26 Aralık 2015 Cumartesi

Ahir zaman fitneleri

Nebiler Sultanı (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyorlar: “Ahir zamanda yaşları küçük, akılca kıt birtakım gençler zuhur edecek. Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söylerler, Kur'an'ı okurlar. İmanları, gırtlaklarından öteye geçmez. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi, dinden çıkarlar...”

Hadisin ifade ettiği mananın tahliline geçmeden önce, üzerinde durup hatırlatmakta fayda mülahaza ettiğim bir hususu arz etmek istiyorum: Sahabe-i Kiram Efendilerimizin hemen hepsi, değerler üstü değere sahiptirler ve bizim kıstaslarımızla değerlendirmeye tabi tutulmayacak kadar muallâdırlar. Günümüzde, onları kritiğe tabi tutan bir kısım kendini bilmezler, onların büyük bir titizlikle üzerinde durup, kelimesi kelimesine bize o altın çağdan naklettiklerini kritiğe tabi tutmakta ve kendi vehimlerinde oluşturdukları sisle-dumanla onları karalamaya çalışmaktadırlar. Oysaki Sahabe-i Kiram, hadis rivayetinde insanüstü bir hassasiyet göstermiş ve fevkalade titiz davranmışlardır. Hadislerin her kelimesi tıpkı bir kuyumcu titizliğiyle seçilerek kullanılmıştır ve her birinin bir icaz yönü söz konusudur.

Bu hadis-i şerifte Allah Resûlü'nün, ahir zamanda, dine girmeleriyle çıkmaları bir olan bazı kimseleri, avın bir tarafından girip öbür tarafından çıkan oka benzetmesi dikkat çekicidir. Bilindiği gibi ok, avın bir tarafından nasıl girmişse, kendisine bir şey takılmadan, bulaşmadan öbür tarafından da öyle çıkar. İşte “İslam'ı kabul ettik” deyip onunla müşerref göründüğü halde, onun ruh ve manasından hiç mi hiç istifade edemeyen kimselerin, böyle bir oka benzetilmeleri, düşüncesiz, tetkiksiz, hissiz, şuursuz, süratle ve hiçbir şey duymadan İslam'a girmesiyle çıkması bazı kimselerin hallerini ifade bakımından fevkalade manidardır.

Bid'atların İstilası

Yine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), ahir zaman fitneleriyle alâkalı başka bir hadislerinde, “Ümmetimden bir kısım gruplar çıkacak, bunları bid'atlar istila edecek, tıpkı kuduzun, kuduza yakalanan kimsede hiçbir damar, hiçbir mafsal bırakmayıp her tarafını sardığı gibi, bu bid'atlar da onların her hallerine sirayet edecektir.” buyurmuştur.

Efendimiz burada, o dönemde meydana gelen bid'atları, vücudun her organına sirayet edip orada tesirini gösteren kuduz hastalığına benzetir. Bu misal, Sünnet-i Seniyye'nin terkinin yanında bid'atların, insan hayatını dört bir yandan kuşatmasını ifade bakımından fevkalade manidardır. Zira bid'atlar, kişinin ruh dünyasına tıpkı bir virüs gibi girer sonra da kılık-kıyafetten oturup kalkmaya kadar onun her halinde kendisini gösterir. Bu hadiste dikkat çeken bir başka husus da, Allah Resûlü'nün; “Yaratılmışın en hayırlısının sözünü söyler ve Kur'an okurlar..” ifadesidir. Aynı manada başka bir hadis-i şerifte de, “Siz, kendi amellerinizi onların amellerinin yanında küçük görür ve hafife alırsınız.” buyurmaktadır ki, Nebiler Serveri'nin ahirete irtihalinden kısa bir süre sonra, karmakarışık hadiselerin sevimsiz lisanıyla Sahabe'ye bir kere daha “Muhammedün Resûlullah” dedirtecek keşmekeşi ifade açısından ne ürpertici bir üsluptur!

