27 Nisan 2015 Pazartesi

Sadakatten yüksek paye yoktur!

İnanan bir gönül, hiçbir zaman hamasete girmemeli, aşk derecesinde sevdiği, ciddî; manada saygı duyduğu insanlar hakkında bile asla mübalağalı ifadeler kullanmamalıdır. Hele ifade edilecek bu hususlar, doğrudan doğruya dinin ruhuyla alakalı değil de detaya ait talî; meselelerse ve bunlar ifade edildiği takdirde ihtilafa düşme söz konusuysa, bu tür mevzulara girmeme konusunda azami derecede hassasiyet gösterilmelidir.

Şahıslar Fâni Mefkûre Bâkidir

Esasında önemli olan, şahısları göklere çıkarmak değil, o şahısların hayatlarını ortaya koyarak mayalamaya çalıştıkları mefkûreye sadakattir. Zira şahıslar fâni; mefkûre ise bâkidir. Hem sadakatten daha yüksek bir paye yoktur. Bir âyet-i kerimede işaret edildiği üzere sadakat; şehitlik ve veliliğin bile üstündedir. (Bkz; Nisa, 4/69) Peygamberlerden sonra en büyük insan olarak kabul edilen Hazreti Ebû Bekir Efendimiz, Sıddî;k-i Ekber unvanıyla serfirazdır. Bu itibarla asıl mârifet; sevip saygı duyduğunuz insanlar hakkında “Mehdi”, “Mesih” gibi abartılı ifadeler kullanmak değil; elden geldiğince o insanların gittiği yolda, adım adım onları takip edebilmektir.

Hem, bir zata karşı aşk derecesinde alaka ve sevgisi bulunduğunu iddia eden birisi, şayet o zatı hatırladığı zaman burnunun kemikleri sızlamıyor, birkaç dakika gözyaşı dökmüyor; gece yüz rekât namaz kıldıktan sonra ellerini açıp, “Allah’ım beni onunla haşret!” diye dua etmiyor ve en önemlisi onun yürüdüğü yolda varını-yoğunu feda etmiyorsa, bana göre bu kişi iddia ettiği mevzuda çok samimî; değil demektir. Elbette ki söylediğimiz bu ölçü, şahsın kendi iç muhasebesinde kendini kritiğe tâbi tutarken riayet etmesi gereken bir ölçüdür. Yoksa biz hiç kimseyi samimiyetsizlikle itham edemeyiz/etmemeliyiz.

Ayrıca şunun da bilinmesi gerekir ki, şayet siz birini hamasî; destanlarla anlatmaya durursanız, hiç farkına varmaksızın başkalarını tahrik etmiş ve o zat hakkında elli farklı cephenin oluşumuna sebebiyet vermiş olursunuz. Hatta sizin abartılı söz, tavır ve davranışlarınız sadece din düşmanı kesimleri tahrik etmekle kalmaz, ehl-i iman arasında da şu veya bu seviyede tahriklere sebebiyet verebilir. Evet, meseleyi şahıslara indirgeyip daralttığınız zaman, din-i mübin-i İslâm’a hizmet eden insanları dahi rekabete sevk etmiş ve belki de haset günahıyla onların mahvolmalarına sebebiyet vermiş olursunuz. Bu itibarla, bir kez daha ifade edelim ki, önemli olan şu ad veya bu unvanla sevdiğiniz zatları yâd etmek değil, onların davalarına karşı fevkalâde sadık olmaktır.

Zarar Veren Mübalağalar

Hem ortaya konulan güzelliklerin sadece önde görünen insanlara nispet edilmesi ve bundan dolayı onlar hakkında mübalağalı ifadelere girilmesi apaçık bir haksızlık ve zulümdür. Zira ortada bir muvaffakiyet ve zafer varsa, o muvaffakiyet ve zafer birlik ve beraberlik ruhuna Cenâb-ı Hakk’ın bahşettiği bir lütuftur. Dolayısıyla, yapılan hizmetleri sadece önde görünen şahıslara mal etmek, hem Allah’a karşı şirke varabilecek bir saygısızlık, hem de o iş için didinip duran insanların ceht ve gayretlerine yapılmış bir zulüm ve haksızlıktır.

