31 Ocak 2016 Pazar

Gönüllerin fethine talibiz

Resûl-i Ekrem Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) Medine'yi teşrif buyurduklarında ensar ve muhacirî;nin mecmuu bin beş yüze yakındı.

O sırada Medine'de, dört bin civarında Yahudi ve dört bin beş yüz kadar da değişik kabilelere mensup müşrik ve putperest insan vardı. Öncelikle bu meselede, bin beş yüz insanın nasıl olup da, sekiz bin beş yüz insan üzerinde, baskı ve zorlamayla değil, onların kendi irade ve tercihleriyle bir hâkimiyet tesis edebildiğini görmek gerekir. Bildiğiniz üzere İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine'deki Yahudi ve müşriklerle bir mukavele yapmış ve bu mukavele gereğince onları idare etmiştir. Günümüzde de, çokça üzerinde durulan ve dillere destan olan bu Medine mukavelesiyle Efendiler Efendisi (aleyhi ekmelü't-tehâyâ), Buas vakalarında birbirini yiyen o toplumu kaynaştırıp uzlaştırmış, aralarında ciddi husumet ve düşmanlık olan kabileleri bir araya getirip mezcetmiş ve böylece o toplumdaki fertler arasında çok ciddi bir kardeşlik tesis etmiştir.

Farklı Topluluklar ve İçtimaî; Kaynaşma

Aslında hicret esnasında Medine'deki topluluklar birbirinden çok farklı kültür ve anlayışa sahip bulunuyordu. Müşriklerin kendilerine göre bir dünyaları vardı. Yahudiler ise tamamen başka bir dünyanın insanlarıydı. Muhacirî;nin de ensardan farklı bir yaşam tarzı vardı. Muhacirî;n-i kiram, umumiyet itibarıyla tüccar insanlardı. Bazıları yaz günlerini Yemen'de, kış günlerini ise Şam'da geçirirlerdi. Ensar ise daha çok çiftçilikle meşguldü. Görüldüğü gibi toplumun değişik kesimleri arasında ciddi farklılıklar söz konusuydu. Bu kadar farklılıkların olduğu bir toplumda, bu farklılıkların vuruşma ve çatışmaya dönüşmemesi, içtimaî; birlik ve huzurun tesis edilmesi, fitne ve kargaşaya sebebiyet vereceklerin problem olmaması, problem olabileceklerin de yumuşatılıp zarar veremeyecek hale getirilmesinde Allah Resulü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) raufiyet ve rahimiyetinin hiç şüphesiz tesiri büyüktü. Çünkü O, hiçbir beşerin ulaşamayacağı ölçüde engin ve derin bir şefkate sahipti.

Evet, O, herkesin üzerine tir tir titriyordu. Öyle bir vicdan enginliğine sahipti ki, amansız din düşmanı bir kısım mütemerrit kimseler bile O'na baktığında diyecek bir şey bulamıyorlardı. Zira İki Cihan Serveri (aleyhissalâtü vesselâm) İslam'a karşı hazımsız olan kimseleri dahi ihmal etmiyor, kötülük yaptıklarında, kötülüklerine misliyle mukabelede bulunmuyor, bir ihtiyaçları olduğunda yanlarında oluyor ve hatta Kur'an-ı Kerim'in ifadesiyle yaptıkları kötülükleri iyilikle savıyordu.

Evet, O Şefkat ve Rahmet Peygamberi, sahip bulunduğu engin şefkatin gereği olarak herkese bağrını açmıştı. Mesela, Buhari'de geçen bir hadiste anlatıldığı üzere bir gün hasta olan bir Yahudi çocuğunu ziyarete gitmişti. Çocuk vefat etmek üzereyken Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelip çocuğun başına oturmuş ve ona iman telkininde bulunmuştu. Herhalde çocuk rüşde ermişti ki, Resul-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ondan Müslüman olmasını istiyordu. Allah Resulü'nün bu teklifi üzerine çocuk babasının yüzüne bakmıştı. Bunun üzerine babası da çocuğuna, “Ebu'l-Kasım'ın dediğine uy” (Buhari) diye tavsiyede bulunmuştu.