Hâricilik Fitnesi

Bu hususta ilk dikkatimizi çeken hiç şüphesiz, Asr-ı Saadet'e yakın, o dönemde zuhur eden Haricilik olayıdır. Onlar, dinde, günaha giren bir insanın kâfir olacağına inanacak kadar hassas düşünmüş ve ibadet ü taatlerinde olabildiğine dikkatli davranmışlardır. Hatta bu çerçevede yalan söylemeyi küfür saydıklarından, onca taşkınlıklarına rağmen hadisçiler, onların rivayet ettikleri hadisleri kabul etmişlerdir. Evet, onlar, Müslümanlığı kendi hesaplarına bu kadar derince yaşamalarına rağmen, davranışlarında aşırı, saldırgan ve dengesizdirler. Aynı zamanda onlar, Hz. Ali (ra) ve Hz. Muaviye gibi şerefli sahabilere kâfir dedikleri gibi, “Lailahe illallah” diyen pek çok kimseyi de kâfir saymaktadırlar. İşte bütün bunlar göstermektedir ki Hariciler, Allah Resûlü'nün ifadeleri içinde, İslamiyet'in içine bir ok gibi girmişler; girdikleri gibi de hiçbir şey elde edemeden ve hakikat adına bir şey duymadan çıkıvermişlerdir. Hz. Ali (ra), Sıffin Savaşı'nda kolunda “ben” veya “ur” olan birini görünce, İbn-i Abbas'ın (ra), Efendimiz'in, “İşte bunlar sana karşı savaşacak ey Ali!” sözünü hatırlatması üzerine, onların öldürülmesini kendi hakkaniyetine delil saymış ve Peygamberimiz'i her zaman doğru çıkaran Allah'a hamdetmişti...

Günümüzde de, ibadetlerinde bir hayli hassas davrandıkları halde, İslam'ın gurbetini kendine dert bile edinmeyen ve böylece amelî; münafıklık içine düşen nice insan vardır.. hele bazılarının Müslümanlık adına bir kısım folklorik hareketlerle teselli bulduklarını gördükçe, “Acaba Allah Resûlü'nün haber verdiği insanlar bunlar mı?” diye endişe duymamak elden gelmiyor.

Hâsılı; Allah Resûlü (sas), kıyamete yakın zamanda cereyan edecek çeşitli hadiseleri, bu ve benzeri hadislerle haber vermiştir ki, O'nun gayb-bî;n gözüyle görüp haber verdiği bu tür olayların bir bir cereyan etmesi, O'nun Sadık u Masduk olduğunun apaçık delilidir.

19 Aralık 2015 Cumartesi

Allah'a dayanan kimseye zarar gelmez

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Kim, her gün sabah-akşam:

“Bismillâhillezî; lâ yedurru mea'smihî; şey'ün fi'l-ardi velâ fi's-semâi ve hüve's-semî;ü'l alî;m”

duasını üç defa okursa artık ona hiçbir şey zarar vermez.” (Tirmizî;) buyurmaktadır.

Efendimiz bu mübarek duaya Allah'ın nam-ı celî;l-i sübhanisini zikrederek başlamakta; sonra da “O'nun nam-ı celî;linin anıldığı yerde ne arz ne de semadaki hiçbir şey insana zarar vermez.” diyerek, maddî;-mânevî;, dünyevî;-uhrevî; bütün tehlikelere karşı Allah'ın (celle celâlühû) sıyanetine sığınmaktadır. En sonunda ise Cenâb-ı Hakk'a ait iki ismi zikrederek duasını tamamlamaktadır. Yani duanın sonunda, ‘Cenâb-ı Hakk, arzdan çıkacak ve semadan inecek her türlü tehlikeye karşı, halisane bir niyetle kendisine sığınan kulunun yakarış ve tazarrusunu işiten ve muhit ilmiyle kulunun bu duasını en iyi bilendir' denilmektedir.

Bu dua belli maksatlar gözetilerek değişik hastalıklar için okunabilir; Cenâb-ı Hakk da hangi niyetle okunmuşsa talep edilen o hususu kuluna ihsan edebilir fakat âlimler arasında umumiyetle bu duanın felce karşı okunacağı gibi bir kanaat hâkimdir. Din adına duyup öğrendikleri her şeyi hemen hayata geçirmek sahabe efendilerimizin önemli bir hususiyeti olduğundan, onlar bu duayı sabah-akşam okuyor ve felç olmamaya karşı da tavsiye ediyorlardı. Evet, onlar, Kur'an'dan bir ayet nazil olduğu veya Peygamber Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis işittikleri zaman hemen o ayet veya hadisi kendi aralarında müzakere edip anlamaya ve hayatlarında uygulamaya çalışıyorlardı.

