22 Mayıs 2015 Cuma

Bu yol uzundur, derin sular var

Enbiya-i izâm ve onların yolunu takip eden bu büyük zatlar, irşat ve tebliğ vazifesini hayatlarının gayesi bilmiş, duygu ve düşüncelerini hep o iş etrafında örgülemiş, gözlerinin içine başka hayallerin girmesine asla müsaade etmemiş, hep doğru düşünmüş, doğru karar vermiş ve doğru hareket etmişlerse, o zaman, zılliyet planında onların takipçileri olan günümüz mürşitlerinin de, mefkûrelerine hep sâdık kalmaları, yüzlerine gülen dünyanın cazibedar güzellikleri karşısında asla yol ve yön değiştirmemeleri gerekir.

Aksi takdirde dine hizmet şerefiyle serfiraz kılınan bir fert, asıl vazifesini unutup dünyanın cazibedar güzellikleri peşinden koşarsa, maksadının aksiyle tokat yer ve hayatını fiyaskolar fasit dairesi içinde sürdürür durur.

Meselâ günümüzde, vira bismillah deyip ilim ve irfan hayatımız adına okul, üniversite, hazırlık kursu ve kültür lokalleri açan, dünyanın dört bir yanına hicret ederek bu işin rehberliğini yapan insanlar, Allah’ın rızası ve Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) teveccühünü kazanmayı bir tarafa bırakıp, kendilerince başka dünyevî; işlerin peşinde olurlarsa, peşinden koştukları o işlerde başarısız olur, künde künde üstüne devrilebilirler.

Evet, bidayette çok yüksek ideallere talip ve dilbeste olan bu insanlar, bunu bırakır, çok küçük şeylere tenezzül eder, dünyevî; bir kısım projelere girerlerse, ahiret projelerindeki vazife ve işlerini karıştırırlar. Böyle olunca da, Cenâb-ı Hak, peygamberlik mesleği olan irşat ve tebliğ vazifesini, bu büyük manevî; nimeti onların elinden alacağı gibi, dünyevî; işlerinde de onları muvaffak kılmaz. Hatta bir kısım başarılar söz konusu olursa, bunu bir mekr-i İlâhî; bilmeli ve bu ağır günahın cezasının öteye havale edildiği düşünülmelidir.

Konumunun Hakkını Ver

Elbette ki inanan insanlar içinde de ticaretle uğraşan, çalışıp çabalayan, para kazanan, maddî; imkân ve servetlere sahip bulunan insanlar olacaktır. Fakat kader-i İlâhî; tarafından bir insan bir yere sevk olunmuş ve sevk olunduğu o konum bir nefer misali kendine ait hiçbir şeyi düşünmeksizin sırf millet hesabına çalışıp çabalamayı gerektiren bir makamsa, insanın bu mazhariyetin farkında olup ona göre hareket etmesi gerekir.

Evet, kâhir bir kudret tarafından bir vazife taksimi yapılmış ve buna göre herkese bir yer düşmüştür. Bazıları ticaretle uğraşıp sanayi ile iştigal ederken, bazıları da bir yerde memur olup öğretmenlik, rehberlik veya idarecilik yapmaktadır. İşte öyle vazifeler, öyle konumlar vardır ki, o vazife tam bir adanmışlık içinde, irşat, tebliğ ve temsil dışında başka hiçbir şey düşünmemeyi gerektirir. Dolayısıyla herkes bulunduğu yerin hakkını vermeye, bulunduğu o konumda rantabl olmaya çalışmalıdır.

Meselâ, idareci, rehber, öğretmen konumunda bulunan bir insanın omuzları üzerinde, okumada farklı yöntemler geliştirme, farklı terkip ve tahlillere ulaşma, konuları daha renkli ve daha farklı formatlarla sunma ve böylece kalp ve zihinleri aydınlatma gibi önemli bir vazife bulunuyorken, bütün bunları bırakıp dünyevî; bir kısım emeller peşinde koşması; koşup kalp ve zihin dağınıklığına düşmesi ne ölçüde doğrudur; sizlerin iz’an, insaf ve vicdanlarınıza havale ediyorum. Bu açıdan, Allah bazılarını bu istikamete sevk etmişse, o talihliler, artık hedefe kilitli bir hâlde, başka hiçbir arayışa girmeden, sağa-sola bakmadan, herhangi bir inhiraf yaşamadan yollarına devam etmesini bilmelidirler. Eğer onlar bu mevzuda hedef ve gayelerinden sapmaz, safvet ve samimiyet içinde sa’y u gayretlerini devam ettirirlerse, Cenâb-ı Hak da onlara ekstra lütuflarda bulunur ve onlara çok önemli hizmetler, o hizmetlerde çok önemli muvaffakiyetler nasip eder.

