28 Kasım 2015 Cumartesi

Kur'an talebesi ve iki tehlike

Ebû Mûsâ (radıyallâhu anh) Hazretleri'nden rivayet edildiğine göre; Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Saçı–sakalı ağarmış Müslüman'a, Kur'an-ı Kerim'i usûlüne uygun olarak okuyan ve gulüv ve cefâdan uzak kalan (içindekiyle amel hususunda ölçüyü aşmayan ve ondan uzaklaşmayan) insana, bir de herkesin hakkını gözetmeye çalışan âdil idareciye ikram etmek, Allah Teâlâ'ya duyulan saygı ve ta'zimden ileri gelir.”

Hamele-i Kur'an

Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Müslüman yaşlıya ve herkesin hakkını gözeten idareciye ikramda bulunmaya teşvik etmenin yanı sıra, “hâmil-i Kur'an” olan insanları da aynı çizgide zikretmiş ve onların da hürmete lâyık kimseler olduklarını belirtmiştir. Hadis-i şerifte, Kur'an ile meşgul olan bir insanın hakiki “hâmil-i Kur'an” sayılması ve ikrama lâyık görülmesi için gulüv ve cefâdan uzak bulunması gerektiği ifade edilmiştir.

Söz Sultanı'nın (aleyhissalatü vesselam) betahsis gulüvde bulunan “gâlî;” ve cefa eden “câfî;”yi nazara vermesinde derin manalar aramak lazımdır. Zira “gulüv”, mübalağanın şiddetli derecesinin ismi olduğu gibi, herhangi bir mevzuda galeyâna gelmek, ayaklanmak, taşkınlık yapmak ve haddi aşmak demektir. Bu itibarla da, Kur'an-ı Kerim'e çok bağlı görünen ve onu baştan sona çok iyi ezberleyen bazı kimselerin dinin diğer delillerini yok saymalarından ve dolayısıyla bir kısım yorum hatalarından kaynaklanan aşırılık ve taşkınlıkları da gulüvdür. Bir yönüyle, her şeyi Kur'an'a bağlama ama onu yorumlarken haddi aşma; Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şerh, izah ve tefsirlerini nazar-ı itibara almama, Selef-i salihî;nin görüşlerine kıymet vermeme ve kuru nascılık gibi bir yolda yürüme de gulüvdür. Evet, ilk dönem itibarıyla Hâricî;ler, daha sonra Zâhirî;ler ve nihayet o cereyanların tâ günümüze kadar uzanan farklı kolları incelenecek olursa, Kur'an'ın gölgesinde ve ona bağlılık adı altında ortaya konan aşırılıkların pek çok misali görülecektir.

Kur'an-ı Kerim'e Karşı Cefâ

Cefâya gelince o, eziyet, işkence ve zulüm demektir; ayrıca, alâkasız kalmak, terk etmek ve unutmak manalarına gelmektedir. Bu itibarla, Kur'an'ı okumayan, okuyup da üzerinde düşünmeyen ya da okuyup düşündüğü halde onunla amel etmeyen kimse İlahî; Beyan'a cefâ ediyor demektir.

Bazıları, bir ömür boyu Allah'ın kelamına karşı bî;gâne yaşarlar; yaşar ve böylece Kur'an'a cefâ etmiş olurlar. Aslında, bir insan, iş-güç sahibi de olsa ve pek çok meşguliyeti de bulunsa, biraz gayret etmek ve az bir vakit ayırmak suretiyle Kur'an'ı bir ayda öğrenebilir. Heyhat ki, altmış-yetmiş yaşına ulaştığı halde, onlarca senenin sadece birkaç gününü Kelamullah'a ayırmayan ve ona yabancı olarak dünyadan çekip giden bir sürü inanan vardır. Hâlbuki bir mü'minin belli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen, hâlâ Kur'an okumasını bilmemesi ve hele öğrenme cehdi göstermemesi Müslümanlık adına ciddi bir ayıptır.