İşte, bu duanın geçtiği hadis-i şerifi rivayet eden Ebân b. Osman (radıyallâhu anh) bir gün felç olur. Bu hadis-i şerifi kendisinden işiten bir zat ise sokakta Ebân b. Osman Hazretleri'ni bu felçli hâliyle görünce kendisine bakmaya başlar. Bu durum karşısında Ebân b. Osman Hazretleri o zata şöyle bir izahta bulunur: “Hadis rivayet ettiğim şekildedir. Fakat ben, bu musibetin bana isabet ettiği gün onu okumamıştım. Allah da (celle celâlühû) hakkımda bu şekilde takdir buyurdu.” (Tirmizî;)

Evet, O murad buyurursa sizi görür, gözetir, kontrol eder ve sizin öyle bir hastalığa yakalanmanıza meydan vermez. Belki materyalist bakış açısına sahip olanlar, anlatılan bu hususlara karşı burun bükebilirler. Fakat bir mü'min Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz kudret ve iradesine aksine ihtimal vermeyecek şekilde kat'î; bir şekilde inanır ve inanmalıdır.

Sabah-Akşam Okunacak Bir Dua

Bu açıdan, ister semadan ister yerden gelecek afetlere karşı ve hususiyle felce karşı sabah-akşam bu duanın okunması şayan-ı tavsiyedir. Kendimizi kötü hissettiğimiz, meselâ tansiyonumuzun yükseldiği, yüzümüzde tekallüs ve titremelerin olduğu bir zamanda hemen bu duayla Rabb'imize iltica edebiliriz. Çünkü vücudumuzun değişik yerlerinde bilemediğimiz bir şekilde âdeta bir kısım “sıhhatmetre”, “hayatmetre” gibi şeyler devreye girerek bir yönüyle bize sinyal gönderebilir. İşte bu tür bir durumda böyle çok ucuz bir reçeteyi kullanmanın ne mahzuru var! Evet, değişik sıkıntılara maruz kaldığımız zamanda hemen:

“Bismillâhillezî; lâ yedurru mea'smihî; şey'ün fi'l-ardi velâ fi's-semâi ve hüve's-semî;ü'l alî;m”

diyerek Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz rahmet ve kudretine sığınabiliriz. Dua ile ilgili bahislerde üzerinde durulduğu üzere, duada talep edilen hususların istenildiği şekliyle ve hemen karşılığını göreceğim mülâhazası doğru bir anlayış değildir. Çünkü Cenâb-ı Hakk bazen istediğimizin aynını verir, bazen de değişik hikmetlere binaen istediğimizden daha hayırlısını verir, fakat ilmimiz sınırlı olduğundan biz onu bilemeyiz. Fakat netice itibarıyla bir sıkıntıya maruz kaldığımızda hemen duaya yönelmek suretiyle biz o fırsatı değerlendirmiş, bir ibadet, zikir ve fikir dairesine girmiş oluruz.

12 Aralık 2015 Cumartesi

Günümüzün karasevdalıları ve sarp yokuşlar

Öyle ümit ediyorum ki, günümüzün karasevdalıları hakikî; şefkatin birer temsilcisidirler.

Onların gönül dünyalarında sürekli Hak mülâhazası köpürür durur; beyanlarında ise derin bir Allah aşkı, varlık sevgisi ve insanlara karşı da engin bir şefkat nümâyândır. Hak rızası, onların kilitlendikleri biricik hedef; O'ndan ötürü insanları sevip herkese sî;ne açmaları da tabiatlarının gerçek rengidir. Onlar, paslanmış ve küflenmiş gibi görünen en katı kalpleri, en sert tabiatları bile sevginin sırlı anahtarlarıyla balmumu gibi yumuşatır, gönül kapılarını aralar ve muhataplarına muhabbet lisanından en tatlı nağmeleri dinletirler. Severler, sevilirler ve herkese şefkatle muamele ederler.

Zaten, öyle olmasaydı, rahatlarını terk edip sevdiklerini ve ülkelerini arkada bırakıp dünyanın en ücra köşelerine şefkat seferleri düzenleyebilirler miydi? Senelerce sıla hasretine, anne-babadan, yâr-yârandan ayrılık hicranına dayanabilirler miydi? Kıymetli bir devlet adamımızın anlattığı hadisede olduğu gibi; şayet onlar şefkat hisleriyle yollara dökülmeselerdi, gittikleri yerde birkaç sene kaldıktan sonra ‘Ülkeni, anne-babanı özlemedin mi; ne zaman döneceksin?' diye soran birine ‘Efendim, biz dönmeye değil, burada hizmet edip burada ölmeye geldik!' diyebilirler miydi? Evet, bu adanmış ruhların daha yola çıkarken yaşatma mefkûresine kilitlendikleri her hallerinden belli. Hal ve tavırlarındaki eda birer şefkat kahramanı olduklarının emaresi. Hazreti Rahmân ü Rahî;m'den diler ve dilenirim, beni bu hüsn-ü zannımda yalancı çıkarmasın ve o müşfik insanların gönüllerindeki aşk u alâkayı hakikî; şefkat ufkuna ulaştırsın.

