31 Ekim 2015 Cumartesi

Sahabe-i Kirâm'da sünnet hassasiyeti

Kur'ân-ı Kerim, nasıl Efendimiz'in risaleti ve sunduğu mesaj mevzuunda hassasiyet gösteriyor, sahabe-i kiram da, aynı şekilde O'ndan gelen her şeyi kemal-i hassasiyetle kabulleniyor, korumaya alıyor ve neşrediyorlardı. Kur'ân-ı Kerim'in tabiriyle, O'ndan gelen her şeyi “içiyor” gibi alıyor ve belliyorlardı.

Dolayısıyla, sünnet mevzuunda çok titizdiler. Nasıl titiz olmasınlar ki, Kur'ân-ı Kerim, meseleyi bir iman mevzuu olarak ele alıyor ve; “Hayır hayır; Rabbi'ne andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa bâdî; meselelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan ve tam bir teslimiyetle sana teslim olmadan iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) buyuruyordu.

Onların yaşadıkları hayatın saniyeleri, saliseleri, âşireleri hep bu hassasiyet içinde geçiyordu. Hayatlarını bu ölçüde bir hassasiyet içinde geçiren insanların, O'nun sünnetine karşı lâkayt kalmaları düşünülemez.

Şimdi, bir-iki misalle bu hususu biraz daha açalım:

Üsâme Seriyyesi

Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde teşyî;' buyurdukları en son seriyyeleri, Üsame Seriyyesi olmuştu. Mübarek hayatlarının son günlerinde, Roma üzerine göndermeyi kararlaştırdığı ordunun kumandanlığına, “Evlâdım!” deyip evinde büyüttüğü Mute kahramanı Zeyd İbn Hârise'nin o çok sevdiği ve kucağında büyüttüğü oğlu Üsame'yi getirmişti.

Üsame'nin emrine verilen bu ordu içinde, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman gibi namlılar da vardı. Ordu hareket etmeden önce Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahatsızlanmışlardı. Medine dışında hareket hazırlıkları yapılıyordu ki, hastalığın ağırlaştığı duyuldu...

Bunun üzerine, Üsame sancağı getirip O'nun kapısının önüne dikti ve huzura girdi. Efendimiz artık konuşamıyordu. Üsame diyor ki: “Ellerini semaya kaldırdıktan sonra üzerime indirdi. Bana dua ediyor olduğunu anladım.” Bu esnada Efendimiz'de biraz iyileşme emareleri belirince, Üsame yola çıkmak üzere ayrıldı. Tam orduya hareket emrini verdiği sırada idi ki, Güneş'in, İki Cihan Güneşi'nin gurubu haberiyle her yan inledi.

Hz. Ebû Bekir halife seçilince, o yanık sinelerin iniltileri arasında hemen bu işi ele aldı. Öyle kritik bir andı ki, vefat haberi sağda-solda duyulur duyulmaz, bazı yerlerde irtidat hâdiseleri başgöstermişti. Müseylimetü'l-Kezzab, Esvedü'l-Ansî; ve daha niceleri Efendimiz henüz hayatta iken, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. Bunlar, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat haberini alınca, her tarafta fitne ateşlerini körüklemeye başladılar.

İşte İslâm ordusu tam bu hengâmede, her zaman Medine üzerine gelebilecek olan Bizanslılara karşı gönderilecekti. Orduyu Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazırlamış; sonra da; “Üsame ordusu'nu gönderin.” buyurmuştu. Sahabe ve başta Hz. Ebû Bekir, başka mülâhazalarla O'nun emrinden kıl kadar sapamazlardı. Halife-i Müslimî;n; “Vallahi, canavarlar dört bir yandan üzerimize saldırsalar, Resûlullah'ın dalgalandırdığı bu bayrağı indirmek istemem.” diyerek, orduya hareket emri verdi. Hem de o ordunun teşyî;'ine hususî; bir önem vererek; öyle ki, genç komutan at üstünde giderken, kendisi yaya olarak, onu teşyî;' ediyordu.

