26 Eylül 2015 Cumartesi

Kurban Bayramı mülâhazaları

Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmail'den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbî;lik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir.

Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.

Kurban Bayramı'nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir, inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mî;na yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hak karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu eda ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

İşte kitap bu!

İmana mazhariyetin, Hakk'a kulluğun, kullukta şuurun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden, yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. Derken ruhlarımıza gelip vasıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inayet kanatlı dualar, münacatlar, sızlanışlar, âdeta tabiatlarımızı aşan semâvî; bir mana, bir hâl ve bir tesire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkân daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye lâyık birer kıymet alır; alır da, ruhani zevklerle coşmuş vicdanlar “lûtfunu artır Allah'ım!” der daha da mest olmak isterler.

Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve ruhani hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedî;leştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın İlâhî; vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevî;leştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî; vaadlere doğru akarız.

Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.

Daha mükemmeli olamaz!

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî; ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neşe kesilir ve kendimizi havâî; fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin tesiriyle içten içe mumlar gibi eririz.. Bazen de bunları o kadar tabiî;, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, “böylesinden daha mükemmeli olamaz” der kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur'an'lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tûfan halini alır.

Husûsiyle hacc esnasında hemen her yerin umûmî; lisanı ve umûmî; şî;vesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî; sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalplerimiz de İlâhî; rıdvân avında olarak...

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî; hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalp ve ruhun ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur; vicdanın bir köşesinde muhafaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o hararet, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes!

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah'a teslimiyeti ve O'na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir.

Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-yı ümmet ile sabittir. Kur'an-ı Kerî;m'in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, İbn Mâce'de ve Müsned'de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri delillerden hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır.

Hâbil ile Kâbil'in Kurbanları

Kur'an-ı Kerim, Mâide Sûresi'nin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Âdem'in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenab-ı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine, ‘Seni öldüreceğim.' dedi. O da, ‘Allah, ancak muttakilerden kabul buyurur.' dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabb'i Allah'tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın.' Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur'an-ı Kerî;m'de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Âdem'in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de geçmiş kitaplarda isimlerinin Hâbil ve Kâbil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kâbil, kardeşi Hâbil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur'an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî; eserlerde geçtiği üzere Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, Kâbil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

İbadetlerin Manası

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa Allah'a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tespit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibadet maksadıyla ve usulüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konulmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî; deyimiyle, taabbudî; alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî; olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağı görüşündedirler. Evet, ibadetler “taabbudî;”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O'nun istediği zamanda, O'nun gösterdiği şekilde ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer.. Kur'an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî; emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü o ibadetlerin teşrî;i doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah'ın emretmesi veya nehyetmesidir.

12 Eylül 2015 Cumartesi

İnsan, kendi kendine zulmeder

Kur'an-ı Kerim'de, yaklaşık iki sayfada, açıktan açığa Karun'un isyanı ve ona verilen ceza anlatılır.

Bu ayet-i kerimelerde, o talihsizin, hazineleri ile ortaya çıkarak halka karşı çalım satması, caka yapması ve onun bu çalım ve cakalarına bazılarının imrenerek ona verilenlerin kendilerine de verilmesini temenni etmeleri dile getirilir. İşte yerin üstünde âdeta hindiler gibi kabara kabara dolaşan Karun'a verilen cezanın da, suçuna uygun olarak yerin dibine batırılma şeklinde tecellî; ettiğini görüyoruz. Hz. Pî;r'in ifade ettiği gibi tevazu, insanı yukarılara çıkarırken, tekebbür ve büyüklenme ise onu yerin dibine batırmaktadır.

Âyetin sonunda ise fezleke olarak şöyle buyrulur: “Onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.” Zulmetme; haddini bilmeme, hak, hukuk, sınır tanımama, küstahlıkta bulunma ve hakka karşı meydan okuma demektir.

Ankebût sûre-i celî;lesinde, peygamberlerine karşı küstahlık yapan, haddini aşan, taşkınlıkta bulunan kavimler anlatılmış, başlarına gelen belalar zikredilmiştir. Ayet-i kerimenin sonunda ise, Cenâb-ı Hakk'ın –hâşâ– onlara zulmetmediği, onların ancak müstahak oldukları cezaya çarptırıldıkları ve aslında onların, yaptıkları zülüm ve işledikleri azim günahlarla, kendi kendilerine zulmedip bunu kendi kendilerine reva gördükleri ifade edilmektedir.

Günahları Faş Etmemek Asıldır

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde; “Bütün insanlar hata işleyebilirler. Ancak hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe ile yeniden Allah'a dönenlerdir.” (Tirmizî;) buyurmuşlardır. Evet, insan hata ve günah işleyebilir. Ancak işlenen günahı setretmek ve kimseye faş etmemek esastır. Çünkü Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Buhari'de geçen bir hadis-i şerifte; “Günahı alenî; işleyenlerin dışında ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır.” buyurmuşlar; daha sonra da kişinin geceleyin işlediği ve Allah'ın da affettiği bir günahı sabah olunca başkalarına anlatmasını alenî; günah işlemenin bir çeşidi olarak saymışlardır. Böylece o kişi, Allah'ın örttüğü bir hatayı kendisi açmış, günahını halkın içinde anlatıp insanları o günaha şahit tutmakla, bir manada kendi elini kolunu bağlamıştır. Bunun neticesinde ise, o davranış, ahirette kendi aleyhine değerlendirilecek bir husus olarak karşısına çıkacaktır.

