiyor ve her yanda hazan uğultuları duyuluyor. Hatta ümidin, sevincin köpürdüğü yerleri bile zaman zaman bir tasa ve yeis kaplıyor.. ne var ki artık hepimiz, gamın da, tasanın da tutunamayacağını çok iyi biliyoruz.Şimdilerde az dahi olsa, eller gönül ipine uzanmış gibi ve her yanda ruhun solukları duyuluyor. Akıl kalble omuz omuza. Düşünce, o baş döndüren enginlikleriyle ilhamla sarmaş-dolaş. Mantık vahyin önünde bir çömez gibi iki büklüm. İlim dine dellâllık yapıyor. Bilgi mârifetin dümen suyunda. Lâboratuvar mâbede çırak yetiştiriyor. İradeler, imanın sunduğu âb-ı hayatla dipdiri ve çelik gibi. Gözler, basiretin dolaştığı aynı ufuklarda dolaşıyor ve her yanda fiziğe rağmen metafizik baharlar tülleniyor. Öyle anlaşılıyor ki artık, kar-buz ne kadar şiddetli de olsa ruhlarda tutuşturulmuş bulunan sonsuzun harareti karşısında çok fazla tutunamayacak ve fırtınalar ne kadar sertçe de esse, beşerî fıtratların tabiî temayüller fanusu içinde parıldayan meşaleleri -Hak müsaade etmezse- asla söndüremeyecektir. Gerçi, pek çoğumuz itibarıyla hâlâ bazen kan kırmızı bir renge bürünerek değişik endişelerle tir tir titrediğimiz, bazen de şiddetli rüzgârlar karşısında telâşa kapıldığımız da oluyor. Ama, buna mukabil, filizinden dışarı fırlayan güller gibi her tarafa sımsıcak gülücükler saldığımız ve daldan dala sıçrayan bülbüller gibi bahar türküleriyle coştuğumuz da bir gerçek..Evet, bugün olup-biten hâdiseleri, kalb ve ruh rasathanelerinden temaşa edebilenler, âdeta bir nevruz sevinci yaşıyormuşçasına gönüllerinde sürekli bir toy-düğün neşvesi ve yüzlerinde de nevbahar çisentisi, ufuklarında farklı bir edayla pırıl pırıl güneş ve ayaklarının dibinde her tonuyla yemyeşil bir zemin. Himmet ve gayret çağlayanları, ilâhi lütuflar mecrasında ve ummana doğru gürül gürül çağıldamakta, hem de hiçbir engebeye takılmadan; karşılarına çıkan maniaların bazılarının üstünden aşarak, bazılarının da kenarından-köşesinden dolaşarak arkalarında bıraktıkları en güzel hendesî çizgilerle kaderî programların kendilerine yüklediği misyonu bütün teferruatıyla temsile çalışmaktalar. Onlar yürüyor, yollar onlara selâm duruyor. Yürüdükleri her yerde aşılmaz gibi görülen engeller onların karşısında secdeye kapanıp dümdüz kesiliyor; kesiliyor ve âdeta bu kutluların ayaklarına yüz sürüyor.İradenin Hakkını Ver!Hakk’ın inayetlerine güvenebildiğin kadar güven; ama iradenin hakkını yerine getirmede de asla kusur etme; etme ve tâli’ rüzgârlarıyla bir yere geleceğini bekleme; bugün rüzgârlarla havalanıp yüksek bir noktaya yerleşenlerin yarın daha şiddetli bir fırtına ile içinden çıkamayacakları çukurlara sürüklenebileceklerini düşün ve realitelere uygun yaşamaya bak!..Diyaneti Allah’a yakınlığın yolu bil ve bütün samimiyetinle dinin eteklerine sarıl. Başını imanın o eminlerden emin sığınağına sok, Yaradan’a teslim olmaya çalış! O’na tevekkülde asla kusur etme ve O’nunla muameleni derin bir edep dairesi içinde sürdürerek, gösterişsiz ve gürültüsüz bir mü’min olmaya bak!Dolu gönüller, dopdolu cevher kutuları gibi dışarıya ses sızdırmazlar. Doymamış ruhlardır ki, içinde bir-iki yalancı inci bulunan kumbaralar gibi sürekli kulak zarı çatlatırlar. Sen, her an bilmem kaç defa kalbine nazar edildiğini düşün, gönlünü her zaman pak tut ve sadece o ebedî mihrabına yönel! Bugüne kadar o kıbleye yönelenlerden kaybeden, başka kapılardan vefa arayanlardan da kazanan hiç olmamıştır. Aksine o kapıya yönelenler hep diri kalmış ve ebediyete mazhar olmuş ve onun eşiğine baş koyduklarından dolayı da başkalarına kul olma zilletinden kurtulmuşlardır.