Evet, işte sahabe, bu idi; en hassas dönemlerde dahi, Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen emirlere bu ölçüde hassasiyetle uyarlardı.

Adalet Timsali Hz. Ömer

Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi. O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine Kitabullah'tan ve Sünnet-i Resûlullah'tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen dururdu. Kendisi bir gün el parmaklarının diyeti mevzuunda içtihatta bulunmuştu. Sahabeden biri ona itiraz edip; “Ey Mü'minlerin Emî;ri! Ben Resûl-i Ekrem'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duydum, buyurdular ki: Bir elin beş parmağı, iki elin on parmağı, el için kararlaştırılan diyet ne ise onu eşit olarak bölüşürler. İki el tam bir diyet, bir el de onun yarısıysa, tek tek her parmağa on deve düşer.”

Hz. Ömer, beyninden vurulmuşa dönmüştü ve; “Ey Hattaboğlu! Resûl-i Ekrem'in eserinin olduğu yerde, sen nasıl içtihat edersin?” demişti. Evet, sünnet, sünnet insanında kendisini bütün ağırlığıyla hissettiriyordu.

Sahabenin, İbn Ümmi Mektûm gibi, Sevbân gibi, binek üstündeyken ellerinden kamçı düştüğünde dahi, “Ver!” dememek için inip kendileri alacak kadar istemekten hayâ eden fakirlerinden Abdullah İbn Sa'dî; naklediyor: “Hz. Ömer ganimetlerden bana bir pay ayırdı. Ben, ‘Ey emî;re'l-mü'minî;n, beni bu mevzuda zorlama!' dedim. Bana dedi ki: ‘Vallahi, ben de senin gibiydim. Bir defasında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana bir şey vermek istediğinde istiğna gösterdim. Buyurdular ki: ‘Al bunu, mal edin kendine, istersen tasadduk edersin. Sen istemeden, beklemeden, dileyip dilenmeden sana bu dünya malından gelirse al, bunda beis yoktur.' Ben, sana Resûlullah'ın sözünü tekrar ediyorum. Onun, hakkımızda bu mevzuda verdiği hüküm budur.”

24 Ekim 2015 Cumartesi

Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhive sellem) neslini sevmek

Resûl-i Ekrem'in (aleyhi ekmelüttehaya) neslini sevmek, Alevî;'siyle Sünnî;'siyle hepimiz için çok önemli bir vecibedir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Allah Resûlü'nün, peygamberlik vazifesine bedel olarak hiçbir ücret talep etmediği, ümmetinden sadece Âl-i Beyt'ine muhabbet istediği belirtilmektedir. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hakikati teyit eden bir hadis-i şerifinde, “Nimetleriyle sizi rızıklandırdığı için Allah'ı sevin. Beni de Allah için sevin. Ehl-i Beyt'imi ise benim sevgimden dolayı sevin.” buyurmaktadır. Yine, Habib-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) iki ayrı hadis-i şerifte, sırat-ı müstakimden inhiraf etmemeleri için ümmetine Kur'an, Sünnet-i Seniyye ve Ehl-i Beyt'e ittibayı emretmektedir. Sadık u Masduk Efendimiz, “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız. (Bunlar) Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün Sünneti'dir.” demiş; bir başka defa ise, “Diğeri, Ehl-i Beyt'imdir.” buyurarak Sünnet-i Seniyye'sinin yerine mübarek neslini zikretmiştir.

Ehl-i Beyt'in Hüznü

Bizim için sevgileri dinî; bir vecibe sayılan Ehl-i Beyt'in hüznü de hepimizin gönlüne derin bir hüzün salmaktadır. Peygamber Nesli'nin maruz kaldığı belalar yine Alevî;'siyle Sünnî;'siyle hepimizin yüreğini dağlamaktadır.