Bazıları da Kur'an'ı öğrenirler, hatta ezberlerler; fakat sonra Mushaf'ı kaldırıp evlerinin duvarına asar ve onu yalnızlığa, kimsesizliğe, garipliğe terk ederler. Belki sadece Ramazanlarda mukabele kasdıyla onu bir aylığına kılıfından çıkarırlar ama akabinde Kelamullah'ı yeniden bir dekor malzemesi gibi kullanmaya dururlar. Hatta bu uzun fasılalardan dolayı kimileri yüzünden okumayı, kimileri de hafızalarındaki sûreleri dahi unuturlar. Onlar da bu şekilde Kur'an'a cefâ etmiş sayılırlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüttehaya) Kur'an'dan bu denli uzak yaşayanlar hakkındaki şu tehditkâr beyanı ne kadar da ibretamizdir: “Her kim Kur'an-ı Kerim'i öğrenir ama mushafı bir köşeye atar, onunla ilgilenmez ve ona bakmazsa, Kur'an Kıyamet günü o insanın yakasına yapışır ve ‘Ya Rab! Bu kulun beni terk etti; benimle amel etmedi. Aramızda hükmü Sen ver.' der.”

Bu itibarla da, Kelâmullah'ın bir köşeye atılması, yalnızlığa terk edilmesi, sadece duvarların süsü yapılması ve yalnızca ölülere okunması revâ değildir. O, ölülerden önce diriler için kurtuluş vesilesidir. Onda ferdî; ve içtimâî; bütün hastalıklarımızın çaresi vardır. Onu böyle görüp böyle kabul etmemek başlı başına bir cefâdır.

Hâsılı; Kelam-ı İlâhî;'den kat'iyen uzaklaşmayan, onu usûlüne göre okuyan, emirlerine uygun olarak yaşayan ve ayetleri yorumlama hususunda haddi aşmayan insan ikrama layık bir Kur'an talebesi sayılır. Ne var ki, Kur'an hakkında gulüv ve cefâdan uzak kalabilmek için, usûle riayette titizlik göstermenin yanı sıra ciddi bir teemmül, tedebbür ve tefekkürle murad-ı ilahiye ulaşmaya çalışmak gerekmektedir. Bunu yaparken de, Kur'an-ı Kerim'in sahabe tarafından nasıl anlaşıldığını ve nasıl yorumlandığını fevkalâde bir titizlikle kelimesi kelimesine tespite çalışan, muhkematı esas alarak mülahazalarını yine Kur'an ve Sünnet-i sahiha disiplinleriyle test eden, böylece Kur'an düşmanları tarafından yorum ve te'vil adına ortaya atılan muzahref bilgi kırıntılarını ayıklayan ve murad-ı İlahi'yi doğru anlayabilmemiz için harikulâde bir sa'y ü gayret gösteren Selef-i salihî;n efendilerimizin müstakim çizgisinden asla ayrılmamak icap etmektedir.

24 Kasım 2015 Salı

Tulumbanı al yetiş imdada!

Kimi insan vardır, kendi bedeninin, beşerî; yapısının, çoluk çocuğunun, ailevî; hayatının veya akraba çevresinin başına gelen bela ve musibetlerden dolayı endişe ve sıkıntı duyar.

Kimi insan da vardır, çevresiyle alâkadarlığının genişliği ölçüsünde derece derece kendi köy, nahiye, kasaba ve ülkesinde meydana gelen hâdiselerden dolayı müteessir olur. Ama kimi insan da vardır ki, nazarları her an bütün dünyaya müteveccihtir, herkesle alâkadardır ve yeryüzünde olup biten hâdiseleri, ateş nereye düşerse düşsün kendi üzerine düşmüş gibi içten içe vicdanında duyar, hisseder ve yaşar. Elbette bu seviyedeki bir endişe ve ızdırap, takdir ve tebcil edilecek mukaddes bir ızdırap ve endişedir. Ancak insan, ifrata girmemeli, kendine zarar verecek, azap edecek bir duruma düşmemelidir. Ayrıca, çekilen o sıkıntı ve ızdırap, asla iradeyi felç edecek, insanı ümitsizliğe sevk edecek, onu çaresizlik psikolojine sürükleyecek bir noktaya gelmemelidir.