Önde görünme meselesine gelince; öncelikle hepimizin kardeş olduğu unutulmamalıdır. Bazıları cebr-i lutfî; olarak elinde olmadan turnikeye daha önce girmiş olabilir. Yani Allah (celle celâluhû) kader planında evvelâ onun dünyaya gelmesini murat buyurmuştur. Belli bir tarihte doğmak kimsenin elinde değildir; dolayısıyla turnikeye önce veya sonra girme meselesi mutlak bir değer ölçüsü olamaz. Elbette biz, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Küçüklerimize şefkat etmeyen, büyüklerimize saygı duymayan bizden değildir!” (Tirmizî;) beyanı gereğince her zaman büyüklerimize saygı duyarız. Fakat bu, onlara taşıyamayacakları payeler yükleme ve mübalağalı ifadelerle onları başkalarına anlatmaya çalışma demek değildir. Mesela iman hakikatlerini kendileri vesilesiyle tanımış olanlar, bir Hulusî; Efendi’yi, bir Tahirî; Mutlu’yu (makamları Cennet olsun) kutup gibi görebilirler. Fakat onlar bu hissiyatlarını sağda solda hamasî; destanlarla anlatma yolunu tercih ederlerse, esasında yaptıkları bu işle, o büyük zatların mefkûresine ihanet etmiş olurlar.

Günümüzde de, yeryüzünün değişik coğrafyalarına göç edip giden hicret kahramanları arasında çok önemli işler başarmış arkadaşlarınız olabilir. Fakat birilerinin kalkıp da safiyane düşüncelerle dahi olsa falan zata, filan kişiye değişik namlar, nişanlar takması, onlara farklı payeler yüklemesi, Gönüllüler Hareketi’ne yapılmış bir ihanet sayılır. Çünkü bu, yeni yeni hazımsızlık cephelerinin oluşumuna sebebiyet verme demektir. Sizin ölçülerinizden haberdar olmayan insanlar, bu mevzuda bâlâ-pervâzâne iddialarda bulunabilirler. Bu durum karşısında sizin kalkıp el âlemin ağzına fermuar vuracak hâliniz yok! Fakat siz iradenizle, kendi ağzınızı mübalağalı ifadelerden, kendi dilinizi hamasî; destanlardan koruyabilirsiniz. Bu mevzu, Gönüllüler Hareketi’nin geleceği adına bana çok önemli geliyor. Bu sebeple, umumî; mânâda bu mevzuda sürekli tahşidat yapılması gerektiğine inanıyorum. Siz isterseniz buna bir “hizmet vecibesi” olarak da bakabilirsiniz.

17 Nisan 2015 Cuma

Sünnet arzu ve heveslere göre yorumlanamaz

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallal-lâhu aleyhi ve sellem), Allah’tan aldığı mesajları insanlığa getiren bir resûl/elçi olmasının yanında, aynı zamanda, kavlî;, fiilî; ve takrirî; sünnetiyle meseleleri tavzih ve tespit buyuran bir müçtehitti.

İşte zaman ve şartlara göre belli problemlere çare bulma mevzuuna Efendimiz’in müçtehit olması çerçevesinde yaklaşarak, “Şayet bugün Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) olsaydı bu mevzuda şöyle yapar ve bu boşluğu şu şekilde doldururdu.” deme mahzursuz bir yaklaşım olabilir. Hem böyle bir söze makul bir mahmil de bulunabilir. Şöyle ki, zaman önemli bir müfessirdir. Şartlara ve konjonktüre göre bazı hususların tevil ve tefsirinde o, bir ibre vazifesi görür. Diğer bir ifadeyle Kitap ve Sünnet’te bazı alanlar içtihat ve istinbata emanet edilmiş, tevil ve tefsiri de zaman müftüsüne bırakılmıştır. Fakat içinde bulundukları zaman ve şartlara göre, bu tür hususları yorumlayacak insanların, öncelikle ele aldıkları mevzular hakkında Kitap ve Sünnet’in sarih bir beyanı olup olmadığını bilmeleri, araştırıp tetkik etmeleri gerekir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim veya Sünnet-i Sahiha’da yer alan nassların aksine bir şey söylenemez.