Kendimi idrak ettiğim günden bu yana, gezip gördüğüm tekyelerde, zaviyelerde, medreselerde, sohbetlerinden istifade etmeye çalıştığım âlimlerin, âriflerin ve fazilet ehlinin meclislerinde Kerbela ile alâkalı mersiyeler okunduğuna ve bilhassa Seyyidina Hazreti Hüseyin'in maruz kaldığı zulüm hikâye edilirken herkesin hıçkıra hıçkıra ağladığına çokça şahit olmuşumdur. Alvarlı Efe Hazretleri'nin:

“Bugün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.

Bugün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı Revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür.

Bugün Arş-ı muazzamda olan âlî; divan ağlar.

Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,

Düşüp bir ateş-i dilsûz, kamu ehl-i iman ağlar.

Gürûh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım,

İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.”

sözleri hâlâ kulağımdadır; bunlar söylenirken duygu pınarlarımızın coştuğu ve gözlerimizin yaşlarla dolduğu da hafızamda bugünkü gibi canlıdır.

Bu itibarla, ülkemizin, milletimizin ve topyekûn insanlığın selameti hesabına, böyle ortak meselelerde bir mutabakat sağlayarak bir araya gelmemiz, karşılıklı olarak konuma saygılı davranmamız; dünkü kavga sebeplerini bugüne taşıyarak yeni çatışmalara meydan vermememiz ve asla birbirimizi suçlayıcı söz, tavır ve davranışlara girmememiz gerekmektedir.

Düşünün ki, en uzaktaki kimselerle dahi diyaloğa geçme, onların konumlarına saygılı davranma, müşterek değerler üzerinde uzlaşma, insanî; birikimleri paylaşma ve dostluk köprüleri kurma yolları araştırdığımız bir dönemde, asırlarca kader birliği yapmış olduğumuz insanlarla evleviyetle bir araya gelmemiz ve el ele vermemiz gerekmez mi? Belli devirlerde, teferruata ait bir kısım meselelerde ortaya çıkmış olan farklı inançları, farklı anlayışları ve farklı yorumları bahane etmekten, onlar sebebiyle bölünüp parçalanmaktan ve türlü türlü isnadlardan dolayı birbirimizi üzmekten uzak durmamız icap etmez mi?

Saygınıza Saygı Duyulur

Diğer taraftan, şayet elinizdeki değerlere saygı duyulmasını ve diğer insanların da onlardan istifade etmelerini istiyorsanız, başkalarına ve onların değerlerine karşı saygılı davranmalısınız. İnsanlardan saygı görmenizin ve değer ölçülerinizden onları da istifade ettirmenizin biricik yolu onların anlayışlarına, hissiyatlarına ve değer atfettikleri hususlara saygılı olmanızdır. Siz saygı ortaya koyar ve onların değerlerine saygılı olursanız, onlar da saygıyla mukabelede bulunur ve değerlerinize karşı saygılı davranırlar. Şayet, siz aslı faslı olmayan uyduruk sözlerle karalamaya kalkar ve insanları sürekli zan altında tutarsanız, onları hem saygısızlığa zorlamış hem de güzelim değerlerinizden mahrum bırakmış olursunuz. Siz onlara karşı belli ölçüde açılmaz, muvakkaten dahi olsa kendinizi onların yerine koymaz ve duygularını idrak etmeye çalışmazsanız, onlara kendinize doğru bir adım dahi attıramazsınız. İnsanî; değerler çerçevesinde, vatan ve cihan sulhü adına birbirinizden istifade etmeniz, birbirinize yardımcı olmanız ve yaşanılır bir dünya kurmanız, muhataplarınıza karşı anlayış göstermenize ve biraz empatiye bağlıdır.

Bu açıdan, bugün ister Alevî;lerin ister Sünnî;lerin isterse de aynı meşrebe bağlı değişik kolların temsilcilerinin birbirlerine anlayışla ve konuma saygı düsturuyla yaklaşmaları lazımdır. Herkesin önyargılardan, vehimlerden, su-i zanlardan arınması ve hem kendisinin, muhatabından istifade edebileceğine hem de bazı hususlarda ona yardımda bulunabileceğine inanması gerekmektedir. Bu inançla, her kesimin dostluk çizgisinde bir araya gelmesi, bir grup kardeşlik eli uzatırken öbürünün güllerle mukabele etmesi ve bir taraf Ehl-i Beyt muhabbetiyle coşarken diğerinin de onun heyecanına ortak olması icap etmektedir.