Başka bir zaman aklından zoru olan bir kadın Allah Resulü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelerek bir işini gördürmek istemişti. Ben, sahabe-i kiram efendilerimiz arasında bu kadından başka, aklından zoru olan birini tanımıyorum. İşte bu kadın, o sokak senin, bu sokak benim, İki Cihan Serveri'ni dolaştırmış ve sonunda da her ne işi varsa, onu yaptırmıştır. Hâlbuki Peygamber Efendimiz (aleyhissalâtü vesselâm) ashabından birisine, “git şu işi yap” diyebilirdi veya yanına birisini alarak ona o işi yaptırabilirdi. Fakat gönüllere girme ve başkalarına güven ve emniyet telkin etme adına, O bizzat kendisi gitmişti.

“Mirat-ı Muhammed'den Allah Görünür Daim”

Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'ın (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) insanlar arasında bu derece bir emniyet ve güven tesis buyurması ve aynı zamanda o emniyetin devam ve temadisini temin etmesinde, elbette ki bu eşsiz şefkat ve re'fetinin tesiri büyüktü. Fakat bu mesele, sadece bu iki sıfatla izah edilemez. Zira O, ahlak-ı âlî;ye ve hamî;denin bütününe hem de en yüce ve en yüksek seviyede sahip bulunuyordu. Evet, O, huluk-u ilahi ile mütehallikti; bütün ahlak-ı hasenenin cami bir mirat-ı mücellasıydı. Onun için halk dilinde olan ve şiirimize de giren bir sözde, “Mirat-ı Muhammed'den Allah görünür daim” demişlerdir. Yani Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm'a (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) bakıldığında, O; “Allah var” dedirtecek kadar ciddi bir simaya, çok temiz bir karaktere ve çok inandırıcı bir ruha sahipti.

Bundan dolayı, Peygamber Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) gösterilen teveccühü sadece O'nun raufiyet ve rahimiyetine bağlamak eksik bir değerlendirme olur. Bu iki sıfat-ı âlî;ye, insanların İslam'a yönelmelerinde önemli bir faktör olmakla beraber, O'nun, peygamberlere mahsus sıfatlar olan sıdk, emanet, tebliğ, ismet ve fetanet sıfatlarına sahip olmasının da bu kadar kısa bir zaman içerisinde, bu kadar çok insanın ruhuna girme, gönülleri fethetme ve problem olabilecek şahısları zapt u rapt altına almada çok önemli bir tesiri vardır.

27 Ocak 2016 Çarşamba

En büyük gayemiz Hakk'ın rızasıdır

Umumi manada bakıldığında, derecesine göre, hemen bütün yeryüzünde çok ciddi seviyede, kronik çapta bir paranoya yaşandığı ve hemen her şeyden şüphe ve endişe duyulduğu görülmektedir.

Hatta bazı yerlerde yaşanan paranoyanın, cinnet seviyesine ulaştığı söylenebilir. Hz. Pir'in yaklaşımıyla imkânât, vukuat yerine konuyor, daha sonra da bu imkânât üzerinden insanlar hakkında hükümler kesilip biçiliyor. Hatırlayacağınız üzere, Üstad Hazretleri, mahkemede karşısına çıkarılan asılsız isnat ve ithamlara mukabil bu hususa dikkat çekiyor; mahkeme hâkimi ve savcısının da bir cinayet işlemelerinin ihtimal dâhilinde olduğunu ve eğer ihtimallere göre insanlar derdest edilip istintaka tabi tutulacaklarsa, onların da mahkemeye çıkarılmaları gerektiğini ifade ediyor.