Şu halde, içtihat adına Kitap ve Sünnet’e muhalefet edilemeyeceği gibi; Kitap ve Sünnet’te yer alan nassların nasıl anlaşılacağı, ne şekilde tevil ve tefsir edileceğini bizlere gösteren icma deliline de muhalefet edilemez. Bu açıdan, temel kaynakları görmezden gelerek heva ve hevese göre bazı şeyler söylemek başka; aslî; kaynaklar ve muhkemata bağlılık, vukufiyet ve ıttıla içinde bir konuyla ilgili düşünce beyan etmek başkadır. Dolayısıyla ister ferdî;, ister ailevî;, isterse siyasî;, içtimaî;, iktisadî; problemlere çare bulma mevzuunda öncelikle Kitap, Sünnet ve icmaa müracaat edilmelidir. Eğer bu kaynaklarda bir çözüm bulunamazsa, o zaman da, bu boşluğu doldurma adına ortaya konulan fikirlerin, muhkemat dediğimiz temel disiplinlere muhalif düşmemesine dikkat edilmelidir.

Bir Hüküm Verirken Kalpler Titremeli!

Öte yandan bilinmesi gerekir ki, hayatın değişik birimlerinde zuhur eden problemlere, içtihat ve istinbatlarla çözüm üretebilmek için, uzman ve ihtisas sahibi olmanın yanı başında, insanın içinde, Allah’ın kelamına veya murad-ı ilahî;ye muhalif bir söz söyleme endişesinin olması, bu endişeyle yüreklerin hoplaması, kalblerin tir tir titremesi gerekir. Yoksa dini yaşamada laubali ve mütesahil, hep işin kolayına kaçan, sürekli işine geldiği gibi konuşan veya müşarun bi’l-benan olma arzusuna kapılıp başkalarına şirin görünme mülahazasıyla hareket eden ve sürekli kendinden söz ettirme maksadına matuf beyanda bulunan insanların, “Peygamberimiz olsaydı, O da bu mevzuda böyle yapardı.” demeleri veya kendilerine ağır gelen meselelerde, “Efendimiz olsaydı O böyle yapmazdı.” diye iddiada bulunmaları ve böylece güya kendi görüşlerine Allah Resûlü’nü hüccet göstermeleri elbette kabul edilebilir bir yaklaşım değildir. Esasında bu insanlar, işlerine gelmeyen mevzularda, “Efendimiz bu zamanda olsaydı, O böyle yapardı.” derken, -hâşâ ve kellâ- sanki farazî; bir peygamber takdirinde bulunuyor, arzularına göre o farazî; peygamberi konuşturuyor ve kendi heva u heveslerine göre ona fetva verdiriyorlar, demektir.

Laubaliliğe Tahammülü Olmayan Meseleler

Hâlbuki insanların dünya-ukba saadetini ilgilendiren dine ait meselelerin hiçbir şekilde laubaliliğe tahammülü yoktur. Selef-i salihî;n içtihat mevzuunda öyle hassas ve titiz hareket etmiştir ki, bir mesele hakkında kendilerine soru sorulduğu zaman yerine göre sırf o meseleye cevap verebilmek için Kur’an-ı Kerim’i baştan sona birkaç kez hatmetmişlerdir. Ayrıca İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri gibi büyük kametler, bir meseleyi çözmek için belki birkaç gün talebeleriyle münazara ve müzakerede bulunmuştur. Münazarayı, günümüzde televizyonlarda yapılan cedel ve tartışmalarla karıştırmamak gerekir. Zira münazara zıtlaşma ve birinin dediğinin tersini söyleme değil, ele alınan bir meseleyle ilgili o meselenin nazir ve şebihini ortaya koyma demektir. Yani dinî; bir hususta münazara “bu mesele şu nassın zahirine daha uygun düşüyor, falan âyet-i kerimeye daha muvafık” vs. diyerek, o konunun benzerini ortaya koyma ve ona göre bir çözüm bulma demektir. Bazen böyle bir münazaradan sonra talebeleri, Ebu Hanife Hazretleri’nin söylediği görüşe kanaat edip “Bu mesele senin dediğin gibidir.” diyorlar. Fakat hazret sabaha kadar nassları yeniden gözden geçiriyor, onları bir kere daha mütalaaya alıyor, bir kere daha kendisiyle yüzleşiyor, sonra sabah kalkıyor, talebelerinin yanına geliyor ve “Akşam şu mevzuda siz bana muvafakat ettiniz. Fakat ben şu nassları göremediğimden yanılmışım. Bu mesele sizin dediğiniz gibiymiş.” diyor; diyor ve ciddi bir hakperestlik mülahazasıyla kendi görüşünden vazgeçip talebelerinin görüşünü tercih ediyor.