17 Ekim 2015 Cumartesi

İnsanı batıran günahlar...

İhtiva ettiği mana tabakaları itibarıyla şümullü bir kelime olan fısk, kısaca; “insanın, dinin vaz'ettiği sınırlar içinde kalmaması; büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle başını Allah'a itaat dairesinin dışına çıkarması” manasına gelmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Fakat bu ikisinin arasında, şüpheli alanlar vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur.” (Buharî;) buyuruyor. Yani, nasıl ki, devletlerin, girilmesine izin verilmeyen mayın tarlaları veya tel örgülerle çevrili yasak bölgeleri vardır, aynen öyle de insanı, dünyevî; uhrevî; helâk edici unsurlardan koruma adına ahkâm-ı ilâhî; bazı sınırlar koymuştur. İşte bu sınırları tanımayıp bariyerleri aşan ve şehrahtan çıkıp patikaya sapan insanlar fıska girmiş olur.

Arap dilinde, durması gerekli olan yerde durmayıp deliklerinden dışarı çıkan, evin içinde cirit atıp eşya ve insanlara zarar veren fare, akrep ve yılan gibi hayvanlar için evlere ait fâsıklar manasına gelen “fevâsiku'l-büyût” tabiri kullanılır. Çünkü bunlar, kalmaları gereken dairenin dışına çıkmak suretiyle alan ihlâli yapmış oluyorlar.

Mü'minde Fasık Sıfatı

Kur'ân-ı Kerim'de, kâfir, münafık veya müşriklerin anlatıldığı âyet-i kerimelerde şahıslardan ziyade, sahip oldukları sıfatlar zikredilmekte ve böylece onlardaki mezmum sıfatlara dikkat çekildiği görülmektedir. Çünkü irşat ve tebliğ açısından önemli olan şahıslar değil, onların sahip oldukları sıfatların ele alınması ve böylece onların bu kötü sıfatlardan kurtulmalarını temin etmektir.

Ayrıca böyle bir üslûp inanan gönüller için de, çok önemli bir hatırlatma ve ikazdır. Zira Hz. Pî;r'in ifadesiyle, her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü'minin her sıfatı da mü'mince olmayabilir. Bazen bakarsınız, bir mü'min, hayatının bir döneminde bir fısk veya küfür sıfatını takınmıştır. Bu itibarladır ki, bir mü'minin, münafık veya kâfirlerin anlatıldığı ayetlerden alacağı nice dersler vardır.

Evet, bir insan mü'min olabilir ve mü'min olmasının bir gereği olarak namaz kılabilir, oruç tutabilir, zekât verebilir ve hacca gidebilir. Fakat o, kendisine belirlenen alan içinde kalmayarak başını dışarı çıkarıyorsa, farkına varmaksızın bazen küfür, bazen de nifak sahası içine girmiş olur. Hafizanallah, yalan söyleme, gıybet etme, iftirada bulunma gibi büyük günahlardan birini işleyen insan, bariyerleri aşmış, şehrahta yürümeyi bırakarak patikaya girmiş, dolayısıyla da birtakım trafik problemlerine sebebiyet vermiş demektir. Böyle birisi imanında ne kadar güçlü olduğunu iddia ederse etsin, esasında onda fâsıklığa dair bir sıfat var demektir. Bu fısk sıfatıyla yaşadığı sürece de, onun irşat ve tebliğ vazifesinde başarılı olması ve hedefine varması mümkün değildir. Zira Allah'ın (celle celâluhû) teveccühü sıfatlara ve dolayısıyla o sıfatlarla donanmış kişileredir.