O, Yarı Yolda Bırakmaz

Meselâ sizin hakkınızda bir camide müezzinlik veya vaizlik yapacağınıza dair bir takdir vardır. Siz bu imkân ve fırsatı değerlendirir, söylediğiniz her şeyi kalbinizin sesi olarak söyler, duygularınızı, kalbinize bir mızrap vuruyor gibi seslendirir, dilinizden dökülen her kelimenin gönlünüzün sesi olmasına dikkat edersiniz. Allah’ı duyurma, O’nun gönüllerde iz bırakması ve heyecan uyarması mevzuunda ölesiye bir gayret sarf edersiniz. Kendinizi anlatmaz, kendiniz adına milletin takdirlerinden bir şey kotarmaya uğraşmazsınız, Cenâb-ı Hak da ekstra istidatlar bahşedip mevcut kabiliyetinizin çok üstünde size muvaffakiyetler ihsan eder. İsterseniz Alvar İmamı’nın şu ifadelerine bir de bu açıdan bakabilirsiniz:

Sen Mevlâ’yı seven de

Mevlâ seni sevmez mi?

Rızasına iven de

Hak rızasın vermez mi?

Sen Hakk’ın kapısında

Canlar feda eylesen

Emrince hizmet etsen

Allah ecrin vermez mi?

Sular gibi çağlasan

Eyyub gibi ağlasan

Ciğergâhı dağlasan

Ahvalini sormaz mı?

Bu açıdan, kabiliyetleriniz ne seviyede olursa olsun, siz hakka dilbeste olunca, Allah da (celle celâluhu) sizi yarı yolda bırakmaz ve sizi yüz üstü terk etmez. O zaman gelin, kabiliyet ve istidatlarımızı Allah’ın rızasını kazanma ve nâm-ı celî;l-i sübhanisini insanlığa duyurma istikametinde santimini zayi etmeksizin kullanalım; kullanalım ki, Cenâb-ı Hak da istidat ve kabiliyetlerimizi olduğunun üstünde inkişaf ettirip azları çok, birleri bin etsin. Âmin!

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Kazanma kuşağında kaybedenler

Ebû Leheb aslında çok kötü bir insan değildi. Genel yapısı itibarıyla şefkat ve mülayemet sahibi bir insandı.

Ancak gururlu ve kibirli bir kişi olduğundan pohpohlanınca kendisine pek çok kötü şey yaptırılabiliyordu. Mesela ona: “Sen Abduluzza’sın, Beni Ümeyye kabilesiyle akrabalığın var. Haşimilerle Beni Ümeyye’nin iltika noktasını teşkil ediyorsun. Geniş bir oymağın başında bulunuyorsun. Sen şöyle adamsın, böyle adamsın…” diyor ve bu tür sözlerle onu hep oyuna getiriyorlardı. Onun bu tür pohpohlamalara kanıp Mekke’de pek çok kötülük yaptığını biliyoruz. Fakat Ebû Leheb Bedir’e iştirak etmemişti. Korktuğundan dolayı mı savaştan geri durmuştu? Zannetmiyorum. Kanaatimce onu Bedir’e gitmekten alıkoyan husus, yeğenine karşı bizzat savaşmak istememesiydi. Bedir Savaşı’nı takip eden günlerde ise ölüm hakikatiyle karşı karşıya kalmıştı. Ümmü’l-Fadl Validemiz’in bir kemik parçasıyla kafasına vurduğu ve aldığı bu darbe neticesinde ölüp gittiği rivayet edilir. Ölümü, hakikaten başına aldığı bir darbe sonucunda beyin kanaması geçirmesinin bir neticesi miydi yoksa Bedir’de kayınpederinin ve iki kayınbiraderinin ölmesi, müşriklerin büyük bir bozguna uğraması, onun da bu durum karşısında panikleyip derin bir korkuya kapılması ve işin içinden çıkamayıp bir çözüm yolu bulamaması neticesinde ciddi bir anguaz yaşaması mıydı, bilemiyoruz.