Sevginin Tercümanı Olmak

Aslında, insanlığın kin, nefret ve gayzla yatıp kalktığı, dünyanın bir savaş alanı ve kan gölü haline geldiği bir dönemde sevginin tercümanı olmak ve herkese şefkatle yaklaşmak zorlardan zor bir iştir. Bundan dolayıdır ki, Cenâb-ı Hak, insanların önlerindeki sarp yokuşları, göğüs gerilmesi büyük bir kahramanlık isteyen zor işleri sayarken, bu hususa da dikkat çekmiştir. ‘Sarp yokuş, bilir misin nedir?' dedikten sonra, ‘Sarp yokuş, bir köleyi, bir esiri hürriyetine kavuşturmaktır; kıtlık zamanında yemek yedirmektir; yakınlığı olan bir yetimi ya da yeri yatak (göğü yorgan yapan, barınacak hiçbir yeri olmayan) fakiri doyurmaktır. Bir de sarp yokuş: Gönülden iman edip, birbirine sabır ve şefkat dersi vermek, sabır ve şefkat örneği olmaktır.' (Beled, 90/12-18) buyurmuştur.

Evet, ‘merhamet', iman edenlerin ayırt edici bir vasfıdır. Onlar asla katı kalpli, acımasız ve zalim kimseler olamazlar. Mü'minler, bela ve musibetlere karşı sabırlı oldukları gibi, insanlara ve bütün varlığa karşı da şefkatlidirler. Dahası, onlar her fırsatta birbirlerine merhameti tavsiye eder, toplumun safları arasında ‘acıma, merhamet etme, sevme ve herkese şefkatle kol-kanat germe' duygularını yayarlar. Bunu yaparken de, sadece dünyevî; bir sevgi ve alâkadan bahsetmez; her fırsatta nazarları âhiretin yamaçlarına çevirir ve şefkat hislerini, insanlığın sonsuz mutluluğu kazanması istikametinde değerlendirirler. Hemen her münasebetle, ‘Arkadaş, kabir var, hesap var, Cehennem var! Şu insanların ateşe doğru koşarcasına gittiklerini gördüğün halde onlara nasıl acımazsın; nasıl olur da ellerinden tutmaya çalışmazsın?!' derler.

İman Nuruyla Aydınlanan Kalp

Bazen bir çocuğun vefat haberini duyduğumuzda gözlerimiz doluyor; onun anne-babasıyla beraber biz de ağlıyoruz. Haddizatında, onun ölüp gittiğini ama yok olmadığını, bu dâr-ı fânî;den bâkî; bir âleme taşındığını ve ötede rahmet-i İlahiye tarafından sarılıp sarmalanacağını biliyoruz. Onun hiç kaybı olmadığı gibi, henüz rüşde ermediğinden belki ahirette valideynine de şefaat edebileceğine inanıyoruz. Fakat yine de ona yüreğimiz yanıyor, içimiz burkuluyor ve ardından ağlıyoruz. Ya bir insan nâmütenâhî; bir saadetten mahrum kalacak ve ebedî; şekâvete dûçar olup Cehennem'e gidecekse.. İşte, bu ihtimal karşısında bir insanın yüreği ‘cızzz' etmiyorsa, o kalbin inanan bir insana ait olduğunu ve o yüreğin iman nurlarıyla aydınlandığını söylemek çok zordur.

Hâsılı, şefkatle mamur bir kalbin sahibi, Cenâb-ı Hakk'ın rahmâniyet ve rahî;miyetinin gölgesinde hep incelerden ince davranır. Hakikî; şefkati, insanların yüzlerini ahirete çevirip onların ebedî; huzuru kazanmaları için çırpınma şeklinde anlar ve bütün hareketlerini bu anlayışa göre ayarlar. Gülerken de ağlarken de, severken de kızarken de hep muhataplarının yarınlarını, hayır yarınlarından da öte akıbetlerini, ahiretlerini düşünür. Sinesinde bu hissi taşıma bahtiyarlığına ermiş biri, sevgi ve merhamete muhtaç herkese şefkat elini uzatır; gücü yettiğince devrilenleri tutar kaldırır; açları doyurur, üşüyenleri ısıtır; yalnızların, gariplerin vahşetini giderir ve kimsesizlere kimse olur. Bütün bu âlicenaplıkları ortaya koyarken de bir teşekkür bile olsa kat'iyen herhangi bir karşılık beklemez; beklemez, zira şefkat; karşılıksız, sâfi ve ivazsız sevgi beslemenin unvanıdır.