Fâsıkın Önündeki Çıkmaz Sokak

Fâsık olan kimseye gelince o; hasbelkader hayat çizgisi böyle güzel bir daire ile kesişse bile, çok defa heva u hevesine uymayan şeyleri beğenmeyerek kendine göre bir kısım arayışlara girer. Esasında açıktan açığa söylemese de böyle birinin şahsı adına bitmek bilmeyen beklentileri vardır. Ne var ki, o, çok defa, arzu ve heveslerinin karşılığını bulamaz. Bulamadığından dolayı da, kendi kendine çevresindekilere darılır ve küser. Sanki millet onun iç dünyasını okumakla mükellefmiş gibi, “Niye benim gibi bir dâhinin, bir ferd-i feridin içini okuyup isteklerini yerine getirmediler?” der ve bir dönem aynı duygu ve düşünceleri paylaştığı, aynı recada müttefik olduğu arkadaşlarından ayrılır, sudan bahanelerle başını alır gider ve kendine göre bazı şeyler yapmaya kalkışır. İşte bu da ayrı bir fısktır. Elbette böyle bir ayrılıp gitme, dinden çıkma demek değildir. Fakat böyle bir kişi, heva u hevesini esas alarak bir hayr u hasenat çizgisinden ayrıldığı, kader-i ilâhî; tarafından kendisine bahşedilen konum ve çerçeveyi koruyamadığı için, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkadan ayrılmakla alakalı ifade buyurduğu tehdit edici beyanındaki kategori içine girer. Malum olduğu üzere Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ashabıyla oluşturduğu halkaya dâhil olmayarak dönüp giden bir kişi için “O yüz çevirdi, Allah da (Zâtına has bir mahiyette) ondan yüz çevirdi.” buyurarak meselenin ehemmiyetine dikkatleri çekmiştir.

Evet, farklı beklentilere girme, kadr u kıymetinin bilinmediğini düşünme, sahip olduğu donanım, kabiliyet ve kapasitesi itibarıyla başkalarından daha fazla mükâfat ve ücrete layık olduğuna inanma ve böylece elde ettikleriyle tatmin olmayarak başka arayışlar içine girme bir fısktır. Böyle bir fısk sıfatı, çoğu zaman dünyada insanı maksadının aksi bir sonuca götürür. Ahirette ise ona, “Niye heyetten ayrılıp kurtlara yem olabilecek bir zemine kaydın?” denilerek bunun hesabı sorulur.

Eğer kişi bütün bunlarla beraber bir de, kibirli bir edâ ile orada burada birilerini çekiştiriyor, onun bunun aleyhinde konuşuyor ve bütün bunlarla fitne ve fesada sebebiyet veriyorsa, bir manada, onca insanın sa'y u gayretine terettüp eden güzel faaliyetlere zift çalıyor demektir.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Tevbe yeniden dirilme demektir

Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn-i Mâce) hadis-i şerifi; sürçüp, düşüp kapaklandıktan sonra hemen kalkıp tevbeyle doğrulan; yanlışının farkına vararak Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eden sonra da yalvarıp yakarmalarıyla tevbe kurnalarında arınmaya çalışan kişinin hâlini ifade eder.

Hadis-i şerif, isim cümlesiyle beyan buyrulmuştur. İsim cümlesi ise devam ve sebat ifade eder. Demek ki bu nurlu beyanda, aynı zamanda tevbe ve istiğfardaki devamlılığa dikkat çekilmektedir. Yani kişi ne zaman tökezleyip günah çukuruna düşse, her defasında, hiç vakit kaybetmeden, hemen tevbe, inabe ve evbe kurnalarına koşmalıdır.