İnsanlığın Bitişi

Bu açıdan O'nun ümmetinden olan her fert, peygamberâne bir azim, kararlılık ve kucaklayıcılık içinde başta kendi çevresi ve yakınları, ülke ve milleti olmak üzere topyekûn Müslümanları, hatta himmeti daha da âliyse, bütün insanlığı kucaklamalı ve onların ızdırap ve sıkıntılarını kendi vicdanında duyup hissetmeye çalışmalıdır. Zira günümüz dünyasında, bir baştan bir başa bütün yeryüzünde adaletsizlik, hukuksuzluk ve eşitsizlik –halk ifadesiyle– gırla gitmektedir. Açlık ve sefaletten ölüp giden, çeşit çeşit zulüm ve baskıya maruz kalan insanların hâl-i pürmelâli yürekleri parçalamaktadır. İşte bu hazin manzara karşısında olup bitenleri sinema seyrediyor gibi seyretmeme, onlar karşısında heyecan ve ızdırap duyma, insan olmanın gereğidir. Aksi ise, insanlığın bitişi, onun kaybedilmesi demektir. Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (Taberani) buyuruyor ki, konumuz açısından derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.

Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır. Bilakis Hz. Müsebbibü'l-Esbâb'a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O'na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır. Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar içinde kıvranıp durmaktadır. Bu dert ve sıkıntılar bazen fasıl fasıl yer değiştirse, kâh oraya kâh buraya geçse de, umumi manada bilmem kaç asırdan beri devam etmektedir. Bu durum karşısında biz kimi zaman ellerimizi açıp, “Allah'ım! Ülkemiz, ülkümüz, geleceğimiz, milletimiz, ikbalimiz lehinde çalışan insanları payidar eyle, onları muzaffer kıl, fevz ü necatla serfiraz eyle!” diye dua ettik. Kimi zaman da, “Allah'ım! Ülkemiz, geleceğimiz, maddî;-mânevî; değerlerimiz aleyhinde çalışan ve milletimizi bölmek ve parçalamak için uğraşanları Sana havale ediyoruz, onların haklarından gel!” diyerek Rabb'imize sığındık.

Güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, ellerini açıp ızdırar hâliyle: “Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî;) demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz etmesidir. Bunu yapabildiği takdirde insan, bela ve musibetler karşısında, sarsıntı yaşamaz, ye'se düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz ve hep Cenâb-ı Hakk'a iltica ederek, inayeti hep O'ndan bekleyerek işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.

Mukaddes Azap

Tebcil ve takdir edilmeye değer bu tür sıkıntılar için biz “mukaddes azap”, “kutsal sıkıntı” ifadelerini kullanıyoruz. Farklı zamanlarda arz ettiğim gibi elimden gelse, bütün insanların içine, onların ciğerlerini “cız” diye cazırdatıp yakacak böyle bir ızdırap saçardım. Çünkü o, en müessir bir duadır. Duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en önemli bir faktördür. Evet, ızdırap ve ızdırar kadar dualara hız kazandıran başka bir şey yoktur. O hâlde inanan sineler, insanlığın bu hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu halimize!” deyip ızdırapla inlemelidirler. İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını öperken onlar da “Ne olur Allah'ım, bahtına düştük!” diyerek Allah'a içlerini dökmelidirler. İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder. Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız.

15 Kasım 2015 Pazar

His Dünyası

Karanlıklar Bozgunda

Bir gün yine hüzünle dolup taştım ard arda,

Mecnunun hasret ve yalnızlığıyla sahrada;

Dolaştığı gibi dolaştım gamlı, derbeder,

Her yer bitevî; simsiyahtı ben de mükedder...

Bir karanlık tablo ki, yer demir, gökler bakır,

Çevredeki kasvetten ruh sağır, gönül sağır.

Eğildim imanıma, Rabbim o ne tecellâ!

Onca şeye rağmen o gürül gürüldü hâlâ..

Karanlığa meydan okuyan bir edâ ile,

Haykırıyordu “tın tın” çelikten sadâ ile..

Sarsılıyordu zulmetler yorgun ve bitkin;

Daha bir coşkundu aydınlık, daha bir gergin...

İrademe fer geldi ışıktan buğularla,

Beraberim sandım, sulardaki kuğularla.

Derken bu sessiz şölen bütün varlığı aştı,

Bir büyüyle gidip tâ âsumâna ulaştı.