Evet, ihtimaller üzerine hüküm bina edip insanların geleceklerine dair bir kısım kurgular oluşturmak ve böylece hâlihazırdaki durumları itibarıyla onları potansiyel suçlu gibi göstermek ancak bir cinnet ifadesi olabilir. Fakat neylersin ki, dünyada işte böyle bir cinnet yaşanıyor. Dolayısıyla böylesine cinnet yaşayan insanlara, kendinizi anlatabilmeniz bir hayli zordur. Bu sebeple, öncelikle bu realiteyi kabul etmek gerekir. Daha sonra da ümitsizliğe kapılmadan, bıkkınlık göstermeden hüsn-ü niyetinizi, ileriye matuf hiçbir hesabınızın ve gizli ajandalarınızın bulunmadığını söz ve beyanlarınızla, tavır ve davranışlarınızla her fırsatta ifade edip ortaya koymalısınız.

Gizli Ajandamız Yok!

Evet, bizim ajandalarımızda ne gizli hesaplarımız ne de ileriye matuf herhangi bir planımız yoktur, olamaz. Şuna buna müdahale etme, bir şeyleri değiştirme gibi heva u heves peşinde koşma bizim duygu ve düşünce dünyamızdan fersah fersah uzaktır. Ben öyle zannediyorum ki, değil hayatını bu işe vakfetmiş, onun göbeğinde bulunan insanların rüyalarına; kenarından köşesinden gönüllüler hareketiyle münasebet tesis etmiş bulunan insanların rüyalarına dahi, böyle bir arzu misafir olmamıştır. Bu sebeple adanmış ruhlara, kendilerine isnat edilen şeyleri söylediğinizde, “Allah Allah! Siz neden bahsediyorsunuz ki!?” deyip, şaşkınlıkla saf saf yüzünüze bakacaklardır. Evet, onların hayal ve rüyalarında dahi, paranoya kaynaklı bu tür kurgular söz konusu değildir.

Hakk'ın rızasını en büyük hedef bilenler daha başta dünyanın en pahalı şeyine talip olmuşlardır ve bu sebeple onlar bu gaye-i hayali peyleme istikametinde bütün ömürlerini tüketseler yine de bunu az görürler. Bu gaye-i hayale ulaşabilmek için de i'lâ-yı kelimetullah yolunda koşturup durmayı ve nam-ı celî;l-i ilâhî;nin dünyanın dört bir yanında şehbal açmasını sağlama istikametinde çalışıp çabalamayı en büyük bir vesile bilirler. Bilhassa günümüzde dinin doğru şekilde anlaşılmasını sağlama, yanlış ve çarpık yorumların önüne geçme, onları tashih etme bu mevzuda ayrı bir önem arz etmektedir. Evet, din adına hayırlı bir iş yaptığını zannedip şiddete başvuran, kan döken insanların tavır ve davranışlarının yanlış olduğunu anlatma, silm u selamet kökünden gelen İslam'ın gerçek hüviyetini ortaya koyma Allah rızasını tahsil etmenin en elverişli, en kestirme yollarından biridir.

İşte günümüzde inanan gönüller olarak bizler, Rabb'imizin rızasına ulaşmak için karınca kararınca böyle bir güzergâhı kullanma niyet ve gayretinde bulunuyoruz. Bu sebeple, doğru olan, doğruluk emriyle gelen ve doğruluğu telkin eden İslamiyet'in doğru anlaşılması istikametinde gayret sarf ediyor; onun evrenselliğini, bütün insanlığı kucaklayıcılığını gönüllere duyurmaya çalışıyoruz. Bu arada, değişik anlayış, dünya görüşü ve hayat felsefesine sahip insanlar arasında bir uzlaşma ortamı oluşturma ve böylece farklı kültür ve anlayıştaki insanlarla da paylaşabileceğimiz müşterek hususların bulunduğunu ortaya koyma gayretindeyiz.

Rabb'ime Karşı ne Vefasızlık Gördünüz!?