Hadis-i şerifte günah manasına gelen “zenb” kelimesiyle, kuyruk manasına gelen “zeneb” aynı kökten gelmektedir. Bu durumdan hareketle diyebiliriz ki günah, insan fıtratına ters, tabiatına aykırı olan ona takılmış kuyruk gibidir. Evet, günah, insanı kuyruklu bir varlık hâline getirir. Kuyruk, kuyruklu olarak yaratılmış mahlûkata uygun düşse de insana yakışmaz. Bundan dolayı insanoğlu, her günah işleyişinde kendine bir kuyruk taktığının farkına varıp tevbe ile hemen o kuyruğu kesmesini bilmelidir. Yoksa o kuyruğa başka kuyruklar ilave olunur ve insan onu söküp atamayacak hâle düşer. Böyle bir kişi hakkında ise hadis-i şerifte beyan buyurulan: “Kul, bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî;) hakikati zuhur eder. Bir ayet-i kerimede ise bu durum “Allah onların kalplerini mühürlemiştir.” (Bakara, 2/7) ifadeleriyle anlatılır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, encamı itibarıyla her bir günah içinde küfre giden bir yol bulunduğundan, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha başta dikkatleri tevbeye çekmiş ve böylece bizi bu tür bir akıbete düşmekten korumak istemiştir.

İnsanı Eritecek Derin Tevbeler

Hadis-i şerifte tevbe eden kişinin, o günahı hiç işlememiş gibi bir lütfa mazhar kılınacağı ifade ediliyor. Fakat dikkat edildiğinde görüleceği üzere hadiste tevbe eden için “Günah işlememiştir.” denmemekte, “Günah işlememiş gibi olur.” denmektedir. Dolayısıyla bu üslûptan; “keşke insan o günahı hiç işlemeseydi, o leke ve yarayı hiç almasaydı” şeklinde bir sonuç da çıkarabiliriz. Evet, her ne kadar tevbe ve istiğfar kahramanı, o yara-bereyi tevbe iksiriyle silip-süpürse de o yaradan bir iz kalmayacağına dair elde bir teminat bulunmamaktadır. Elbette ki Allah (celle celâluhu) dejenere olan mânevî;, ruhî; ve kalbî; yapımızı fevkalâdeden bir rejenerasyonla birdenbire yenileyebilir. Ancak bunun her zaman böyle olacağına dair mutlak bir teminat söz konusu değildir.

Ayrıca bazen insan ciddi bir şekilde bir günahın içine düşüp kendisini balıklamasına o işin içine atabilir. Mesela şehevanî; duygularının esiri olabilir veya hırs ve hasedine yenik düşerek korkunç bir cinayete sebebiyet verebilir. Günahın çok büyük olduğu böyle bir durumda yapılan tevbe ve istiğfarın da, o günahın büyüklüğüne paralel kişiyi içten içe eritecek ölçüde derin, engin ve kucaklayıcı olması gerekir. Eğer yapılan tevbe o derinlik ve enginlikte değilse o zaman denilebilir ki, böyle bir tevbenin bütünüyle o günahı silip-süpürüp götürmesi mümkün değildir. İşte hadiste geçen “O günahı işlememiş gibi..” hakikatine bir de bu açıdan bakılabilir.

Günahlardan Korunma ve Allah Sevgisi

Hadî;sin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah, bir kulunu severse artık ona günahı zarar vermez.” buyuruyor. Bu peygamber beyanından anlıyoruz ki, Allah'ın bir kulunu sevmesi, o kulun günahlardan korunması adına çok önemlidir. Çünkü Allah (celle celâluhu) sevdiği kulun kalbine günahın çirkinliğini bütün dehşetiyle duyurur ve onun içinde günaha karşı tiksinti duygusu hâsıl eder. O kul bir şekilde günaha düşmüş ise bu durumda da Cenâb-ı Hak, onun kalbine nedamet korları salar ve ona tevbeye giden yolları gösterir. Evet, Cenâb-ı Hakk'ın sevk, ilham, inayet ve riayetiyle öyle ekstradan hâller olur ki, siz tam içine düşecekken günahın eşiğinden geriye çekilip alınırsınız. Veya bir günaha girersiniz ama yirmi sene o günahı her gün işlemiş gibi ızdırapla içten içe inlersiniz. Âdeta bütün nöronlarınızda o günahı duyar ve her aklınıza gelişinde, onu sanki yeni işlemiş gibi beyniniz karıncalanmaya başlar. Ardından da, “Allah'ım! Senden afv u mağfiret istiyorum!”, “Allah'ım! Günahlarımdan vazgeçip Sana teveccüh ediyorum!” gibi istiğfarlarla Allah'a yalvarıp yakarmaya durursunuz. Cenâb-ı Hak da bunların her birini Kendisine bir dönüş olarak sizin sevap hanenize yazar. Bu noktada şu hususu hatırlatmak istiyorum: Allah (celle celâluhu) bir kere yapılan tevbe ve istiğfarla belki o günahı affetmiş olabilir. Ancak kulun buna razı olmayıp bir kere değil bin kere Allah'a dönme cehd ve gayreti içinde bulunması ilahî; hoşnutluğu yakalama adına daha güzel bir yaklaşım tarzıdır.