Ancak neticede o, âlemleri aydınlatan bir ışık kaynağının yanı başında bulunduğu hâlde, böyle acı bir sonla hayatını noktalamıştır. Onun bu hazin âkıbetinden şu neticeyi çıkarabiliriz: Demek ki, kayıp gitme ile kaymayıp yerinde kalma arasında çok ince bir perde vardır. Bu sebeple, kayıp gidene “Niçin kayıp gitti?”, yerinde kalana ise “Nasıl yerinde kaldı?” diye hayretle bakılmalıdır. Çünkü yerinde sabitkadem kalma âciz insanoğlunun elinde olmadığı gibi, kayıp gitme de onun elinde değildir. Görüldüğü üzere insan, yanlış bir bakış açısı ve mülâhazalardaki az bir inhirafla dengeyi koruyamayabiliyor; koruyamıyor ve hafizanallah gümbür gümbür devrilip gidiyor.

Kalplerimizi Saptırma Allah’ım!

Bu noktada A’râf Sûresi’ndeki bir âyet-i kerimede kendisinden bahsedildiği rivayet edilen Bel’am b. Baura adlı şahsın feci âkıbetini hatırlayabiliriz. Söz konusu âyet-i kerimede meâlen Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Onlara, kendisine âyetlerimizi verip duyurduğumuz densizin kıssasını da anlat; anlat ki o, sahip olduğu bilgisine rağmen, sıyrılıp (tekvî;nî; veya tenzî;lî;) âyetleri (idrak çerçevesinin) dışına çıktı. Derken şeytan onu kendine uydurup kendine benzetti; o da onun arkasına takıldı ve azgınlardan biri oldu.” Rivayetlere göre bu kişi, kurb-i ilâhiye giden yollar hakkında malumat sahibiydi ve ism-i azamı biliyordu. Fakat işte bu konumdaki bir insan bir yerde devrilip gitmiştir. Bundan dolayı Sahib-i Şeriat: “Ey bizim kerî;m Rabb’imiz, bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan vehhab Sensin Sen!” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/9) duasını dilinden hiç düşürmemiştir. Zira akıbet endişesi taşımayanların akıbetinden endişe edilir. Evet, “Ben de kayabilirim!” endişesini taşımayan bir kimse –hafizanallah– her an kayıp gidecek tehlikeli bir zeminde bulunuyor demektir. Çünkü görüldüğü üzere Ebû Le-heb’in düştüğü yerde Hz. Hamza, Hz. Abbas sürpriz bir kurtuluşla sıçrayıp felaha ermişlerdir. Baktığımızda aynı aile fertlerinden birisi Efendimiz’in yanında yer alırken diğeri onun karşısında saf tutmuştur. O zaman anlıyoruz ki, küfürle iman arasında çok ince, kıl gibi bir mesafe vardır. İnsan âdeta burada ipin üzerinde geziyor gibidir. Bundan dolayı insan, meyelan-ı şerrin kökünü kesip meyelan-ı hayra kuvvet vermek için sürekli dua etmeli, Allah’a sığınıp istiğfarı dilinden hiç düşürmemelidir. Cenâb-ı Hak hepimizi düşmekten, kayıp gitmekten muhafaza buyursun!

8 Mayıs 2015 Cuma

Mazeretler arkasına sığınmayan altın nesil

Soru: Müslümanlığı hakkıyla yaşayamayışımızda “Ne yapalım ki hak ve hakikatle geç tanıştık, kötü bir atmosferde neşet ettik.” türünden mazeretlerin bir haklılık payı var mıdır?