Şimdi siz, ifade etmeye çalıştığımız bu yüce hakikatlere teşneyseniz, hayatınızı buna vakfetmişseniz, bunu bir adanmışlık şeklinde yerine getiriyorsanız, “şuna talipler, buna talipler” diye ileri sürülenler karşısında şaşırır kalır ve onlara talip olmayı tenezzül sayarsınız. Hatta kanaatimce günümüzde, adanmış ruhların samimi gayretlerle ortaya koyduğu bu kıymetli hizmet, (doğrudan doğruya iman hizmeti olması ve gönülleri hedeflemesi itibarıyla) İstanbul'un fethinin dahi on katı üstünde bir vazifedir. Bu sebeple, bana deseler ki: “Sen, bu arkadaşlar içinde, bugünkü hizmet anlayışından, duygu ve düşüncelerinden sıyrılırsan, Kanuni Sultan Süleyman'ın bile gidip geriye döndüğü Viyana'nın anahtarlarını sana vereceğiz.” Ben onlara karşı: “Allah aşkına siz, bende Rabb'ime karşı ne vefasızlık gördünüz ki, beni böyle bir tenezzüle çağırıyorsunuz.” derim. Evet, biz Allah'ın rızasına talip olmuşuz. Bu sebeple biz, bizim için önemli birer sermaye olan aklımızı, fikrimizi, düşüncelerimizi, hissiyatımızı, muhakememizi, mantığımızı Allah'ın bir kere vermiş olduğu hayatı değerlendirme mevzuunda kullanmaya çalışıyoruz. İşte bu düşünceler kanaat-i acizanemce, herkesin vird-i zebanı olmalıdır. Evet, her fırsatta, her yerde kapalı bir yanımızın olmadığını vurgulamalı, anlatmalı, tavır ve davranışlarımızla bunu ortaya koymalı, hareket ve faaliyetlerimizi de şeffafiyet içinde gerçekleştirmeli ve muhataplarımıza şeffafiyet içinde sunmalıyız.

16 Ocak 2016 Cumartesi

Allah, adaleti ve iyiliği emreder

Allah (celle celâluhu), yüce kitabında şöyle buyurur: “Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size böyle öğüt verir.” (Nahl, 16/90)

Cenâb-ı Hak, bu ayette bilhassa idarecilere adaletli olmalarını ve kılı kırk yararcasına tebaanın hukukuna riayet etmelerini, yeme, içme, barınma… vb. gibi her türlü durumda onların mutluluk ve refahını ön planda tutarak onları görüp gözetmelerini emreder. Allah, idarecilere ihsanı emrederken onlara sanki şöyle der: Rabbiniz, sizi görüp gözetmekte, her hâlinizi bilmekte, hatta binlerce hâdiseyle sizi gördüğünü vicdanlarınıza duyurmakta ve her vesileyle mevcudiyetini size hissettirmektedir. Öyleyse siz de ona karşı mesuliyet ve mükellefiyetlerinizi yerine getirirken, her davranışınızın, O'nun tarafından bilinip görüldüğü şuuru içinde olunuz. Burada ihsanın tarifindeki mülâhazalar düşünülebilir.

Allah (celle celâluhu), ayrıca ayette, bütün servetin, halkın huzuru, saadeti, imana bağlı İslâmî; bir düşünce ve telakkinin tabiatın bir derinliği haline getirilmesi istikametinde sarf edilmesini.. ve en yakın daireden başlayıp en uzak dairelere kadar, bu infak işinin yürütülmesini emretmektedir. Daha sonra ise onlara, ahlâksızlık, sapıklık, serkeşlik, isyan ve tuğyanın önünün mutlaka alınması mükellefiyetini yüklemekte ve onlardan, televizyon, sinema, gazete ve dergi gibi basın-yayın organlarının, neslin ahlâkını bozucu değil, millî; ruh ve mana köklerimiz açısından düzenleyici bir hizmet vermelerini, planlamalarını, genç nesiller arasında dejenerasyon ve bohemliğin gelişmesine meydan vermemelerini istemektedir.

Kur'ân, “insanlar ahlâklı olsun” diyerek meseleyi sadece tavsiye niteliğiyle ele almamaktadır. Çünkü insanların ahlâklı olabilmeleri için ahlâksızlık, isyan, tuğyan yuvalarının ıslah edilmesi gerektiğini ve ıslah teşebbüsünde bulunulmasını ısrarla vurgular. Evet, Kur'ân-ı Kerim bir taraftan insanları, Allah'ın çirkin saydığı şeylerden nehyederken diğer taraftan da onları mazbut ve ruh insanları olarak yaşamaya davet eder. Ne var ki Kur'ân'a göre bu vazife, toplumun değişik katmanlarında farklı şekillerde değerlendirilir ve yorumlanır.