Hâsılı, ferdî;, ailevî; ve içtimaî; bütün meselelerde söz Allah’a ve sonra da Efendimiz’e aittir. Onların beyanlarının olduğu yerde insana düşen vazife, sükût etmektir. Dolayısıyla bir insan Allah ve Resûlü’ne ait beyanın olduğu bir yerde, heva, heves ve arzularına uyarak söz söylüyorsa bilmesi gerekir ki, o, hevasını ilah edinmiş demektir.

10 Nisan 2015 Cuma

Alkışların altında ezilip kalanlar!

Ehl-i dünya, hususiyle kendilerini egoizm ve egosantrizm içine hapsedenler hep teveccüh kovalar, teveccüh peşinde koşar ve alkış ararlar.

Bazı sanat ve mârifet erbabıyla bir kısım siyasetçileri de bu kategoriye dâhil edebilirsiniz. Evet, bu insanlarda hâkim olan duygu ve düşünce teveccüh beklentisidir. Hatta günümüzde kendini nefyetmeyi temel bir disiplin olarak kabul eden insanların tavır ve davranışlarında bile kimi zaman böyle bir anlayışın tesiri görülebilmektedir. Hâlbuki tarihimize baktığımızda imanda derinleşmiş hakiki mü’minlerin bu tür tavır ve davranışlardan hep uzak durmaya çalıştığını görmekteyiz. Meselâ, İstanbul’u fethedenler o büyük başarıdan dolayı alkış beklentisi içinde olmadıkları gibi, Belgrad’dan başarıyla geriye dönenler de alkış beklentisi içinde değillerdir. Yavuz cennetmekân aleyhirrahmetü velğufran hazretleri, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a geldiğinde, halkın alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış, halk uykuya dalınca kalkmış ve gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na girmiştir. Ayrıca Kanuni’nin büyük bir seferden döndüğünde izbe bir yerde yatmayı tercih etmesi ve Tarık b. Ziyad’ın İspanya’yı fethettikten sonra yatağını bir dehlize serdirmesi de bu açıdan üzerinde durulması gereken önemli tarihî; hâdiselerdir.

İstidrac Endişesi

Bu büyük şahsiyetlerin nefislerine karşı takındıkları bu tutuma, tasavvuf ıstılahında “hazm-ı nefs” denir. Demek ki mü’min, hangi konumda bulunursa bulunsun, hangi başarıya ulaşırsa ulaşsın nefsinin hakkından gelerek onu baskı ve kontrol altında tutmalı ve sözünü ona dinletmesini bilmelidir. Böylece nefis, emmâre olmaktan levvâmeye, levvâmeden mutmainneye, oradan râdıyye ve mardıyyeye ve hatta şahsın istidat ve kabiliyetine göre zâkiye ve sâfiye mertebelerine yükselecek ve melekleri bile geride bırakacaktır. Ancak bunun yolu da öncelikle nefsi zapturapt altına almaktan geçer. İşte nefse hâkim olmanın yollarından birisi de teveccüh-ü nâstan kaçınmak ve istemeyerek de olsa böyle bir duruma maruz kalınmışsa onu da istidrac endişesiyle karşılamaktır. Bu sebeple iyi bir ruh terbiyesi almış insan asla teveccüh-ü nâsı istemez ve beklemez. Teveccühe esas teşkil edebilecek hususlarla karşı karşıya kaldığında ise elini ve gönlünü Allah’a açarak hatta kimi zaman Allah’a el açtığını dahi belli etmeden ya bir secdede ya bir rükûda ya da bir tesbihat esnasında “Ne olur Allah’ım! Bir an dahi olsa beni benimle baş başa bırakma ve bu teveccüh beklentisini benim içimden çekip al!” diye dua eder.