Hadis-i şerifin sonunda Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.” (Bakara, 2/222) ayetini okuyor. Bu ayet-i kerimede maddî;-manevî; kirlerden arınmanın Allah'ın sevgisine mazhar olabilmek için önemli bir vesile olduğu ifade buyurulmaktadır. “Çokça ve derince tevbe edenler” şeklinde dilimize aktarabileceğimiz “tevvâbî;n” lafzı, kullanıldığı kip itibarıyla mübalağa ifade etmektedir. Yani onlar, tevbe mevzuunda çok ciddi bir azim ve cehd ortaya koyar, yaptıkları işi bütün benliklerinde duyar, onu kalp heyecanları ve gözyaşlarıyla soluklar ve bunu bir kez değil, her hataya düştüklerinde, işledikleri günahları her hatırlayışlarında yerine getirir; getirir ve tevbe kurnalarına koşarak tertemiz hâle gelirler, demektir.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz!

Kur'ân ve Sünnet'in beyanları içinde, insanın imanlı gitmesine sebep ve vesile olarak; Müslüman olarak yaşamak, Müslümanca düşünmek, Müslümanlık çizgisinde bulunmak gibi esaslar beyan edilmiştir.

Meselâ, “Başka değil, Müslüman olarak ölmeye bakın!” (Bakara, 2/132) âyet-i kerimesiyle, zayıf da olsa “Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” (Mirkât) hadis-i şerifi bu hakikat etrafında ortaya konmuş esaslardır. Hatta denebilir ki insan, şuuraltıyla ölür, şuuraltıyla dirilir ve ona göre de mükâfat görür.

Bir insan, ruh ve dimağını dünyada ne ile doldurduysa, neyin peşinde koşuyorsa, neyi aziz tuttuysa, neyi gönlünde en mutena yere oturttuysa, buradan göçüp giderken de öyle gidecektir. Tıpkı uyuyan bir insanın, şuuraltı müktesebatının tesirinde konuşup düşünmesi ve ona göre hareket etmesi gibi, ahirette o, bu kazanımıyla yeni bir varlığa erecektir. Evet, burada ruh âlemine ait mekanizmalar nelerle teçhiz edilmişse öteye de onlarla gidilecektir.

Bundan yedi-sekiz asır evvel yaşamış, dört mezhebin fıkhını çok iyi bilen, tefsirinde dört mezhebin fıkhına da ağırlığınca yer veren Malikî; mezhebinin o dev imamı İmam Kurtubî; şöyle demektedir: Devrimizde biz öyle kimselere şahit olduk ki, bunlar, nasıl bir hayat yaşamışlarsa vefat ederken gözlerini o hayata ait mülâhazalarla kapamışlardır. Meselâ birisi “Samanı getirin. Hayvanlara ot verin. Merkepleri dışarıya çekin!”, başka birisi: “Şu çocuğuma bakın. Ben biraz raks edip eğlenmek istiyorum.” diyorlardı.

Evet, insan burada ne ile ömrünü geçirmişse giderken de onunla gidecektir. Bu sebeple insan, burada ruh ve dimağını iyi şeylerle doyurmaya bakmalıdır. Vâkıa bunlar birer sebep, tabiri caizse birer şart-ı âdi ve Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütfunun imdadımıza yetişmesi için sadece birer davetiyedir. İhtimal Kur'an-ı Kerim de, “Müslüman olarak ölmek dışında başka türlü ölmemeye çalışın!” (Bakara, 2/132) derken bu hakikati dile getirmektedir.