5 Aralık 2015 Cumartesi

Sadâkat nasıl olmalı?

Günümüzde bazıları, hüsn-ü zan ettikleri, mensup oldukları, düşünce ve aksiyonlarına çeşitli seviyelerde destek verdikleri şahıslara İslâmî; kaidelerle izahı imkânsız bir şekilde medh u senada bulunuyor.

Bu türlü şeyler, şöyle böyle, haklı haksız, az veya çok onu çekemeyen insanları tahrik eder. Siz böyle yaparsanız günaha, sû-i zanna sevk edersiniz onları. Sonunda onlar da kaybeder, siz de. İnsanlarda bir damar vardır; hocası, aynı halkada beraber oturduğu ders arkadaşını biraz methettiğinde dahi içinde bir şeyler olur ona karşı, hâlbuki arkadaşıdır.

Bazen etrafı tarafından medh u sena edilen kişiler halî; veya kavlî; olarak buna destek verirler. Bu durumda, tabir caizse, musibet ikileşmiş ve önü alınmaz bir hale gelmiş veya geliyor demektir. İslâm tarihine bu gözle baktığınızda görürüz ki, bu türlü yaklaşımlar, tesiri günümüze kadar uzanan menfi oluşumlarda çok önemli rol oynamıştır. Safevî; ve Fâtımî; devletlerinin kuruluşunun arkasında Hz. Fâtıma'nın torunu olduğunu iddia eden -nesebi olarak olabilir- kerameti kendinden menkul insanlar ve onları göklerde uçuran kişiler vardır. Haşhaşî;ler ve Murabitî;n olarak tarihte yer alan oluşumlar da bu kategoriye dâhildir.

Büyük büyük şeyler iddia edenler çıkmış bunlar arasında. Göklerde meleklerin önünde namaz kıldırmadan tutun da, cennet ve cehennemin anahtarlarını ellerinde bulundurmaya kadar... Çok ağır şeyler bunlar. Niye insanlar Cenâb-ı Hakk'ın kendilerini yarattığı ahsen-i takvim çizgisinde, ayakları yerde, mütevaziyane kulluğa razı olmaz da böyle yüksek payelere gözlerini dikerler acaba? Ne kazanırlar veya ne kazanacaklarını düşünürler?

Evet, sadakat önemlidir. İnsanın davasına, dava arkadaşlarına, örnek aldığı insanlara sadık olması gerçekten önemlidir. Ama sadakat körü körüne bağlılık demek değildir. Şeyhini meleklerden üstün gösterme hiç değildir. Sadakatin birçok yönü var. Mesela, birisi şahsî; günah işlemişse, günahı kendisine; fakat ben yeri geldiğinde usulünce ikaz ederim onu. Doğru yoldan saptığı/sapacağı yerde -hafizanallah- elinden tutarım onun. İşte sadakattir bu. Yanlış konuştuğu yerde usulünce tashih ederim; sadakattir bu. Onu hiçbir şeye feda etmeme, gücüm yeterse mahşerde de onun yanında olma, sadakattir bu. Unutmayın, Efendimizi (sallallâhu aleyhi ve sellem) alâ-yı illiyyî;n-i insaniyete çıkaran sadakattir.

Şeytanın En Can Alıcı Silahı: Şehvet

Şehvet, şeytanın en çok başvurduğu, en çok kullandığı bir tezgâhtır. Mevlânâ'nın semaha kalktığı zaman irticalen söylediği, Zerkûb veya Hüsamettin Çelebi tarafından kaydedilmiş rubâilerinde anlattığı bir şey var: Mevlânâ orada şeytanla Cenâb-ı Hakk'ı karşı karşıya getirip konuşturuyor. Diyor ki şeytan, Allah'a; “İzzetine kasem ederim ki insanların hepsini şirâzeden çıkaracağım. Ama onların bir dayanakları var, benim de olması lâzım.” Allah, “İstediğin kadar para, al kullan onu” diyor. Memnun olmuyor, ekşitiyor yüzünü şeytan. “İstediğin kadar ömür...” deniliyor, yine yüzünü ekşitiyor; “İstediğin kadar güç, kuvvet...”, yine ekşitiyor; “şehvet” denilince, Hz. Mevlânâ diyor ki: “Şeytan zil taktı oynadı o zaman.”