Can Yücel - Sevgi Duvari
sen miydin o yalnızlığım mıydı yoksa
kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
dilimizde akşamdan kalma bir küfür
salonlar piyasalar sanat sevicileri
derdim günüm insan içine çıkarmaktı seni
yakanda bir amonyak çiçeği
yalnızlığım benim sidikli kontesim
ne kadar rezil olursak o kadar iyi
kumkapı meyhanelerine dadandık
önümüzde altınbaş altın zincir fasulye pilakisi
aramızda görevliler ekipler hızır paşalar
sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
çöpçülerin elleriyle okşardın beni
yalnızlığım benim süpürge saçlım
ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
baktım gökte bir kırmızı bir uçak
bol çelik bol yıldız bol insan
bir gece sevgi duvarını aştık
düştüğüm yer öyle açık seçik ki
başucumda bir sen varsın bir de evren
saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi
yalnızlığım benim çoğul türkülerim
ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi
Kaynak: Şiir Dinle
25 Aralık 2013 Çarşamba
Cemal Süreya - Yazmam Daha Aşk Şiiri
Oydu bir bakışta tanıdım onu
Kuşlar bakımından uçarı
Çocuk tutumuyla beklenmedik
Uzatmış ay aydınlık karanlığıma
Nerden uzatmışsa tenha boynunu
Dünyanın en güzel kadını oydu
Saçlarını tarasa baştan başa rumeli
Otursa ama hiç oturmaz ki
Kan kadını rüzgardı atların
Hep andım ne yaşanır olduğunu
En çok neresi mi ağzıydı elbet
Bütün duyarlıklara ayarlı
Öpüşlerin türlüsünden elhamra
Sınırsız denizinde çarşafların
Bir gider bir gelirdi işlek ağzı
Ah şimdi benim gözlerim
Bir ağlamaktı tutturmuş gidiyor
Bir kadın gömleği üstümde
Günün maviliği ondan
Gecenin horozu ondan
Kaynak: Şiir Dinle
23 Aralık 2013 Pazartesi
Yılmaz Odabaşı - Aşk Bize Düştü
I
biz bu kentlere sığdık da
bu kentler bize sığmadı âsiya
ve bir çığlık gibi günlerin çarmıhında
arttıkça yalnız, sustukça silik...
ay ışığı gölgeleri büyüttü
son kuşlar da vuruldular dağlarda
yakamozları söndü sahillerin, ışıkları evlerin
çağın vebalı gövdesinde
bir hayalet gibi gölgemizde yalnızlık
kaldık... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi...
II
düşler artık ölü çocuklar doğuruyorsa
sevgiler boğduruluyorsa kürtajlarda
ve daha eskimemiş tüfeklerle
ordusu bozguna uğramış askerler gibi kalıp
bozuk paralar gibi yuvarlanıyorsak kaldırımlarda
bir bedeli vardır elbet cennetini çaldırmanın
ömrünü piç bir bebek gibi
bırakmanın
bulvarlara
bozgunlara
ve yanlış yalan aşklara;
bir bedeli
bu kuşatmaların, ilkyazları kurşunlatmaların...
biz bu kentlere sığdık aslında
bu kentler bize sığmadı âsiya
ah son kuşlar da vuruldular dağlarda!
III
ay ışığı gölgeleri büyüttü
mutluluk oyununa geç kalan ölü kuşlarla geldim
geldim... kırık bardaklar gibi
içilmiş sulardan geride buruk bardaklar gibi
ve ömürlerimizde bin kasvetle upuzun
sefalet seferlerinin ayazı
belki de yalnız geçireceğiz artık kimbilir
batan gemiler gibi yiten aşklardan geride
kalan her kışı, güzü ve yazı
ay ışığı gölgeleri büyüttü
ayrılıklar eskidi... biz eskidik
aşk bize küstü âsiya...
