29 Ağustos 2015 Cumartesi

Arkadaşlarım olmadan asla!

Her devirde nebilerin dizinin dibinde bile olsa, kalbinde marazı olan hasta ruhlar bulunagelmiştir. Günümüzde de, kalbinde maraz bulunan bir hayli böyle ruh vardır.

Şöhrete talip olma, “benim yaptığım” deme, yalnız kendiyle alâkalı şeylere alkış tutma.. işte bütün bunların hepsi ihlâssızlık belâsıdır ve hizmette ayak bağıdır yani Allah rızasına kilitlenememe ve ihlâssızlık problemidir.. Evet, bu durum, insan için en büyük bir belâ ve problemdir. Hem öyle bir belâ ve problemdir ki, bir yerde ihlâssız böyle bir adamın bulunması, genel âhenk ve havayı bozmaya yeterlidir. Zira bir cemaati teşkil ettiren fertlerin her biri, âdeta bir çark hükmündedir. Çarkların birinde bir balanssızlık varsa bu, bütün çarkların âhengine tesir eder. Bu itibarla iman ve Kur'an hizmeti yolunda her fert kendisine terettüp eden işe talip olmalı ve asla inhiraf da göstermemelidir. Bunun için de, iman ve Kur'an hizmetini bir beyin gibi kabul edip bütün bencil ve egoist duygulardan sıyrılıp genel hedef istikametinde kalma adına Allah'tan hep ihlâs ve samimiyet murad etmek gerekir. İman hizmetinin genel hedeflerine ve kurgusuna tâbi olmayıp kendi bencilliğini aşamamışlara fırsat vermek ise Allah (celle celâluhu) davasına ihanet etmek demektir.

Bu Dava Körük Gibidir

Bir hizmet insanı şunu gönlünden gele gele her zaman rahatlıkla söyleyebilmelidir: “Ben, arkadaşlarım olmadan Cennet'e bile gitmemeliyim.” Bizim hizmet ahlâkımız hasbî;lik, diğergâmlık ve fedakârlığa dayanmaktadır. Zaten bu dava bir körük gibidir; er-geç ihlâssızları süpürüp atar. Bu tür insanlar, bulundukları müddetçe âhenksizliğe sebebiyet verir, problem çıkarır ve diğer fertleri de meşgul ederler.

Fakir, şu anda kâfir ve münafık olacağından korktuğum çok kimse var. Onun için onları kendi dünyaları içinde tutarak İslâm ve toplum adına ordubozanlık yapmalarına ve telef olmalarına mâni olmaya çalışıyorum. Bunlardan dolayı çok defa oturup hıçkıra hıçkıra ağladığım da az değildir. Bu insanlar her zaman kendilerine biraz teveccüh edilince, hemen bencilliklerine takılıp önü alınmaz problemlere sebebiyet verebilmektedirler. Hz. Mesih, on iki havarisinden Yahuda'nın önünü alamadığı gibi, bu insanları engellemek de zorlardan zor olsa gerek. Bunlar, teveccühü hazmedemeyen egoist ruhlu insanlardır. Aslında mü'min, meyve yüklü ağaçlar gibi her zaman toprağa doğru eğilmesini bilmelidir. Bu tür insanlarsa, onlara azıcık bir imkân verildiğinde, kendi bildiğince gittikleri, kendince ekip yapıp grup kurmaya kalktıkları ve bir de bu imkânlarla caka yaptıkları görülmektedir. Onun için milletin başındakiler çok basiretli ve uyanık olmalıdırlar. Bu insanlar, tarih boyu bir imtihan olarak hep var olmuş öyle habis ruhlulardır ki, hemen her fırsatta hizmete giden yolları tıkayan birer belâ olagelmişlerdir. Allah bu ümmeti böyle belâlardan korusun!