Şehvet, şeytanın en büyük kozudur, denilebilir. Bana tarih boyunca şehvet mevzuunda dayanmış, sabretmiş, devrilmemiş kaç tane babayiğit gösterebilirsiniz? Kalbi hiç inhiraf etmemiş, gözünün içine yabancı bir hülya girmemiş, kulağı o işin mahremini duymamış, o istikamette adım atmamış, el uzatmamış kaç babayiğit? Zira o, şeytanın zil takıp oynadığı bir mesele. Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ümmetime bundan daha büyük bir imtihan, bir fitne vesilesi bırakmadım” buyuruyor. Bizim sabah-akşam yaptığımız dualar, kişinin şehvetle imtihanı karşısında yaptığı duadır; “Böyle bir imtihanla karşı karşıya gelmeden Sana sığınırım!” demektir. Tek taraflı da değildir bu iş. Erkekler kadınlarla imtihan olurken, kadınlar da erkeklerle imtihan olur.

Şeytan hesabına olacak örgülerden ve nakışlardan kaçmak gerek. Başka bir deyişle, örümcek ağına düşmemeli. Ağa düşmüş sinekleri görmüşsünüzdür; çırpındıkça batarlar, daha perişan hale gelirler. Şeytanın ağı da öyledir. O, ağına düşmüşlerin başında bekler; bekler ki kurtulamasın, çırpınsın ve çırpındıkça batsın. Bu sebeple insan, potansiyel genişliğini kendi elleriyle daraltmamalı. Kevn ü mekânlara sığmayan, lâ mekânî; (bir mekânla sınırlanmayan), lâ zamanî; (zamana bağlı olmayan) mahiyetini; daracık bir şeye, bir âna, bir lâhzaya, bir bakmaya, bir öpmeye, bir daneye, bir lokmaya mahkûm etmemeli. Unutmayın, bir kuşu kafese kıstıran şey bir dane hırsıdır.

Demek asıl mesele şeytanın ağına düşmemek. Kur'ân-ı Kerim diyor ki: “Onlara vaatte bulunur ve onları boş kuruntulara sevkeder…” (Nisa, 4/120). Hiçbir vaadini yerine getirmez o. Onun sözünün hikâye edildiği başka bir âyette açıkça diyor zaten: “... Ben de size bir şeyler vaat ettim, ama sözümde durmadım” (İbrahim, 14/22). Öyleyse insanı boş vaatlerle kandıran ve vaadini asla gerçekleştiremeyecek olan şeytanın ağına düşmemeye bakmalı.

28 Kasım 2015 Cumartesi

Kur'an talebesi ve iki tehlike

Ebû Mûsâ (radıyallâhu anh) Hazretleri'nden rivayet edildiğine göre; Resul-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

“Saçı–sakalı ağarmış Müslüman'a, Kur'an-ı Kerim'i usûlüne uygun olarak okuyan ve gulüv ve cefâdan uzak kalan (içindekiyle amel hususunda ölçüyü aşmayan ve ondan uzaklaşmayan) insana, bir de herkesin hakkını gözetmeye çalışan âdil idareciye ikram etmek, Allah Teâlâ'ya duyulan saygı ve ta'zimden ileri gelir.”

Hamele-i Kur'an

Hazreti Sâdık u Masdûk (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz, Müslüman yaşlıya ve herkesin hakkını gözeten idareciye ikramda bulunmaya teşvik etmenin yanı sıra, “hâmil-i Kur'an” olan insanları da aynı çizgide zikretmiş ve onların da hürmete lâyık kimseler olduklarını belirtmiştir. Hadis-i şerifte, Kur'an ile meşgul olan bir insanın hakiki “hâmil-i Kur'an” sayılması ve ikrama lâyık görülmesi için gulüv ve cefâdan uzak bulunması gerektiği ifade edilmiştir.