IV
belki de uzun sürecek bu bozgunun saçağında
sen şarkılarını sesine yasla
ve bırak beni de usulca
bir apansız yalnızlığa!
ay ışığı gölgeleri büyüttü
büyüdü ölüm
ve biz küçüldük âsiya...
Kaynak: Şiir Dinle
20 Aralık 2013 Cuma
Allah’a giden yollar
"Bizim uğrumuzda gayret gösterip mücahede edenlere elbette muvaffakiyet yollarımızı gösteririz. Muhakkak ki Allah iyi davrananlarla beraberdir.” (Ankebût, 29/69)Ayetteki “Câhedû fînâ - Bizde cihad ve irşat edenler” ifadesinin manasını ben şöyle anlıyorum: Burada evvela, yolumuzda cihad edenler yani sırat-ı müstakimde yol alanlar. Sâniyen, esma ve sıfâtı ufkunda cihad edenler. En sonunda da irfan ve ihsan şuuru içinde cihad edenler. Bunlar da, nefislerinde cihad edip içe doğru derinleşenlerdir. Kur’an, ‘İşte onları yollarımıza hidayet ederiz.’ diyor. Öyle anlaşılıyor ki, burada Cenab-ı Hak bir kısım farklı mezheplere, mizaçlara, mesleklere işaret buyuruyor. “Sebîlî – yoluma” demiyor da, “Sübülenâ – yollarımıza” hidayet ederiz buyuruyor. Tabii belli yolumuz olan sırat-ı müstakim yörüngesinde yollarımıza Sırat-ı müstakim; üzerinde nebîler, sıddıklar, veliler, aktab, abdal, nücebâ ve nukebânın yürüdüğü bir şehrah, bir cadde-i umumidir. O öyle geniş bir yoldur ki, herkesin yürümesine müsaittir. Zaten kelime olarak da o sözcükten biz bunu anlıyoruz. Yol dediğin de işte budur. Evet, yol öyle olmalı ki, her meşreb ve meslek orada sıkışıklık yaşamadan rahatlıkla yürüyebilsin...Dünyada öyle yol vardır ki, onda sadece tren yürür; taksi yürümez. Çünkü bu yol sadece trene göre yapılmıştır. Öyle yol da vardır ki onda da sadece troleybüs yürür. Başka bir yol da vardır ki, orada sadece yayalar yürür. Bu itibarla yol, öyle bir yol olmalı ki onda tren de, yaya da, taksi de, kamyon da rahat hareket edebilsin. Nitekim günümüzde böyle yollar olmaya başladı. Çok vasıta farklı şeritlerde bu yollarda yürüyebiliyor. Bu şehrahlar bize o cadde-i kübrayı ima ediyor. Sırat-ı Müstakim ÇerçevesiAslında hakikat şudur ki: “Allah’a giden yollar, insanların sesleri, solukları sayısıncadır.” Ama bütün bu yollar yine de sırat-ı müstakim çerçevesi içindedirler. Belli temel rükün ve prensiplerde gayretlerine rağmen hep ayniyet arz ederler. Bu yol öyle bir yoldur ki, orada bütün mezhep, meşrep ve mezak sahiplerinin hepsi sürtüşmeden rahatlıkla yürüyebilirler. Ve o yol öyle geniştir ki dinin temel prensiplerine, ehl-i sünnetin genel disiplinlerine ters olmayan içtihadlar, kıyaslar ve icmalar vardır. Bir bakıma Cenab-ı Hakk’ın emir, irade ve meşîetinin beşer kalbinde tecellisinin aksi gibidir. İşte bundan dolayı esas yol bir tek iken, çok yol görünebilir. Zaten Cenab-ı Hakk’ın meşîeti de bu istikamette tecelli etmektedir.Allah, Bir’in içinde yolları bu kadar çoklaştırdığına göre, şeriat-ı fıtriyeye göre inhisar-ı fikir haramdır. Çünkü inhisar-ı fikirde bulunmak “bu şeritte sadece troleybüs gidecek, uçak gitmeyecektir” demek gibi olur. Aslında bunu söyleyen zavallı “sadece benim vasıtam gider ve benim vasıtama binmeyeni de ben yaya sayarım” türünden bir iddia peşindedir. Hâlbuki müminlerin gittiği yolda Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) gitmiş, Hz. Âdem, Hz. Musa, Hz. Mesih