Ağlanacak Haline Gülen İnsan

Günümüzde, mü'minler olarak yarım yamalak yaşadığımız dinimizle gerçek hâlimiz arasında ciddî; tutarsızlıklar vardır ve genel durumumuz çok ağlanacak tablolar içermektedir. Maddî;-manevî; hayatın hemen her ünitesinde ciddî; imtihanlara maruz kalmış olmamıza rağmen bir kısım insanlar hâlâ gülebilmekte ve anlamsızca eğlenebilmektedirler. Bu itibarla bir kesim böyle vurdumduymaz bir hâl içinde olunca, diğer kesime de oturup âh u efgân ederek gözyaşı dökmek düşüyor. Eğer vazifem olsaydı ve elimden gelseydi, katı kalpleri yumuşatma yolunda hiç durmadan yirmi dört saat, hatta Hz. Yakup gibi kör olasıya ağlar, bu gamsızları yumuşatmaya çalışırdım.

Aslında kötülük yapmaya kilitlenmiş o katı kalpleri, değil gözyaşları, Cennetlerin kevserleri bile yumuşatamaz. Zira bu tür insanlar rahmet ve şefkatten fersah fersah uzak öyle nasipsizlerdir ki, bunlar gam deryasının içine düşseler bile, damlanın ıslattığı kadar olsun ıslanmadan hep kupkuru kalır giderler. Evet, bir tarafta havadan nem kapanlar -ki onlara canım kurban olsun!- diğer tarafta ise deryanın içinde bile ıslanmayan kaskatı ve olabildiğince kaba ruhlar...

Bugün ağlanacak o kadar çok şey var ki! Bazen neye ağlayacağımı ve neye üzüleceğimi bilemiyorum. Yumurtanın kırılacağına mı, civcivin çiğneneceğine mi, hazanın eseceğine mi, harmanın savrulacağına mı, baharın kaçırılacağına mı, hasat mevsiminin boşu boşuna geçeceğine mi? Yoksa kendi duygu ve düşünceni paylaşanlar içinde, tıpkı kızılelma önünde, Viyana'ların eşiğinde, Giraylar tarafından köprünün açılmasıyla arkadan hançerlenme gibi hançerleneceğine mi, Ordu-yu Hümâyûn'un derbeder olacağına mı?

Ey bütün bir tarih boyu ağlamayı unutanlar! Gelin; şu çıkmaz gibi görünen işlerin başında durup bir kere daha asırlık gamsızlığımıza, vurdumduymazlığımıza son vermek için sa'y ve şevkimizi kamçılama adına oturup hep beraber ağlayalım!

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Laubali davranışlar hep kaybettiriyor

Mü'minûn sûre-i celilesinde, hakiki ve kâmil mü'minlerin vasıfları anlatılırken, “(O mü'minler), her türlü boş, faydasız ve manasız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” buyurulmaktadır.

Evet, mü'min, maddî;-mânevî; herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur. Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslî;mât)'la bir sofranın başında oturma ve Allah'ın (celle celâluhu) rızasına erip cemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün. Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakerelerde bulunarak veya hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır. Çünkü doğrudan hizmet etmenin yanı başında, hizmeti kolaylaştıracak ameliyelerde bulunma da bir hizmettir. Böylece mü'min, bu türlü hayırlı işlerle vaktini geçirmek suretiyle boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalp ve ruhunda yaralar açacak bir duruma sebebiyet vermemiş olur.

Batmaktan Kork!