Söz Sultanı'nın (aleyhissalatü vesselam) betahsis gulüvde bulunan “gâlî;” ve cefa eden “câfî;”yi nazara vermesinde derin manalar aramak lazımdır. Zira “gulüv”, mübalağanın şiddetli derecesinin ismi olduğu gibi, herhangi bir mevzuda galeyâna gelmek, ayaklanmak, taşkınlık yapmak ve haddi aşmak demektir. Bu itibarla da, Kur'an-ı Kerim'e çok bağlı görünen ve onu baştan sona çok iyi ezberleyen bazı kimselerin dinin diğer delillerini yok saymalarından ve dolayısıyla bir kısım yorum hatalarından kaynaklanan aşırılık ve taşkınlıkları da gulüvdür. Bir yönüyle, her şeyi Kur'an'a bağlama ama onu yorumlarken haddi aşma; Resûl-i Ekrem Efendimiz'in şerh, izah ve tefsirlerini nazar-ı itibara almama, Selef-i salihî;nin görüşlerine kıymet vermeme ve kuru nascılık gibi bir yolda yürüme de gulüvdür. Evet, ilk dönem itibarıyla Hâricî;ler, daha sonra Zâhirî;ler ve nihayet o cereyanların tâ günümüze kadar uzanan farklı kolları incelenecek olursa, Kur'an'ın gölgesinde ve ona bağlılık adı altında ortaya konan aşırılıkların pek çok misali görülecektir.

Kur'an-ı Kerim'e Karşı Cefâ

Cefâya gelince o, eziyet, işkence ve zulüm demektir; ayrıca, alâkasız kalmak, terk etmek ve unutmak manalarına gelmektedir. Bu itibarla, Kur'an'ı okumayan, okuyup da üzerinde düşünmeyen ya da okuyup düşündüğü halde onunla amel etmeyen kimse İlahî; Beyan'a cefâ ediyor demektir.

Bazıları, bir ömür boyu Allah'ın kelamına karşı bî;gâne yaşarlar; yaşar ve böylece Kur'an'a cefâ etmiş olurlar. Aslında, bir insan, iş-güç sahibi de olsa ve pek çok meşguliyeti de bulunsa, biraz gayret etmek ve az bir vakit ayırmak suretiyle Kur'an'ı bir ayda öğrenebilir. Heyhat ki, altmış-yetmiş yaşına ulaştığı halde, onlarca senenin sadece birkaç gününü Kelamullah'a ayırmayan ve ona yabancı olarak dünyadan çekip giden bir sürü inanan vardır. Hâlbuki bir mü'minin belli bir yaşa gelmiş olmasına rağmen, hâlâ Kur'an okumasını bilmemesi ve hele öğrenme cehdi göstermemesi Müslümanlık adına ciddi bir ayıptır.

Bazıları da Kur'an'ı öğrenirler, hatta ezberlerler; fakat sonra Mushaf'ı kaldırıp evlerinin duvarına asar ve onu yalnızlığa, kimsesizliğe, garipliğe terk ederler. Belki sadece Ramazanlarda mukabele kasdıyla onu bir aylığına kılıfından çıkarırlar ama akabinde Kelamullah'ı yeniden bir dekor malzemesi gibi kullanmaya dururlar. Hatta bu uzun fasılalardan dolayı kimileri yüzünden okumayı, kimileri de hafızalarındaki sûreleri dahi unuturlar. Onlar da bu şekilde Kur'an'a cefâ etmiş sayılırlar.

İnsanlığın İftihar Tablosu'nun (aleyhi ekmelüttehaya) Kur'an'dan bu denli uzak yaşayanlar hakkındaki şu tehditkâr beyanı ne kadar da ibretamizdir: “Her kim Kur'an-ı Kerim'i öğrenir ama mushafı bir köşeye atar, onunla ilgilenmez ve ona bakmazsa, Kur'an Kıyamet günü o insanın yakasına yapışır ve ‘Ya Rab! Bu kulun beni terk etti; benimle amel etmedi. Aramızda hükmü Sen ver.' der.”

Bu itibarla da, Kelâmullah'ın bir köşeye atılması, yalnızlığa terk edilmesi, sadece duvarların süsü yapılması ve yalnızca ölülere okunması revâ değildir. O, ölülerden önce diriler için kurtuluş vesilesidir. Onda ferdî; ve içtimâî; bütün hastalıklarımızın çaresi vardır. Onu böyle görüp böyle kabul etmemek başlı başına bir cefâdır.