Bu sebeple diyoruz ki, evet, herkes düşebilir. Ancak düştükten sonra yeniden Allah'a teveccüh edip O'na dönmek yerine, kalkıp günahını başkalarına anlatmak, günah kabahatine daha büyük bir kabahat eklemek demektir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Settaru'l-Uyûb'dur. Sadece O'na sığınmak ve: “Ey Settar u Gaffâr olan Allah'ım! Günahlarımızı bütünüyle yarlıga! Ayıplarımızı da bütünüyle setreyle!” diyerek Settar ve Gaffar ism-i mübarekleriyle O'na iltica edip el açmak ve O'na yalvarıp yakarmak gerekir.

Günahına Göre Tevbe Et!

Günahın çeşidine göre tevbe edilmesi mevzuu da, hakikaten üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur. Çünkü tevbe, mücerred bir pişmanlık duygusu olmadığı gibi sadece dille ifade edilen bir af talebi demek de değildir. Elbette ki, gönülden nedamet ve el açıp istiğfarda bulunmak tevbe adına çok önemlidir. Ancak, sahih bir tevbe için, aynı zamanda, ne tür bir günah işlenmişse, onun bir daha tekerrür etmemesi adına, fevt ve ihmal edilen şeylerin telafi edilmesi, o günahın yaptığı tahribatın giderilmeye çalışılması ve yeniden o günahı netice verebilecek hususlara karşı sağlam ve kararlı bir duruş ortaya konulması gerekir. Meselâ, bu coğrafyanın insanı, bir dönem, kendini gaflete salıp uyanık davranmadığından ötürü, yabancı duygu ve düşünceler tarafından ele geçirilmiş ve kuşatma altına alınmışsa, böyle bir gaflet günahının tevbesi, bir perşembe akşamında, merasim şeklinde dile getirilen istiğfar cümleleriyle gerçekleştirilemez. Bir bakın Allah aşkına, bugün milletimiz ve İslâm dünyasının üzerinde kaç çeşit vesayet var! Ekonomik vesayet, kültürel vesayet, üstü örtülü siyasî; vesayet ve daha nice vesayet. Eğer bu çeşit çeşit vesayetler, bizim, şahsî; çıkar ve menfaat peşinde koşmamız, egoistçe tavır ve davranışlar içine girmemiz, enaniyet ve benlik duygusuyla iftiraklara sebebiyet vermemiz… gibi azim günahların bir neticesi ise, o zaman yapmamız gereken vahdet-i ruhiyeyi temin için benlik ve enaniyetimizi ayaklar altına almak, şahsî; menfaatlerimizi düşünmeyi bir kenara bırakıp milletimizi ve onun ikbal ve geleceğini düşünmek olmalıdır.

Evet, inanan insanlar olarak bu şekilde çeşit çeşit vesayet altında bulunmak öyle bir cinayet ve öyle bir günahtır ki, işlenen bu günahın vebalinden kurtulmak için “onurum, gururum” demeden, enaniyetimizi ayaklar altına almamız; alıp vifak ve ittifak adına ölesiye bir gayret sergilememiz gerekir. İşte bu duygu ve düşünceyle, muzdarip ve içten bir edayla, dilimizle de, “Allah'ım, ne olur, bahtına düştük. Bizi affeyle ve bizi kendimize getir. İhmal ettiğimiz sahalardaki boşlukları doldurmak için bize güç, kuvvet, irade ver; fırsat ve imkân lütfeyle!..” diye yalvarıp yakarmalıyız.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Kara sevdalı hicret nesli

Ben, hasret hislerine takılmadan, sinelerindeki vatan sevgisini hizmet aşk u şevkiyle bastırarak sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına açılan o karasevdalıları hatırımdan hiç çıkarmadığımı ifade etmeliyim.

Ellerimi hemen her kaldırdığımda dualarımda onları zikretmeye çalışıyor, Cenâb-ı Hak'tan onları hususî; inayet ve sıyanet seralarına almasını niyaz ediyorum.