Zira insan laubalice konuşmalar, boş lakırdılar, düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla hiç farkına varmaksızın kalp ve ruhunda yaralar açıp latî;felerini öldürebilir. Bu noktada, çok tekerrür etse de önemine binaen ve mevzuumuzla alâkalı kısmına dikkat çekerek Hazreti Pir'in bu konudaki o veciz ifadesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. O diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Demek ki, yerinde, fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helâkine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir. O halde bize düşen “Leylî; sözü söyle yoksa hâmûş! – Sevgiliden söz et, aksi halde sus!” ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) Efendimiz de kendisine atfedilen mübarek bir sözde, mü'minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunmuyor mu? O hâlde ağzımızı açıp bir şey konuştuğumuzda ya din-diyanet adına, ülke ve ülkümüz hesabına bir fayda sağlayacak, bir mana ifade edecek şeyler konuşmalı veya bu faydaları temin edecek meseleleri tefekküre dalarak sükûtumuzu bir tefekkür zemini hâline getirmeliyiz. Zaten insanın, konuşmadan önce konuşacaklarını düşünmeye ihtiyacı vardır. Evet, yutmadan önce çiğnemek ne ise konuşmadan evvel düşünmek de odur. İnsan, ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutmaya kalkışırsa vücudunda değişik komplikasyonlara sebebiyet verebilir ve hatta bu sebeple hayatını kaybedebilir. Aynen öyle de düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan bir söz, yerine göre insana öyle bir zarar verir ki, insan o tek bir sözle latî;felerini soldurup öldürebilir.

Allah'a Havale Et ve Yüz Çevir!

Kasas Sûresi'nde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “(Mü'minler) boş, manasız, çirkin sözlere maruz kaldıklarında (aynıyla mukabeleden uzak durup) yüzlerini çevirir ve o sözleri sarf edenlere şöyle derler: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selamet dileriz. Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.” (Kasas, 28/55). Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, mü'minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, “Bizim işimiz bize, sizinki de size.” der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya koyarlar. Sonra da; “Biz, cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!” diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, bu ilâhî; emriyle inanan insanları muhtemel tehlikelerden korumuş olmaktadır. Şöyle ki Müslümanlar, karşı tarafın sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine kayabilirler. Tahrik söz konusu olunca da onların seviyesine düşme gibi bir irtifa kaybı yaşayabilirler. Hâlbuki değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, edep ve hürmetten mahrum nâdânlar ne derlerse desinler, biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımız, taviz veremeyeceğiz ortaya konulmalıdır.

Bundan dolayı hilm u silmin temsilcisi bir mü'minin, bu tür uygunsuz sözlerle karşılaştığında, onlara cevap vermek yerine o kem sözleri sahibiyle baş başa bırakıp orayı hemen terk etmesi daha muvafıktır. Çünkü bile bile gerçeği inkâr edip seviyesiz bir üslûpla mugalâtalara (yanıltmaca) giren bir kişiye olumlu herhangi bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir. Orada durmak hak ve hakikate fayda getirmekten ziyade zarar verir. Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere çirkin ve incitici bir üslûpla hissiyatınıza hitap eder ve siz, hiç istemeseniz de o tür bir seviyesizliğin içine çekilmiş olursunuz. Hâlbuki mekân değişikliği yapmak, o gergin ve sıkıntılı ruh haletinden sıyrılma adına önemli bir faktördür. Siz, o tür bir durumla karşı karşıya kaldığınızda onları Allah'a havale edip yüz çevirir ve o mekândan ayrılırsanız iradenizin hakkını vermiş ve hissiyatınızı baskı altına almış olursunuz.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

İdeal bir idarecilik için…

İdarecilik, başlangıçta anne ve babada başlayan, daha sonra ailede yaşa-başa göre devam eden, sonra da hayatın hemen her kademesinde karşı karşıya kaldığımız bir vazife ve sorumluluktur.

Buna göre, mektepte müdür, sınıfta öğretmen, kışlada komutan, fabrikada işveren idareci olduğu gibi; tek bir şahısla alâkalı mesuliyeti bulunan kişi de idareci demektir. Fakat zannedildiği gibi idarecilik, hele âdil bir idarecilik kolay bir iş değildir; zorlardan zordur ve zor olduğu için de hakiki manada idarecilikte başarılı olan insan sayısı bir hayli azdır.