Ümit ve Af Ekseni

Kur'ân, açık günah işlemiş bir mücrime veya asi bir insana karşı özel bir yöntem uygular ve bununla onlara, doğrulup kendilerine gelme imkânı hazırlar. Bu konuda o, ister aile ister toplum ister millet isterse daha geniş ortamlarda böyle bir günah veya herhangi bir hata işleyen kimseye engin bir müsamaha ile yaklaşılmasını, ona afv u safh ile muamele edilmesini tavsiye eder ve bu konuda kendi talebelerine müsamaha, vakar ve ciddî; olmayı yeğler. İşte örnek: “(O kullar), boş ve yaramaz sözlerle karşılaştıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler.” (Furkân, 25/72)

Evet, mü'min, fıska, fücura karşı Allah'ın gösterdiği yerde durur ve kararlıdır. Bu arada fuhşiyat ve ahlâksızlığın irtikâp edildiği bir yere bilmeyerek yolu düşmüşse o zaman da, fevkalâde âlicenâbâne ve civanmerdâne bir tavırla “selâm” verir ve yoluna devam eder, devam eder ve o mücrimlerin işledikleri kusuru, bir kusur olarak nazar-ı itibara alıp onların yüzlerine vurmaz ve onların dinden ve diyanetten uzaklaşmalarına sebebiyet verecek hareket ve davranışlarda bulunmaz.

Kur'ân-ı Kerim, bu âli prensipleri kendilerine düstur edinmiş hoşgörü ve müsamaha kahramanlarını da şu şekilde tavsif eder: “Rahmân'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile hareket eder ve kendini bilmez kimseler onlara laf attığında da onları (incitmeksizin) ‘Selâm!' der (geçerler.)” (Furkân, 25/63)

Onlar, vakar ve ciddiyetleriyle mü'minlere örnek ve davranışlarıyla daima Kur'an ruhunu aksettiren Rahmân'ın has kullarıdırlar, yürürken Allah'ı hatırlatırlar, oturup kalkarken onun ahlâkını temsil ederler. Onların her türlü hâl, hareket ve davranışlarında, Allah ve Resûlü'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) ait yüksek ahlakı görmek mümkündür. Aynı zamanda onların vakar, ciddiyet, saygı ve edeplerinde her zaman Allah'a iman nümâyândır. Allah'ın bu hoşgörü ve müsamaha âbidesi kulları, cahillerin ve gafillerin bulunduğu bir yere uğradıklarında “selâm” vererek, onları dahi Allah'ın emn ü emanından mahrum bırakmak istemezler.

Kur'ân-ı Kerim, bu ifadeleriyle cahil, görgüsüz, bilgisiz ve günahkâr olanlara karşı bir mü'minin nasıl davranması gerektiğini açıkça ortaya koyar ve başka bir din ve kitapta görülmedik şekilde ümit ve af eksenli bir genişlik sergiler.

9 Ocak 2016 Cumartesi

Allah, vaadini mutlaka yerine getirecektir!

Havanın karardığı, her tarafı kapkaranlık bulutların sardığı dönemlerde hassas ve duyarlı ruhlar, hassasiyet ve duyarlılıkları ölçüsünde, ızdırapla inim inim inler, mesul bulunduğu insanlar için ciddi manada endişe duyabilirler.