Cevap: Hususiyle şuuraltı müktesebatının oluştuğu zaman diliminde yetişme şartları çok önemlidir. Bu dönemle alâkalı kesin bir yaş sınırı belirlemek mümkün olmasa da genelde “sıfır-beş” veya “sıfır-yedi” yaş aralığı olarak ifade edilmektedir. Ancak onun izafî; olarak on beş yaşına kadar devam ettiği de söylenebilir. İşte insan bu dönemde, gördüğü, duyduğu, hissettiği her şeyden; etrafında cereyan eden hâdiselerin hemen hepsinden ciddi manada tesir altında kalır, belli bir anlayışa sahip olur ve o istikamette bir şahsiyet kazanır. Dolayısıyla dinî; hayatın gerçek derinliğiyle yaşanmadığı; çirkin ve yanlış davranışların yadırganıp olumsuz davranışlara karşı içten içe bir tiksinti, bir geri durup kaçınma duygusunun bulunmadığı; imrenilecek amellere karşı da ciddi bir imrendirmenin yapılmayıp salih amellere karşı iştihaların kabartılmadığı ve bütün bunları hayatlarına hayat kılıp hüsn-ü misal teşkil edecek âbide şahsiyetlerin olmadığı bir ortamda neşet eden kimseler bir yönüyle bu mazeretlerinde haklı sayılabilirler.

Fakat asla unutulmamalı ki, hakiki bir mü’min, Kur’an ve Sünnet’in beyan buyurduğu ve selef-i salihî;nin hâlisane temsilleriyle ortaya koydukları ideal hayat tarzını araştırır, bulur, öğrenir; öğrenir ve içinde bulunduğu ortamla, yaşamış olduğu hayat tarzıyla mukayesesini yapıp kendi durumunu sorgular. Yani mü’min, yemede, içmede, yatmada, kalkmada, Müslümanların derdiyle derdmend olmada; hâsılı hayatın her anı ve her safhasında Kur’an ve Sünnet yolunu araştırmak, selef-i salihî;n çizgisini yakalamakla kendini mükellef bilmelidir. Bu gayeye hizmet etmesi yönüyle selef-i salihî;nin hayatlarının anlatıldığı tabakat kitapları çok önemlidir. O büyük zatların hakiki Müslümanlığı nasıl ve hangi çerçevede yaşadıklarını öğrenip anlamaya, anlayıp benliğimize mal etmeye çalışmalıyız. Bu istikamette atalarımız ve seleflerimiz olan Osmanlı’nın da bizim için çok önemli bir kaynak olduğu unutulmamalıdır.

Sahabiler, İradelerinin Hakkını Vermişti

Sahabe-i kiram efendilerimiz her türlü kötülük ve çirkinliğin hükümferma olduğu, insanların gırtlaklarına kadar fısk u fücura gömüldüğü bir dönemde neşet etmişlerdi. Şu an huzurunuzda o dönemin levsiyatını dile getirerek zihinleri bulandırmak istemiyorum. Ancak o altın neslin, nasıl kapkaranlık bir atmosferden sıyrılıp apaydınlık bir ufka ulaştıklarını anlama adına, müsaadenizle bir-iki hususu hatırlatayım. O karanlık devirde ahlâksızlık, cemiyeti öyle sarmıştı ki bazı evlerin kapılarına bayraklar asılıyor, oralarda bohemce bir hayat yaşanıyor ve bu durum normal karşılanıyordu. Toplum bünyesinde nesebi karışmış, babasının kim olduğu bilinmeyen bir hayli insan vardı. İffet öylesine ayaklar altına alınmıştı ki, bazı insanlar üryan bir şekilde Kâbe’yi tavaf edebiliyorlardı. İçki ve kumar hiç de ayıp sayılan şeyler değildi. Yalan, aldatma ve hile; marifet ve akıllılık sayılıyordu. Sözün özü, bütün insanî; değerler tersyüz edilmiş, faziletler ayıp; ayıp ve kusurlar ise birer fazilet gibi itibar görmeye başlamıştı. İşte böyle bir toplum içinde neşet eden o insanlar, Allah Resûlü’nün (aleyhissalâtü vesselâm) insanlığa sunduğu güzellikleri gördüklerinde hemen o ışık kaynağının etrafında kümelenmiş ve bütün o çirkinlikleri, pislikleri ellerinin tersiyle iterek akılları talim, nefisleri tezkiye, kalpleri tasfiye eden birer medeniyet muallimi hâline gelmişlerdir.