İdeal bir idarecilik için ciddi bir iş ahlâkına sahip olmak ve disiplinli hareket etmek elbette ki çok önemlidir. Fakat istenen seviyede kâmil bir idarecilik için sadece bu vasıflar yeterli değildir. Meselâ idareci konumunda bulunan öyle insanlar vardır ki, kendini yaptığı işe adamıştır, çok ciddi bir disiplin içinde vazifesini yerine getirmektedir; öyle ki, yirmi saat mesai yaptığı hâlde, evine gidip orada dahi işiyle alâkalı bir kısım projeler üzerinde çalışmaktadır. Ne var ki bu insanlar zamanla çevresi tarafından işkolik olarak algılanmış, bu hâllerinden rahatsızlık duyulmuş ve yürüdükleri yolda yalnız kalmışlardır. Hâlbuki ulvî; bir mefkûre uğruna koşturup duran birinin, yaptığı işe tutkun ve düşkün olması, hatta o işin tiryakisi hâline gelmesi olumsuz bir vasıf olarak ele alınıp küçümsenecek bir husus değildir.

Hele rahat ve rehavetin söz konusu olduğu günümüzde, keşke herkes, çok ciddi bir iş ahlakına sahip olarak, anne-babasının, çoluk-çocuğunun, daha doğrusu üzerinde hakkı bulunan hiç kimsenin hukukunu zayi etmeksizin, yaptığı işi tam bir titizlik ve kemal-i ciddiyetle yerine getirebilse. Böyle bir durum, büyük insanlara mahsus yüce bir ahlak ve takdir edilmesi gereken güzel bir sıfattır. Eğer bir insan, mesul olduğu işle –hele de o iş yüce ve yüksek bir mefkûreye aitse– dertlenip onunla bütünleşmişse, artık o insan oturur kalkar hep o işle alâkalı problemlerin çözümüyle meşgul olur. İşte siz böyle bir insana, iş ahlâkı ile serfiraz, işiyle bütünleşmiş iş kahramanları nazarıyla bakabilir ve onun bu hâlini “Ne güzel bir haslet, ne mübeccel bir tavır!” sözleriyle yâd edebilirsiniz.

Tek Başına Yol Yürünmez

Fakat hakiki bir lider tek başına yol yürüyen insan demek değildir. O, beraberinde bulunan insanlarla –tabiî; onların güç ve takatine, kabiliyet ve donanımına göre– mesafe kat eden, arkasında bulunanları yüce ve yüksek bir hedefe yönlendirip sevk eden, bir gaye istikametinde onları da alıp peşinden sürükleyen insan demektir. Bu da, idarecinin, maiyetinde bulunanların aklına hitap etmesi, gönlüne girmesi, derdini anlatması ve neticede yaptıkları işe, işin ehemmiyetine onları ikna edip inandırmasıyla gerçekleşir. Evet, gerçek lider gönlündeki ızdırabı maiyetindekilerin ruhuna duyurur, dimağına aşılar ve dert edindiği esasları âlemin derdi hâline getirir.

Ayrıca idareci konumunda bulunan kişi, bu meseleleri bizzat kendisinin dile getirmesiyle tepkiye sebebiyet verecekse, o zaman yapılması gereken, insanların tepki vermeyeceği birisini bulup bu önemli mevzuları ona söyletmektir. Gerekirse bu konuda bir veya birkaç seminer düzenlenir, konferanslar tertip edilir ve bu meselenin ehemmiyeti anlatılmaya çalışılır. Lider, arkasındakileri de koşmaya ikna etmeli, onlara bir maratonda koşucu olma duygu ve düşüncesini aşılamalı ve böylece müşterek çalışma ve gayretlerle uzun soluklu bir şekilde işlerin devamını temin etmelidir.

Bir idarecinin bunu gerçekleştirebilmesi için de, beraber çalıştığı insanların görüş ve düşüncelerini asla hafife almaması, küçük görmemesi ve onların yaptıklarını/yapabildiklerini hoşgörüyle kabullenip takdir etmesi, sa'y u gayretlerini kamçılaması gerekir. Meselâ, istediği keyfiyette bir iş ortaya konmasa da; “Arkadaşlar! Bu mevzuda ortaya koyduğunuz cehd ve gayret dolayısıyla size çok teşekkür ederim. Vâkıa, yapılması gereken işler şunlardı ama sizin yaptığınızı da takdir etmemek mümkün değil.” demek suretiyle, eksiklikler karşısında dahi yapıcı ve müspet bir tavır ortaya koymasını bilmelidir. Böylece insanları kendisi hakkında saygısızlığa ve tepkiye itmemiş ve onlar nezdinde kendi kredisini heba etmemiş olur. Çünkü bir idareci beraberinde bulunanları suçlayıp durduğunda, onlardaki suçlama duygusunu tetiklemiş, kendinden uzaklaştırmış ve hatta onları kendinden kopacak bir yola sevk etmiş olur.