Nitekim Şefkat Peygamberi Efendimiz de (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir Savaşı öncesinde ümmeti için endişelenmiş ve dua dua Allah'a yalvarmıştır. Allah (celle celâluhu) cihada izin veren:

“Haksızlığa uğratılarak kendilerine savaş açılan kimselerin de, karşı koyup savaşmasına izin verilmiştir. Allah onlara yardım etmeye elbette kadî;rdir.” (Hac Sûresi, 22/39) ayet-i kerimesini inzal buyurmuş ve Resûl-i Ekrem Efendimiz'i (aleyhissalâtü vesselâm) Bedir'e sevk etmişti. Dikkat edildiğinde görüleceği üzere, ayetin sonunda Cenâb-ı Hakk'ın Efendimiz'e yardım etmeye kadî;r olduğu vurgulandığı hâlde Allah Resûlü (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ellerini açıyor ve dua dua üstüne öyle yalvarıyordu ki, ridası sırtından düşüyordu. Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu'nun ridasını tekrar omzuna koyuyor ama o yalvarış ve yakarışların neticesinde mübarek rida yine aşağı doğru süzülüyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, o esnada ellerini açmış şöyle yalvarıyordu:

“Allah'ım! Bana vaat ettiğin (zaferi) yerine getir! Allah'ım! Bana vaat ettiğin zaferi lütfeyle! Allah'ım, eğer şu bir avuç ehl-i İslâm'ın yok olmasına fırsat verirsen artık yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!” (Müslim) Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir Efendimiz,

“Bu kadar yalvarış ve yakarış yeter ey Allah'ın Resûlü! Allah (celle celâluhu) sana olan vaadini mutlaka yerine getirecektir!” (Müslim, Cihad 58) demişti. Rehber-i Ekmel Mükteda-yı Küll Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu tavrı, elbette ki, iman ve Kur'ân yolunda hizmet eden mü'minlerin örnek almaları gereken en mükemmel bir misaldir. Yani yapılması gerekli olan her şeyi yaptıktan, gerekli bütün tedbirleri aldıktan, başvurulması gereken bütün çözüm yollarına müracaatta bulunduktan sonra bir mefkûre insanı, ufukta hiçbir ışık kaynağı, hiçbir kapı aralığı görmediği esnada dahi ümitsizliğe asla kapılmamalı ve “Ey Yüce Rabb'imiz, yalnız Sana güvenip dayandık, Sana yöneldik ve sonunda da Senin huzuruna varacağız!” (Mümtehine, 60/4) gibi dualarla Allah'ın (celle celâluhu) havl ve kuvvetine sığınmalıdır.

Çilesiz ve Dertsiz İnsanlar

Yoksa herhangi bir endişe duymaksızın, sırf optimistçe bir yaklaşımla, bin bir hücum ve tehlikenin söz konusu olduğu durumlarda dahi hiçbir şey yokmuş gibi hayatımızı yaşar, umursamaz ve vurdumduymaz bir tavır içerisinde bulunur, çilesiz ve dertsiz hâlimizi tevekkül anlayışı gibi telakki edip sunmaya çalışırsak ciddi bir yanılmışlığın içindeyiz demektir. Meselâ, şu anki mevcut sıkıntı ve tehlikeler karşısında alternatif çözüm yolları bulmak adına şakakları zonklatırcasına ızdırapla inim inim inlemeksizin, sadece; “Biz dünyanın dört bir yanında okullar, kültür merkezleri, lisan kursları açtık. Devlet-i Âliye döneminde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı. Allah bütün bunları zayi mi edecek? Elbette Allah bu sis ve dumanı izale edecektir.” diyerek mücerred bir boş vermişlik havasına girme ve bir emniyet insanı gibi davranma kat'iyen doğru değildir. Yukarıdaki teslim ve tevekkül anlayışımızla, bu tavır arasında fark vardır. Birisi ızdırap ve tevekkülün sevabını kazandırırken, diğeri optimistçe bir yaklaşımın cezasını sırtımıza yükler. Bunlardan biri Allah'la irtibat ve iltisakın ifadesi, vicdanın sesi ve soluğu olmasının yanında diğeri şeytanî; bir dürtüdür. Çünkü ızdırap bir yönüyle duaya sevk edici çok önemli bir faktördür. Bundan dolayı diyebilirim ki, beş saat dua edeceğinize yarım saat ızdırap çekin; öyle ki, fikir çilesiyle kafanız zonklasın; ızdırapla kasıklarınızı tutun; ümmet-i Muhammed adına deli gibi koridorlarda dolaşın; dolaşın da “Allah'ım ne olur, bahtına düştüm! Beni elli defa öldür ama ümmet-i Muhammedi dirilt!” diyerek ızdırapla ölüp ölüp dirilin.