Ruhum bu renk ve sesler içinde dirilirken,

Düşündüm ki duymuştum bu cümbüşü çok erken.

Mademki, öteler sır verdi kendi sesinden,

Kurtulmaya koştum benliğin dar kafesinden.

Sıçradım son bir azimle kendime ulaştım;

Sırtımda taşıdığım “ten” lâşesini aştım.

Yıllarca süzgün bakışlarla ruhumu emen.

Ve insafsız kirpikleriyle gönlümü delen;

Bir fettân ki, her anışımda kalbim ürperir..

Yeter! Ey ihanet bakışlı, cevrin elverir!

Şimdi sonsuza ulaşıyor beklediğim yol,

Gel artık sen de yollar yoluna gir ve kurtul!

M. Fethullah Gülen

7 Kasım 2015 Cumartesi

Allah bize yeter

Aciz, fakir ve muhtaç durumda bulunan bir insan ancak Kadir-i Mutlak ve Ganî;y-yi ale'l-Itlak olan Allah'a sığınmak suretiyle her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir.

Bu açıdan insanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah'a sığınması çok önemlidir. Haddizatında bunu söyleyen bir insan şuna inanmaktadır: İşimizi O'na havale ettik. Vekilimiz yalnız O'dur. Kendisine teveccüh ettiğimizde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Cenâb-ı Hak, insanların kendisinden yüz çevirmeleri karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur: “Eğer yüz çevirir, Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O'na dayanıp O'na güvendim. Çünkü O, büyük Arş'ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129)

Hz. Pî;r de bu âyeti izah ederken şöyle der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hakk bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir; ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”

Konuyla alâkalı, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah-akşam yapılmasını tavsiye buyurduğu bir dua da şu şekildedir: “Yâ Hayy u yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Hâkim)

Bunu biraz daha açacak olursak şöyle de diyebiliriz: “Allah'ım! Ne olur, Senin yolunda bulunurken, meselenin ruhuna dokunacak, tadını tuzunu karıştıracak fısk u fücûr gibi şeyler işin içine hiçbir zaman girmesin! Göz açıp-kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsin ve şeytanın vekâletine bırakma! Zira vekâleti onlar alırlarsa beni hangi gayyaya sürükleyecekleri belli olmaz. Nefs-i emmareye itimat edilmeyeceğinden, işe onun vaziyet ettiği bir yerde ben yenilmiş sayılırım. Vekilim Sen olursan ancak o zaman doğru yolu bulur ve o yolda yürüyebilirim. Çünkü Senin havl ve kuvvetinin olduğu yerde, işin içine ne nefsin ne de şeytanın parmağı karışabilir.”

Yalnız Sana Güvendik

Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah'a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle, “Sizden ve Allah'ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah'tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla lâyık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir: “Ey Yüce Rabb'imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabb'imiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azî;z ve Hakî;m'sin.” (Mümtehine, 60/4-5)

Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah'a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır: “İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!' dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' dediler. (Âl-i İmrân, 3/173)

Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.

Muvaffakiyetler Karşısında da Allah'a Sığın

Öte yandan sadece başa gelen belâ ve musibetler karşısında değil, inanan bir gönül, başarı ve muvaffakiyet durumlarında da Allah'a sığınır/sığınması gerekir. Bu açıdan hasbiye meselesinin kemmiyet ve keyfiyet derinliği şahıstan şahsa değişebilir. Bazıları sadece musibetler veya halledilmesi müşkil problemler karşısında ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' der, Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eder ve neticede, Allah'ın izni ve inayetiyle, problemlerinin ekstra lütuf ve inayetlerle halledildiğine şahit olur. Bu, darda kalmış ve başı sıkışmış olan insanların teveccühüdür. Bazıları ise hasbiyeleri sürekli vird-i zeban eder ve sabah akşam dualarında Allah'ın havl ve kuvvetine sığınırlar. Özellikle ufukları inkişaf etmiş, ruh ve sır ufkuna yükselebilmiş insanlar şahsî; hayatlarına ait en küçük meselelerde bile Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufunu duyar gibi olurlar. Evet, onlar bir iğneye ip takma veya bir lokmayı ağza götürme gibi zâhirde iradenin halledebileceği düşünülen en basit meselelerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' ufkunu yaşarlar.