Anne-Babadan Daha Öte Bir Şefkat

Hakiki bir idareci, birbirinin rağmına gelişebilecek, birbirine zıt gibi görünen vasıfları, aynı anda, tam bir denge içinde kendinde bulunduran muvazene kahramanıdır. Bu açıdan o, fevkalade şuur, fevkalade ciddiyet ve fevkalade disiplinin yanı başında, alabildiğine bir sevgi ve şefkatle çevresindekilere muamele eder. Yani bir taraftan konumunun gerektirdiği vakar ve ciddiyeti muhafaza eder, o vakar ve ciddiyete halel getirecek ölçüde maiyetindekilerle senli benli olmaz, laubaliliklere girmez. Fakat diğer taraftan tam bir şefkat meleği gibi her türlü dert ve sıkıntılarında onların yanında olur ve üzerlerine tir tir titrer. Meselâ, onlardan bir tanesinin işe gelirken yüzünün ekşi olduğunu fark ettiğinde, bir anne ve babadan daha ziyade bir şefkatle hemen yanına varır; eşi, çocukları ya da başka birisiyle bir problemi olup olmadığını veya bir borcu, bir sıkıntısı bulunup bulunmadığını anlayıp öğrenmeye çalışır. Öyle ki, o şahsın kendi anne-babasının bile üzerine gitmeyeceği ölçüde bir ihtimamla işin üzerine gider, yüreğini ortaya kor ve alternatif çözüm yolları araştırır. Ve bu tavrı bir kere değil, her türlü dert ve sıkıntıda ortaya konulması gereken bir vazife bilir.

2 Ağustos 2015 Pazar

Komşuluk hakkı

Kur'an ve Sünnet'te, anne-babaya iyi davranma, akrabalara karşı sıla-i rahimde bulunma, yetimlere sahip çıkma gibi mevzuların yanı başında hassasiyetle üzerinde durulan diğer bir mesele de komşuluk haklarını gözetmedir.

Bununla ilgili Cenâb-ı Hak, Nisâ Sûre-i Celilesi'nde şöyle buyurmaktadır: “Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36)

Burada Allah'a ubûdiyette bulunma ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmama emredildikten hemen sonra anne-babaya iyi davranma emredilmektedir. Esasında nazarî; planda, sevme, sayma, aşk u alâka duyma gibi mevzularda Allah hakkından hemen sonra gelen hak, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkıdır. Fakat âyet-i kerimede mesele, nazarî; plan değil de, amelî; plan esas alınarak beyan buyrulduğundan anne-baba hakkı ikinci sırada zikredilmiştir. Âyet-i kerimenin başında Allah'a iman etmenin değil de, O'na ubûdiyette bulunmanın emredilmiş olması da bu hususa işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede daha sonra, sırasıyla akrabalara, yetimlere, düşkünlere ihsanda bulunma emredilmiş ve arkasından da akrabadan olan veya olmayan ya da yakın veya uzak olan komşulara iyilikte bulunma emredilerek komşuluk haklarına dikkat çekilmiştir. Şu hâlde insanın yakın veya uzağında bulunan, sağında solunda, önünde arkasında mücavir olan herkes, onun içine girer ve iyiliği hak eder.