Mesela, arkadaşlarınız kalkmış Afrika'ya kadar gitmişler. Şuuraltı müktesebatın getirdiği bazı önyargıları, ihtimal verilemeyecek kadar kısa bir zaman içinde aşmış ve oradaki talebeleri kendi kardeşleri olarak bağırlarına basmışlar. Zannediyorum bu, hem Allah hem de insanlar nezdinde çok büyük önem arz eder. Çoğunu şahsen tanımadığım, eskiden tanıdığım birkaç tanesi varsa onları da ancak koordinatlarla hatırlayabildiğim o arkadaşları, değişik vesilelerle, nur akıttıkları o olukların önünde görünce gözüm ve gönlüm takdir hisleriyle doluyor ve bir yâd-ı cemil olarak dualarımda hep yâd etmeye çalışıyorum. Bütün bunları birden mülâhazaya alınca öyle inanıyorum ki, onların say ü gayretlerinden hâsıl olan sevabı dünyada tartacak bir kantar yoktur; onu ancak ahirette Allah'ın mizanı tartar. Sadece Afrika'ya değil, dünyanın değişik yerlerine giden diğer arkadaşlarınıza da siz bu nazarla bakabilirsiniz. Cenâb-ı Hak, bizleri ve o arkadaşlarımızı ihlâs ve samimiyetten ayırmasın. Hakkımızdaki hüsnüzanlara lâyık eylesin.

Güzellikleri Herkese Ulaştırmalıyız

Bunun gibi, nasıl ferden ferda bende, başkalarında o arkadaşlarımızdan gelen güzel haberler ciddi bir heyecana vesile oluyor, içimizi ferahlatıyor, serinletiyorsa umumun ihtiyacını da nazar-ı itibara alarak o güzellikleri geniş kitlelere ulaştırmakta büyük fayda olduğu kanaatindeyim. Toplumumuzun bu tür bir motivasyon ve rehabilitasyona aç ve muhtaç olduğu âşikârdır. Hep kötülük düşünen, kötülük plânlayan, kötülükle oturup kalkan insanların sebebiyet verdiği kasvetli havadan ve anguazlardan, sıkıntılı ruh hâllerinden sıyrılabilmek için heyecanlarımızı tetikleyecek, ümitlerimize fer verecek haberleri duymaya ya da görmeye hepimizin ihtiyacı var. Yoksa bir taraftan kirli plan ve kirli teşebbüslerin meydana getirdiği kasvetli ve negatif atmosfer karşısında karamsarlığa kapılıp ümitsizliğe düşme; diğer taraftan kendimizi rahat ve rehavete salma, ülfet ve ünsiyetle heyecanlarımızı yitirme ve birer heyecan yorgunu hâline gelme hepimiz için mukadder sayılır.

Hafizanallah, bir kere hayatın geçici ve câzibedar güzellikleri, rahat ve refah içinde yaşama arzusu bizi çekip –Erzurumluların tabiriyle– “gırgap” ederse çoğumuz kendimizi düşünür hâle gelir, nasıl daha rahat yaşarım endişesine kapılır ve kabrin ötesinde bize faydası olmayan daha başka dünyevî;liklere yelken açarız. Hayır, muvakkat hayat böyle beyhude tüketilmemeli, onunla ebedî; hayatın planı, projesi yapılmalı, blokajı atılmalıdır. Allah, ömür ve imkân verdikçe de o temelin üzerine bir şeyler inşa etmenin yolları aranmalıdır.

Ayrıca insana, insan olduğundan dolayı alâka duymak, elden geldiğince onun hüzün ve sevinçlerini paylaşmak ve belki de en önemlisi onun akıbetini, ahiretini düşünmek bir insanlık borcudur. Çünkü insan, Hakk'ın fevkalâde donanımla yaratıp yücelere namzet kıldığı üstün bir varlıktır. Zaman zaman değişik sürçmeler yaşasa da, toprağını bulmuş tohum gibi, uygun bir atmosferle karşılaştığında tekrar niçin yaratıldığı ve neye namzet olduğunu hatırlayacak ve o istikamette yürümeye çalışacaktır. Dolayısıyla ilgi ve teveccüh onun tabiî; hakkı sayılmalıdır. Hangimiz böyle bir alâkaya muhtaç olmadığımızı söyleyebilir ki!

İnananlar Birbirinin Dostudur

İnananlara gelince, Kur'ân'ın ifadesiyle onlar birbirinin velî;si yani dostudurlar. Dolayısıyla biri, diğeri olmadan, ona yaslanmadan uzun süre ayakta kalamaz. Yine Kur'ân-ı Kerim, bize dualarımızda diğer mü'minleri hatırlama edebini de talim buyurur. Bu edepledir ki biz sâir inananları hatta yerine göre diğer insanları da dualarımıza dâhil etmeye çalışırız. Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanlarında da mü'minler yekvücut bir ceset olarak tavsif edilmiştir. Onlar kurşundan yapılmış, malzemeleri birbirini takviye eden bir bina gibidirler. Bir vücudun herhangi bir azasındaki arızayı vücuttaki diğer azaların hissetmesi gibi, inananlardan birini üzen bir mesele de diğerlerini dilgir eder/etmelidir. Nitekim Allah Resûlü de (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim) buyurmak suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çekmiştir. Evet, mü'minlerin dertleriyle ilgilenme, insana hakiki insanlığı kazandıran çok üstün bir vasıftır.

Bu sebeple gerek yurtdışında gerekse yurtiçinde ülkemizin ve dinimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve nihayet dualarımızda sık sık onları zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Bu borca karşı durgun davranmak vefasızlığın; hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak'tan ihlâs, samimiyet, sıhhat, afiyet ve muvaffakiyet dilemek de vefanın gereğidir.