ve diğer peygamberler (aleyhi ve aleyhimussalâtu vesselam) gitmiştir. Onların her biri, Hakk’ın esma ve müsemmâsı açısından ayrı ayrı hakikatlerin mazharıdır. Hz. Musa’nın öyle bir hususiyeti vardır ki, onda Kelam sıfatı tecelli etmiştir. Kelam sıfatının tecelli etmesiyle belki o, o noktada melekleri aşmıştır. Hz. Mesih’te, Ruhullah esrar-ı ilahisi vardır. İnsan içe doğru ne kadar derinleşirse derinleşsin Hz. Mesih’in derinliğine katiyen ulaşamazEfendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) câmi bir varlıktır. İçe doğru ne kadar derinse dışa doğru da o kadar açıktır. İçtimai enginliğinin yanında ferdi bir derinliği vardır ki ihata edilemez. Muhyiddin ibn-i Arabi’nin ifadesiyle O, ma’şerî vicdana hitap edecek bir hüviyette hâtemü’l-enbiya ve ferdiyet makamının mazharıdır.Böyle olmasına rağmen Allah Resulü de bu yoldan gitmiştir. Daha sonra da ayrı ayrı meşrepte olan bütün büyükler; Abdulkadir-i Geylaniler, İmam Rabbaniler hepsi bu yolda yürümüşler… Ve bu yola da sırat-ı müstakim demişlerdir. Ama kimisi tam sağından, kimisi ortayla sağ arasından, kimisi ortadan, kimisi biraz soldan gitmiştir. Binaenaleyh, yol haddizatında bir iken bütün mezhep ve mizaçlara açık olması yönüyle pek çok görülmüş, duyulmuş ve sayılmıştır.Bu itibarla bir insan, kendini hizmete verirken, gönlüyle Hakk’a yönelir ve rıza-yı ilahi dairesinde sa’y u gayrette bulunursa, Allah da onu şehrah içinde bu yollardan birisine hidayet eder. Onun hareket sistemi bu raylardan birine oturur. Hatta bazen, hepsini içine alabilecek şekilde pek çok yolun raylarının tümüne birden oturabilir. Mesela, Efendimiz’inkine yakın bir raya oturursa, bu yol aynı zamanda sahabe-i kiramın, Abdulkadir Geylani’nin, İbn-i Arabi’nin, Bahauddin Nakşibendi’nin, İmam Rabbani’nin yolu olduğu gibi devrin müceddidinin yolu da oluverir. Böylece kişi bir sürü yolu birden yürüyor gibi olur.Her Mürşide El VermeBir insan, Kitap ve Sünneti ehl-i sünnet çizgisinde bilir, itikâdi ve amelî arızalardan uzak kalırsa o, Efendimiz’in eteğine tutunmuş ve rüşde ermiş sayılır. Ama insan, dini meseleleri kendisi istinbat edecek güçte değil, bu yolu kendi başına bulabilecek iktidarı da yoksa hususiyle ortalığın sisli ve dumanlı olduğu bir devirde, behemehâl bir rehberin ve mürşidin arkasında olması lazımdır ki, sırat-ı müstakimi koruyabilsin. Evet, böyle bir insanın mutlaka birini dinlemesi lazımdır. Yoksa bu karmakarışık dünyada insan çok defa yanılabilir. Gerçi mutlaka böyle birine intisap etme zarureti yoktur ama bir kısım ahval ve şerait altında insan böyle birisini rehber kabul etmezse karmakarışık yollar içinde yol/yöntem-zede olabilir.Evet, şaşırıp yolda kalmamak için, mutlaka bir rehber arkasında yürünmelidir. Tabii o rehberin de rehber olması şarttır. Niyazi Mısrî’nin dediği gibi; “Her mürşide el verme ki yolunu sarpa uğratır / Mürşidi kâmil olanın gayet yolu âsân imiş.” Yani ehl-i sünnetten mürşid-i kâmiller bulmak lazımdır.Mürşid-i kâmilin bütün alâmet ve şiârını anlatmak yerine, şu söylenebilir: Mürşit; Kur’an, Hadis, Fıkıh ilimlerine muttali olmalıdır. Zira ulûm-u âliye-i İslamiyeyi