Kâmil İmana Ulaşmanın Bir Vesilesi

Komşuluk hakkına riayetin ehemmiyetini anlama adına, Buharî; ve Müslim başta olmak üzere muteber hadis kitaplarında yer alan şu hadis-i şerif de çok önemlidir: “Cibril bana komşu hakkında öylesine ısrarlı tavsiyede bulundu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buharî;)

Bir insanın mirasçısı; annesi, babası, çocukları, eşi gibi yakınları olduğuna göre Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahy-i gayr-i metluv sayılan bu sözünden, komşu hakkının ne denli büyük olduğu anlaşılmaktadır. Esasında, biz, komşuluk hukukuyla ilgili Cebrail'in (aleyhisselâm) Efendimiz'e ne tür tavsiyelerde bulunduğunu bütünüyle bilemiyoruz. Çünkü Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) mevzuun detayına girmiyor. Fakat demek ki, Cibril (aleyhisselâm) bu konu üzerinde öylesine tahşidatta bulunmuştur ki, Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” ifadeleriyle meselenin azametine ve önemine dikkat çekmiştir.

Başka bir hadis-i şerifte ise mesele imanla irtibatlandırılarak şöyle nazara verilmektedir: “Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa komşusuna ihsanda bulunsun. Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa misafirine ikramda bulunsun. Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sükût etsin.” (Buharî;)

Komşusu Açken Tok Yatan Mü'min!

Öte yandan Allah Resûlü (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslî;mât) komşusu aç olduğu hâlde tok olarak geceleyen kimsenin hakikî; mü'min olamayacağı ve komşusunun, zararlarından emin olmadığı kimsenin de Cennet'e giremeyeceği ihtar ve ikazında bulunmuştur.

Komşuluk hakkı, Kur'ân ve Sünnet'te bu kadar çok nazara veriliyorsa, demek ki o, çok önemli bir meseledir. Bu itibarla, bir Müslüman uzak yakın bütün komşularını civanmertlikle kucaklamalıdır. Evet, Allah'a inanmış bir gönül, sahip olduğu bütün güzellikleri komşularıyla paylaşmasını bilir. Zira bu, Müslüman ahlâkının bir gereğidir.

Komşuluk hakkı denilince ilk olarak, yedirme, içirme, giydirme gibi maddî; yardımlar akla gelmektedir. Bilindiği üzere zekât sadece Müslümanlara verilir. Fakat zekâtın dışındaki teberrular, gayr-i müslimlere de verilebilir. Bu itibarla Müslüman olmasa bile uzak ve yakın komşulara maddî; yardımda bulunulabilir. Çünkü bu, insanların öncelikli ihtiyaçlarındandır. Hele fakr u zaruretin olduğu durumlarda, kim olursa olsun, komşuların açlık içinde kıvranmalarına asla meydan verilmemeli ve mutlaka onlara yardımda bulunulmalıdır. Öte yandan gerektiğinde komşuların elinden tutup rehberlikte bulunarak iş bulmalarını temin etme de çok önemli bir iyilik vesilesidir.

Fakat komşuluk hakkını sadece maddî; yardımlara inhisar ettirme doğru bir yaklaşım değildir. Bunun yanında, karşılaşıldığında selam verip hâl ve hatırlarını sormak, karşılıklı ziyaret ve davetlerle tanışma ortamı oluşturmak, insanlar arasında sevgiye giden yolları açmak, eğer varsa olumsuz duyguları izale istikametinde gayret sarf etmek gibi hususlar da çok önemlidir.

Hususiyle yurtdışında bulunan bir mü'minin sağındaki, solundaki, altındaki, üstündeki komşularla değişik vesileleri değerlendirerek münasebete geçmesi, mesela bazı özel günleri fırsat bilerek hediyelerle onları sevindirmesi ve ziyarette bulunması çok önemlidir. Zira bu vesileyle inanan gönüller, komşularının gönüllerini fethetme, Müslümanlığa karşı olumsuz duyguları izale etme ve onlara kendi değerlerini tanıtma imkânına kavuşacaktır. Zannediyorum meseleye bu açıdan bakıldığında, komşuluk hakkının, sadece maddî; yardımda bulunma gibi dar bir dairede ele alınmaması gerektiği daha iyi anlaşılır.