Âdet-i İlâhiye Böyle Cereyan Eder

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşayan bir insanın elinden –hafizanallah– bütün sermayesini alıp onu baş aşağı götürse de O'na kimsenin bir şey demeye hakkı olamaz. Fakat âdet-i ilâhiye ve rahmet-i sübhâniye açısından Allah Teâlâ'nın şimdiye kadar böyle bir şey yaptığını da bilmiyoruz. Firavun, hayatının en son dakikasına kadar firavunca bir hayat yaşamış ve suyun altında, orada dahi yenemediği tereddütlerle boğulurken imansız olarak gitmiştir. Öte yandan küçük bir iman eseri ve iman reşhasıyla ona yürümüş bir insan da Cennetlere yükselmiştir. Allah Resûlü böyle birini hadis-i şeriflerinde şöyle anlatırlar:

Sizden önceki devirlerde yaşayan bir adam, doksan dokuz kişiyi öldürmüş, sonra, “Buranın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturmuştu. Ona bir rahip gösterilmişti. Bunun üzerine o da rahibin yanına giderek ona, “Doksan dokuz adam öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?” diye sormuştu. Buna karşılık rahip ise, “Tevben kabul olunmaz!” deyince onu da öldürmüş ve sayıyı yüze yükseltmişti. Daha sonra da oranın en büyük âlimini sorup soruşturup ona giderek: “Ben yüz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu?” demişti. Âlim ise ona: “Evet, senin tevbe etmene kim engel olabilir ki? Ancak filân yere git, orada Allah Teâlâ'ya ibadetle meşgul olan insanlar var; onlarla beraber sen de Allah'a ibadet et ve onlarla ol!” tavsiyesinde bulunmuştu.

Bunun üzerine bu adam yola çıktı ve yarı yola vardığında da öldü. Rahmet melekleri de azap melekleri de bir araya geldi ve onun durumunu görüştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam candan tevbe ederek buraya geldi.” Azap melekleri ise: “Bu kimse hiçbir iyilik yapmamıştır…” şeklinde mukabelede bulundular. Derken arkadan insan şeklinde bir başka melek bunların yanına gelerek onlara şöyle dedi: “İki belde arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafa aittir.” Bunun üzerine mesafe ölçüldü. Adamı varacağı yere daha yakın buldular.. ve adam rahmet meleklerine teslim edildi.

Kurtarıcı Vefa Duygusu

Evet, âdet-i ilâhî; hep bu istikamette cereyan etmiştir. Binaenaleyh bizler, Cenâb-ı Hakk'ın kulları olarak her zaman O'nun âdet-i sübhânî;sine ve rahmetine sığınmalıyız. Aksi takdirde Cenâb-ı Hakk'ın hakkımızda adaletle hüküm vermesi çok defa aleyhimizde olabilir. Vâkıa O, her zaman hayrın şerre rüçhaniyeti cihetiyle hükmetmektedir ama yine de bizler tir tir titremeliyiz. Allah, bazen bir hayırla insanı affeder bazen de etmez. O Yüce Yaratıcı'dan dileğimiz, bizi ötede hizlan ve hüsran içinde bırakmasın…

Bazen de şöyle bir durum olabilir. Bir insan hayatının sonuna kadar iyi yaşar, –hadisin ifadesiyle– mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Veya kâfir olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Bunlarda da yine mü'minin, iman ve mârifetinin, Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluğunun, sebebiyet cihetiyle tesiri önemlidir. Evet, bir insan bazen günahlara girebilir, fakat onun içinde öyle bir vefa hissi vardır ki, bu his onu kurtarabilir.

Sözlerimizi şu duayla noktalayalım: Ey bizim Kerî;m Rabb'imiz! Bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhâb Sensin. Sen, Kendine teveccüh edenleri kaydırmayacağına dair söz verdin. Sen vaadinde hulfetmezsin. Seni bulduktan sonra kalbimizi kaydırma.