Öyle Bir Kudrete Sığın ki!

Bu noktada durup, sübjektif bir hususiyeti bulunsa da, bir hâlimi size arz edeyim. Çok defa beni sıkan hâdiselerde, yorgan ve döşeğim benim sırdaşım oluyor. O üzücü hâdiseleri size de açamıyor, kalkıp koridorlarda geziyor, bazen de masaj aletine oturuyor ve orada evrada dalarak o ruh hâletinden uzaklaşmaya çalışıyorum. Dün de beni hüzne gark edecek üzücü hâdiselerden dolayı çok sıkılmıştım. Sonra odama geldim ve “bari evradımı okuyayım” dedim. İşte o esnada Kulûbu'd-Dâria'yı açtığımda, daha önce işaret koyduğum yerin Muhammed b. Üsame Hazretleri'nin evradının bulunduğu yer olduğunu gördüm. Bu evradda Kur'ân-ı Kerim'deki tevekkülle ilgili bütün ayetler bir araya getirilmiş. Bunları okuduğumda sadrıma nasıl bir şifa verdiğini, kalbimin nasıl bir inşirahla dolduğunu şu an size ifade edemem. İşte insan, hâdiselerin tazyiki altında Cenâb-ı Hakk'a teveccüh edince, teveccüh edip tevekkül, teslim, tefvî;z yolunda bulununca öyle sonsuz bir güç ve kuvvete dayanmış, öyle nâmütenâhî; bir inayet ve kudrete sığınmış olur ki, artık en sarsıcı hâdiseler karşısında dahi –Allah'ın izniyle– sıradağlar gibi dimdik yerinde durabilir.

Hâsılı, bizim gibi zayıf insanlar hâdiselerin perde arkasını okuyamadığından bazen sebeplere takılıp kalabilir. İşte o zaman hemen işin arka planına dönmeli ve o meselede kusurumuz olup olmadığını sorgulamalıyız. Ardından:

“Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O'na dayanırım. Çünkü O, büyük Arş'ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) demeli, o hasbiye kalesine girmeli, sığınmalı ve hâlimizi Allah'a arz edip o badire ve gailelerden sıyrılmaya çalışmalıyız.

3 Ocak 2016 Pazar

Her alanda denge ve itidal

Dini, murad-ı ilâhî;de mahiyeti ne ise o şekilde yaşayıp hayatımıza hayat kılabilmek için dengeli olma ve itidali koruma çok önemlidir.

Zira denge kaçırıldığı zaman ya ifrata ya da tefrite düşülür ki, ifrat tefriti, tefrit de ifratı doğuracağı için neticede fasit bir daire oluşur. Esasen ifrat ve tefritlerden salim kalmanın yolu, ümmetine daima itidali tavsiye buyuran sırat-ı müstakim rehberi İnsanlığın İftihar Tablosu'nun sünnetine uymaktır.

İnsan tabiatında mündemiç olan iyi ve kötü bütün duygu ve düşünceler için bir sırat-ı müstakimden bahsedilebilir. Mesela eşya ve hâdiseleri okuma, değerlendirmeye tâbi tutma manasında “nazar”ı ele alacak olursak, nikbin onun ifrat, bedbin tefrit hâlini; hakikatbin ise orta hâlini temsil eder. Bildiğiniz üzere nikbin, kötü ve çirkinliklere gözlerini kapatıp her şeyi sadece iyi ve güzel yönleriyle ele alan, bedbin ise her şeyi kötü ve kapkara gören kişi demektir. Hakikatbin veya hüdabine gelince o, her şeyi kamet-i kıymetine ve keyfiyetine uygun olarak görmeye çalışan kişidir. Vâkıa Hz. Pî;r'in de Hakikat Çekirdekleri'nde ifade ettiği üzere “Güzel gören, güzel düşünür; güzel düşünen, hayatından lezzet alır.” Ayrıca güzel olmayan şeylerde bile tevil mümkün olduğu sürece iyi düşüncelere, güzel değerlendirmelere gitmek gerekir. Fakat bu, realiteyi görmezlikten gelme, sadece hayal ve hülya dünyasında yaşama demek değildir. O hâlde yapılması gereken; gerçeklerden kaçmadan, realitelere gözünü kapamadan ama aynı zamanda karamsarlığa, ümitsizliğe de düşmeden her şeyi olduğu gibi görmektir ki, işte bu, “nazarda denge” demektir.