Demek ki onlar, “Ne yapalım, içinde yaşadığımız toplumun hâli buydu!” diyerek mazeret üretme gibi bir yanlışlığın içine girmemiş; girmemiş ve iradelerinin hakkını vererek cahiliye bataklıklarını birer Asr-ı Saadet gülistanına çevirmesini bilmişlerdir. O zaman bizim de, “Ne yapalım, hayata uyandığımızda kendimizi bir levsiyat bataklığı içinde bulduk. Ahlâksızlık, çarşı-pazar, ev-sokak her tarafta kol geziyordu. Anne-babamız da ümmiydi. Bizi dinimizden soğutmuşlardı. İslamî; terbiye alamadığımızdan biz de din ve diyanet adına birer terbiyezede olarak yetiştik.” deyip başkalarına atf-ı cürümde bulunma, eksik ve kusurlarımızı başkalarına fatura etme ve bu suretle işin içinden sıyrılmaya çalışma gibi bir yanlışlığın içinde olmamamız gerekir.

Kabir Kapısı Kapanmıyor

Hz. Pir, Sözler’de bu hakikati ne güzel ifade eder. Hatırlayacağınız üzere Ondördüncü Söz’ün hâtimesinde o, şöyle der:

“Ey nefsim! Deme, “Zaman değişmiş, asır başkalaşmış. Herkes dünyaya dalmış, hayata perestiş eder, derd-i maişetle sarhoştur.” Çünkü ölüm değişmiyor. Firak, bekaya kalb olup başkalaşmıyor. Acz-i beşerî;, fakr-ı insanî; değişmiyor, ziyadeleşiyor. Beşer yolculuğu kesilmiyor, sür’at peydâ ediyor.

Hem deme, “Ben de herkes gibiyim.” Çünkü herkes sana kabir kapısına kadar arkadaşlık eder. Herkesle musibette beraber olmak demek olan teselli ise kabrin öbür tarafında pek esassızdır.”

Evet, “zaman değişmiş, asır başkalaşmış” gibi bahaneler insanın kendi kendini aldatmasından başka bir şey değildir. Hem böyle bir aldanış –Allah korusun– ebedî; bir hüsrana sebebiyet verebilir.

1 Mayıs 2015 Cuma

Sevgiyle giderseniz kalıcı olursunuz

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir beldeyi teşrif buyurduğu esnada, “Allah’ım, bu beldenin bolluğuyla bizi rızıklandır. Veba gibi hastalıklarından bizi koru. Bizi bu beldenin halkına, bu beldenin salihlerini de bize sevdir. Allah’ım, burayı bizim için bereketli eyle.” şeklinde dua ediyordu.

Efendiler Efendisi (aleyhissalâtü vesselâm) insanların gönüllerini kazanabilmek, oralara sevgi tohumları ekebilmek için hem gerekli sebeplere müracaat etmiş, meselâ onlarla hep diyalog hâlinde bulunmuş, münasebetlerin kesilme noktasına gelmemesi için perdeyi yırtmamış hem de kavlî; dualarıyla, muhataplarının gönüllerinde sevgi yaratması için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmıştır. Allah da o en sevdiği kulunu hiçbir zaman huzurundan boş çevirmemiş, hususî; atiyyeleriyle sevindirmiş, göklerde ve yerde O’nun için sevgi vaz’etmiştir. Hatta bir manada sevgi, varlığın çehresine Muhammed (aleyhissalâtü vesselâm) aynasından yansımıştır.

Evet, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakıldığında, fem-i güher-i nebevî;den dökülen bu duanın dergâh-ı ilâhî;de kabul edildiğine şahit olursunuz. Meselâ, Mekke-i Mükerreme’den Medine-i Münevvere’ye hicret buyurduklarında Medine halkı, O Habî;b-i Kibriya’yı çok sevmiştir. İçten içe bütün bütün dejenere olmuş bir kısım münafıklar ve İslâm düşmanlığıyla gözü dönmüş bazı kâfirler istisna edilecek olursa, Medine’de Resûlullah’a gösterilen sevginin büyüklüğü ortadadır. Evs ve Hazreç kabileleri de dâhil olmak üzere Medine halkı Efendimiz’in orayı teşriflerinden çok kısa bir zaman sonra O’nun etrafında âdeta pervane gibi dönmeye başlamışlardır. Aslında O Nebiler Serveri her nereye şeref-kudüm buyurmuşsa orada hüsnükabul görmüştür. Aynı şekilde Efendimiz de Medine’yi çok sevmiştir. Konuya, ümmetine emanet etmiş olduğu nurlu mesaj perspektifinden bakılacak olursa, Altın Çağ’dan bugüne hüsnükabul görmeye devam ettiği apaçık ortadadır.