İnanan insanların, rıza-yı ilâhî; istikametindeki sa’y u gayretlerine, vifak ve ittifaklarına, bir ve beraber hareket etmelerine bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım lütuf, inayet ve teveccühleri söz konusu olabilir. Meselâ böyle bir inayet ve teveccühün neticesi olarak, Anadolu insanı tarafından dünyanın dört bir yanında çok engince hizmetler ortaya konulduğunu söyleyebiliriz. Merhum Bülent Ecevit’in –makamı cennet olsun– yapılan bu hizmetlerle alâkalı şöyle bir mülâhazası vardı: “Osmanlı Devleti, dünya muvazenesinde muvazene unsuru olan büyük bir devletti. Bütün devletlere sözünü geçirecek bir konumu vardı. Fakat o dönemde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı.” Şimdi insanlar, bir, böyle büyük bir açılıma, bir de bu açılımın arkasındaki insanlara, o işin fikir mimarlarına baktıklarında, işin arkasında görünenleri gözlerinde büyütüp onlara büyük bir teveccühte bulunabilirler. Hatta bazen bu teveccüh daha bir büyütülerek muzaaf veya mükab teveccüh hâline getirilebilir. İşte bu noktada bir insan “hazm-ı nefs” edememiş, meseleleri yerli yerine koyamamış, yapılan hizmetlerin arkasında, vifak, ittifak, anlaşma, uzlaşma, mantıkî;lik gibi dinamiklere bahşedilen Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve inayetini görememişse, halkın gösterdiği iltifat ve teveccüh karşısında başı dönüp bakışı bulanabilir.

Kardeşinin Boynunu Kırdın!

Onun için kendi zaviyenizden ‘teveccühleri kabul etmeme’ sizin için bir esas olmalıdır. Evet, hangi büyük başarı elde edilirse edilsin, bütün iyilik ve güzelliklerin, muvaffakiyet ve başarıların Allah’tan olduğu ve O’na verilmesi gerektiği hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Aksi takdirde, insanların teveccühleri, pohpohlamaları, alkışlamaları karşısında hadisin ifadesiyle boynunuz kırılır ve o teveccüh ve iltifatların altında ezilir kalırsınız. Hatırlayacağınız üzere, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında birisi başarılarından dolayı bir başkasını takdir ettiğinde İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm), “Kardeşinin boynunu kırdın!” buyurur. Çünkü muhatap o yükü taşıyabilecek durumda değildir. Ama neylersiniz ki, insanları bu tür iltifat ve alkışlardan alıkoyamazsınız. Bakarsınız koskocaman alayların, taburların elde ettiği ganimeti getirir tek bir adama verirler; verirler de “falan kurtardı, filan yarattı, falan şöyle naşir-i envar, filan şöyle vifak ve ittifak âbidesi” türünden laflar ederler. O zavallı da, bunları yapamayacağının farkında olmadığından söylenenleri kabulleniverir. İşte bundan dolayı diyoruz ki, elden geldiğince teveccüh-ü nâsı kırmalı ve her zaman bir kul olarak kendi konumumuzun farkında olmalıyız.

4 Nisan 2015 Cumartesi

Yuvamız cennet köşesi olsun

Günümüzde pek çok konuda olduğu gibi maalesef aile müessesesinde de kendimizden, kendi değerlerimizden bir kaçış var.

Hâlbuki her şeyin bizcesini yaşadığımız dönemlerde bizim bu mevzuda ciddi bir problemimiz yoktu. Fakat daha sonra, ne olduysa oldu ve biz, bize ait değerleri “gelenek” diyerek, partal bir eşya gibi, kaldırıp bir köşeye attık. İşte bundan sonradır ki, başka sahalarda olduğu gibi aile müessesesinde de ciddi sıkıntılar baş göstermeye başladı.

Müşterek Değerler Zemininde Mutabakat

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde:

“Kadın dört şeyden dolayı nikâhlanır: Malı, soyu sopu, güzelliği ve dindarlığı; sen dindar olanını seç ki huzur bulasın.” (Buhârî;) buyurmak suretiyle, evlenilecek kadının diğer vasıfları yanında bilhassa dinî; yönüne ağırlık verilmesini tavsiye ediyor. O hâlde evlenmeyi düşünen bir mü’min için göz önüne alınması gereken en hayatî; değer, sözleri lâl u güher Peygamber beyanındaki bu ölçü olmalıdır. Aynı şekilde kadın da eş tercihinde bulunurken Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) tavsiyesindeki bu kıstası göz önünde bulundurmalıdır. Zira sadece makam, mansıp, para, maaş, güzellik gibi dünyevî; değerlere bağlı gerçekleştirilen bir evlilik, kazanma kuşağında kaybetme demektir. Evet, cennet bahçelerinden bir bahçe olabilecek yuva, sadece fanî; ve geçici değerler esas alınarak tesis edilirse, o yuva cehennem çukurlarından bir çukur hâline dönüşebilir. Bu sebeple denilebilir ki, aile içi huzurun devam etmesi, eşler arasında tam bir mutabakatın bulunmasına bağlıdır. Yani mütemadi bir huzur için, öncelikle eşleri mütemadi bir arada tutacak ciddi bağlara, müşterek değerlere ihtiyaç vardır.