Muvaffakiyet kurbanları

Helâke sürükleyebilecek menfî; hususlarda insanın dengeyi bulması çok önemli olduğu gibi, pozitif sahada, hayır istikametinde kendisine verilen hususlarda da dengeli olması çok önemlidir. Yani bir kısım menfî;liğe açık duyguları, hayır istikametinde kullanma adına dengeli olmak gerektiği gibi, iman, ibadet ve ahlâk adına ortaya konulan kalbî; ve bedenî; amellerde de ifrat ve tefritten uzak durulmalı ve sırat-ı müstakimin dışına çıkılmamalıdır. Mesela insan, namaz kılma, zekât verme, hacca gitme, oruç tutma, dua etme, hatta tefekkür, tezekkür ve tedebbürde bulunma gibi bütün ibadet ve amellerini özenerek, mükemmelliği yakalama peşinde ortaya koymalıdır. Zira Yüce Allah, Kitab-ı Mübin'inde: “Amel edin! Yaptıklarınızı Allah da Resûlü de mü'minler de görecekler.” (Tevbe, 9/105) ferman-ı sübhanisiyle amellerin, Allah'ın, Peygamber'in ve basiret erbabı mü'minlerin teftişine arz ediliyor gibi arızasız ve kusursuz ortaya konulmasını emretmektedir.

Neticeyi Yaratan Allah'tır

Kısaca insan bütün ibadetlerinde “Acaba oldu mu?!” endişesini taşımalı ve hep kemâl peşinde koşmalıdır. Fakat Allah'a kulluk adına ortaya konulan böyle bir performansta mükemmel denecek bir çizgi yakalansa dahi, insan hiçbir zaman elde edilen neticeyi kendinden bilmemeli, muvaffakiyet ve zaferi kendine izafe etme gibi bir küstahlığa girmemelidir. Zira neticeyi yaratan Allah'tır (celle celâluhu). İşte ibadet ve amellerin başını gözünü yararak, onları üstünkörü, gevşeklik ve gaflet içerisinde yerine getirme durumuna tefrit diyecek olursak, çok ciddî; bir performans ortaya koyup Cenâb-ı Hakk'ın tevfikine mazhar olduktan sonra, neticeyi kendinden bilme gibi Hakk'a karşı küstahlık tavrı da ifrattır.

Zira her ne kadar işin başında ciddî; bir ceht ve gayret ortaya konulup mükemmellik peşinde koşulsa da, netice itibarıyla başarılara sahip çıkılıp, onlar şan ve şöhret hesabına değerlendirilmektedir. Bu ise insanın başının dönüp bakışının bulanmasına, şirk ve nifak vadilerinde helâk olmasına yol açar.

O hâlde, Allah yolunda belli başarı ve muvaffakiyetlere nail olan insana yaraşan; tevazu, mahviyet ve hacalettir. O, her zaman “Değildir bu bana lâyık bu bende, bana bu lütf ile ihsan nedendir?” demelidir. Evet, insan bir taraftan yapabileceği şeyleri en mükemmel şekilde yapmaya çalışmalı, diğer yandan da debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi kendisini yerden yere vurmasını bilmelidir. Hatta nail olduğu başarı ve muvaffakiyetlerin kendisi için bir imtihan unsuru olabileceğini hiçbir zaman aklından çıkarmamalı, bunların istidrac olabileceği endişesiyle oturup kalkmalı ve kayıp gitmekten çok korkmalıdır.