Kâinatın İftihar Tablosu, şereflendirdiği beldelerde böyle hüsnükabul gördüğü gibi, O’nun has temsilcileri de, derecesine göre gittikleri yerlerde hep sevgi, saygı ve kabul görmüşlerdir. Meselâ irşad niyetiyle Yemen’e giden Hazreti Ali’nin (radıyallâhu anh) etrafında çok kısa bir zaman diliminde binlerce insan toplanarak halkalar oluşturmuşlardır. Onlar Hazreti Ali’yi sevmiş, Hazreti Ali de onları sevmiştir. Zaten Hazreti Ali (radıyallâhu anh) sadece harp meydanlarının kahramanı değil aynı zamanda mana âleminin de bir sultanıdır. Böyle zülcenaheyn olması yönüyle de o, Peygamber Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehiyyât ve etemmütteslimât) en hakiki vârislerinden birisidir. Ona duyulan sevginin neticesindedir ki, Ebû Musa el-Eş’arî; ve Abdullah ibn Cerî;r el-Becelî; gibi (radıyallâhu anhüm ecmaî;n) çok kıymetli Müslümanlar samimi olarak İslâm’a bağlanmışlardır.

Bizi Bu Belde Halkına Sevdir Allah’ım!

Diyalog adına, inancınızdan kaynaklanan güzellikleri, gittiğiniz yerlerdeki insanların sinelerine boşaltma hesabına hadis-i şerifte zikredilen sevginin ne kadar ehemmiyetli olduğu âşikârdır. İslâm tarihine bakıldığında Müslümanların, gönülleri kazanmak niyetiyle gittikleri yerlerde kalıcı olabildiklerini görürüz. Meselâ, Asya, Balkanlar, Küçük Asya dediğimiz Anadolu, Afrika’nın bazı yerleri hep böyledir. Müslümanlar gittikleri bu beldelerin ahalisini sevmiş, onlar da Müslümanlara karşı hep muhabbetle yaklaşmış ve zamanla İslâm’ın güzellikleri içerisinde eriyip gitmişlerdir. Yine bunu da Efendimiz’in (aleyhissalâtü vesselâm) genel tavrının bir neticesi olarak görmek gerekir. Yani siyeri, felsefesiyle iyi anlayan sonraki Müslümanlar gerçek fethin ancak gönüllerin fethiyle olabileceğini kavramış ve hareketlerini bu mülâhaza üzerine bina etmişlerdir.

Bugün de arkadaşlarımız, tarihte eşine ender rastlanacak bir şekilde dünyanın birbirinden çok farklı beldelerine hicret etmekte, gidiş maksatlarına muvafık olarak da o beldelerde pek çok kesimden değişik insanlarla muhatap olmaktadırlar. Yukarıda da arz edilmeye çalışıldığı gibi önce fiilî; duayı yerine getirmek gerekecektir. Bu da o yörelerdeki farklı kültür ortamlarını, değişik hissiyatları hesaba katarak hazırlıklı gitmek suretiyle olur. Nelere, ne kadar değer atfettiklerini bilmeden ve –en azından başlangıçta– ona göre bir duruş sergilemeden o beldelerin halkıyla diyalog kurmanız imkânsız sayılır. Gerçi umumi manada insana insan olmasından dolayı gösterilmesi gereken saygıyı ortaya koyduğunuzda hemen her yerde gönüllerden vize alabilir, hemen her yere adım atabilirsiniz. Ne var ki, adım attığınız yerde kalıcı olmayı istiyorsanız, o insanları iyi tanımak ve ona göre iyi bir duruş sergilemek mecburiyetindesiniz.

Zâhirî; esbap açısından yapılması gerekli olan da budur. Bununla beraber bizim, doğru hareket etmek, yanlış yapmamak, gittiğimiz beldenin halkını sevmek ve onlar tarafından sevilmek için Cenâb-ı Hakk’a el açıp yalvarmamız da bu hususta duanın kavlî; olanıdır. Biz de Resûl-i Ekrem Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) yaptıkları duayı tekrarlar ve “Allah’ım, o belde halkının salihlerini bize, bizi de onlara sevdir.” deriz.