bilmeyenin mürşitliği yanıltır. Muhammed Bahâuddin Nakşibendi Hazretleri, hilafet vereceği kimselerin ulûm-u âliyeden icazetli olmaları şartını koşmuştur. Ona göre, avamdan mürşit olamaz. Rehber ve mürşit, usûl ve furûu ile Fıkıh, Hadis, Tefsir ve Kelam’ı bilmesinin yanında devrin fünun-u müspetesine de hiç olmazsa ansiklopedik olarak muttali olmalıdır. Fizik, kimya, matematik gibi dillerle Allah nasıl konuşuyor, nasıl konuşturuyor, kâinatı nasıl dile getiriyor, icmalen olsun bunları da bilmelidir. Fünun-u müspetede yed-i tûlâ sahibi (yetkin) olan mürşid, aynı zamanda içe doğru muhasebe noktasında çok derin olmalıdır. Ayrıca Cemaat-i İslamiye ile kim olursa olsun kontak olabilme durumunu koruyarak, herkesle bir hayt-ı vuslatı bulunmalıdır. İşte bunlar bir mürşid-i kâmilin şiarıdır. Bu durumdaki bir insan çocuk dahi olsa, tutun onun eteğinden o sizi evc-i kemâle götürür Allah’ın izniyle.Mürşit, insana ışık tutan, Hakk’ı gösteren, kalpleri ikna edendir. Mürşit, bir keşif ve keramet sahibi insan da değildir. Keşif ve keramet, Allah’ın bazı makbul ibadına bir kısım, onları bağlayıcı ikramlarıdır. Hakiki mürşit; akla, fikre, zihne, kalbe, ruha ve hisse beraber hitap eden ve hususiyle de rasyonalizmin hâkim olduğu bir devirde, kuru kuruya insanları bir kısım mantıksız şeylere iterek değil, onları aklen ikna ederek, kalplerinde iz’an hâsıl etmeye çalışan fetanet insanıdır.1- Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) câmi bir varlıktır. İçe doğru ne kadar derinse dışa doğru da o kadar açıktır.2- Bir insan, kendini hizmete verirken, gönlüyle Hakk’a yönelir ve rıza-yı ilahi dairesinde bulunursa, Allah onu kendi yoluna hidayet eder.3- Şaşırıp yolda kalmamak için mutlaka bir rehber arkasında yürünmelidir. Tabii o rehberin de rehber olması şarttır.
17 Aralık 2013 Salı
Çocukluğumuz - Sezai Karakoç
Annemin bana öğrettiği ilk kelime
Allah, şahdamarımdan yakın bana benim içimde
Annem bana gülü şöyle öğretti
Gül, Onun, o sonsuz iyilik güneşinin teriydi
Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus
Ağaçlar ağlardı, gök koyulaşırdı, güneş ve ay mahpus
Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde
Binmiş gelirdi Ali bir kırata
Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından
Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte
Biz o atın tozuna kapanır ağlardık
Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü
Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü
Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman
Ali olmak bir hedef her çocukta
Babam lambanın ışığında okurdu
Kaleler kuşatırdık, bir mümin ölse ağlardık
Fetihlerde bayram yapardık
İslam bir sevinçti kaplardı içimizi
Peygamberin günümüzde küçük sahabileri biz çocuklardık
Bediri, Hayberi, Mekkeyi özlerdik, sabaha kadar uyumazdık
Mekkenin derin kuyulardan iniltisi gelirdi
Kediler mangalın altında uyurdu
Biz küllenmiş ekmekler yerdik razı
İnanmış adamların övüncüyle
Sabırla beklerdik geceleri
Şimdi hiçbirinden eser yok
Gitti o geceler o cenk kitapları
Dağıldı kalelerin önündeki askerler
Çocukluk güzün dökülen yapraklar gibi
Kaynak: Şiir Dinle
Kaydol:
Yorumlar (Atom)