İkinci olarak, izdivaç meselesi, akıl, mantık ve muhakeme gibi sağlam esaslar üzerine tesis edilmesi gereken bir müessesedir. Bundan dolayı evliliği düşünen kişi bu mevzuda kendi fikrini ortaya koymanın yanında, anne-babasının, itimat ettiği, ehliyet ve tecrübe sahibi büyüklerinin düşüncesini de almalıdır. Yoksa insan, “Bu mesele benimle alâkalı olduğundan sadece beni ilzam eder” der ve ona göre hareket ederse telafisi çok zor yanlışlıklar içine girebilir. Hâlbuki dünyevî;-uhrevî; saadete vesile olacak böyle önemli bir meselede, ehliyet sahibi ne kadar çok insanın fikir ve tavsiyesi işin içine girerse, o ölçüde sağlam bir neticeye varılmış olur.

İnsan sadece ceset ve cisimden ibaret bir varlık değildir. Onun aynı zamanda ruhu, kalbi, hissi, şuuru, mantığı, muhakemesi, ideali ve gelecek adına beklentileri vardır. Ayrıca evlilikten bir nesil meydana gelecektir. Dolayısıyla evlilik sürecinde olan bir kişinin bütün bunları hesaba katarak ona göre karar vermesi gerekir. Teenni Rahman’dandır. Cenâb-ı Hak her şeyi imhal ile yaratır. Mükâfatlandırırken de, cezalandırırken de insana mehil verir. Diğer yandan acele ise şeytandandır. Acelecinin yaptığı iş çok kere gelir başına dolanır. Bu açıdan izdivacın da aceleye getirilecek bir iş olmadığı unutulmamalı ve hissiyattan uzak, akl-ı selimle ve üzerinde durulup düşünüldükten sonra karar verilmelidir.

Çevremdekilere hep şunu söylemişimdir: Ben bir iş yaparken, beni seven, beni gözü kadar aziz bilen insanların mülâhazalarına çok önem veririm. Zira yapmayı planladığım işte, ben meseleye dar bir açıdan bakıyor, bir anlık hissiyatla hareket ediyor olabilirim. Hâlbuki o insanlar, beni benden daha iyi düşünür ve dolayısıyla benim hakkımda daha sağlam ve daha sıhhatli bir tercihte bulunurlar. Aynı mülâhaza evlilik hususunda da geçerlidir. Zira evlilik bütün bir hayatı kuşattığından geçici hissiyatla karar verilmemeli; mutlaka mantıkî; bir esasa dayandırılmalıdır.

“İlmihali Üç Defa Okudum” Diyecek Kaç İnsan Vardır?

Maalesef bugün Müslümanlar, İslâm’ı ve onun hayatımızı tanzim eden esaslarını, bilinmesi gerektiği ölçüde bilmiyorlar. Kaldı ki, Müslümanlığı gerçek manada duyup hissedebilmek için sadece nazari bilgi de yeterli değildir. Dinin hayata hayat kılınması, yaşanarak tabiat hâline getirilmesi gerekir. İşte Müslümanlık gerçek derinlik ve enginliğiyle bilinmediğinden ve ona göre bir hayat yaşanmadığından dolayı, insanlar kendi iradeleriyle sorumluluk altına girdikleri hususlarda dahi bazı sıkıntılara katlanmaları gerektiğini bilmiyor/bilemiyorlar. Diyelim ki, aile içi münasebetlerde eşlerden birinin bir eksiği, bir gediği var. Böyle bir problem karşısında şahsın kendisine “Acaba ben bu eksiği nasıl giderebilirim; hangi yolla, bu problemin altından kalkabilirim?” sorularını sorması ve bu noktada dinin emir, tavsiye ve nasihatlerini araştırması gerekir. Ne var ki, bu mevzuda ciddi bir i’mal-i fikir olduğu kanaatinde değilim. Evet, maalesef günümüzde kimse ciddi mânâda kendi dinini öğrenmeyi düşünmüyor. Acaba içimizde, “Dinimi öğrenme adına bir ilmihali üç defa okudum.” diyecek kaç insan çıkar?