Hâsılı; Kelam-ı İlâhî;'den kat'iyen uzaklaşmayan, onu usûlüne göre okuyan, emirlerine uygun olarak yaşayan ve ayetleri yorumlama hususunda haddi aşmayan insan ikrama layık bir Kur'an talebesi sayılır. Ne var ki, Kur'an hakkında gulüv ve cefâdan uzak kalabilmek için, usûle riayette titizlik göstermenin yanı sıra ciddi bir teemmül, tedebbür ve tefekkürle murad-ı ilahiye ulaşmaya çalışmak gerekmektedir. Bunu yaparken de, Kur'an-ı Kerim'in sahabe tarafından nasıl anlaşıldığını ve nasıl yorumlandığını fevkalâde bir titizlikle kelimesi kelimesine tespite çalışan, muhkematı esas alarak mülahazalarını yine Kur'an ve Sünnet-i sahiha disiplinleriyle test eden, böylece Kur'an düşmanları tarafından yorum ve te'vil adına ortaya atılan muzahref bilgi kırıntılarını ayıklayan ve murad-ı İlahi'yi doğru anlayabilmemiz için harikulâde bir sa'y ü gayret gösteren Selef-i salihî;n efendilerimizin müstakim çizgisinden asla ayrılmamak icap etmektedir.

24 Kasım 2015 Salı

Tulumbanı al yetiş imdada!

Kimi insan vardır, kendi bedeninin, beşerî; yapısının, çoluk çocuğunun, ailevî; hayatının veya akraba çevresinin başına gelen bela ve musibetlerden dolayı endişe ve sıkıntı duyar.

Kimi insan da vardır, çevresiyle alâkadarlığının genişliği ölçüsünde derece derece kendi köy, nahiye, kasaba ve ülkesinde meydana gelen hâdiselerden dolayı müteessir olur. Ama kimi insan da vardır ki, nazarları her an bütün dünyaya müteveccihtir, herkesle alâkadardır ve yeryüzünde olup biten hâdiseleri, ateş nereye düşerse düşsün kendi üzerine düşmüş gibi içten içe vicdanında duyar, hisseder ve yaşar. Elbette bu seviyedeki bir endişe ve ızdırap, takdir ve tebcil edilecek mukaddes bir ızdırap ve endişedir. Ancak insan, ifrata girmemeli, kendine zarar verecek, azap edecek bir duruma düşmemelidir. Ayrıca, çekilen o sıkıntı ve ızdırap, asla iradeyi felç edecek, insanı ümitsizliğe sevk edecek, onu çaresizlik psikolojine sürükleyecek bir noktaya gelmemelidir.

İnsanlığın Bitişi

Bu açıdan O'nun ümmetinden olan her fert, peygamberâne bir azim, kararlılık ve kucaklayıcılık içinde başta kendi çevresi ve yakınları, ülke ve milleti olmak üzere topyekûn Müslümanları, hatta himmeti daha da âliyse, bütün insanlığı kucaklamalı ve onların ızdırap ve sıkıntılarını kendi vicdanında duyup hissetmeye çalışmalıdır. Zira günümüz dünyasında, bir baştan bir başa bütün yeryüzünde adaletsizlik, hukuksuzluk ve eşitsizlik –halk ifadesiyle– gırla gitmektedir. Açlık ve sefaletten ölüp giden, çeşit çeşit zulüm ve baskıya maruz kalan insanların hâl-i pürmelâli yürekleri parçalamaktadır. İşte bu hazin manzara karşısında olup bitenleri sinema seyrediyor gibi seyretmeme, onlar karşısında heyecan ve ızdırap duyma, insan olmanın gereğidir. Aksi ise, insanlığın bitişi, onun kaybedilmesi demektir. Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (Taberani) buyuruyor ki, konumuz açısından derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.

Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır. Bilakis Hz. Müsebbibü'l-Esbâb'a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O'na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır. Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar içinde kıvranıp durmaktadır. Bu dert ve sıkıntılar bazen fasıl fasıl yer değiştirse, kâh oraya kâh buraya geçse de, umumi manada bilmem kaç asırdan beri devam etmektedir. Bu durum karşısında biz kimi zaman ellerimizi açıp, “Allah'ım! Ülkemiz, ülkümüz, geleceğimiz, milletimiz, ikbalimiz lehinde çalışan insanları payidar eyle, onları muzaffer kıl, fevz ü necatla serfiraz eyle!” diye dua ettik. Kimi zaman da, “Allah'ım! Ülkemiz, geleceğimiz, maddî;-mânevî; değerlerimiz aleyhinde çalışan ve milletimizi bölmek ve parçalamak için uğraşanları Sana havale ediyoruz, onların haklarından gel!” diyerek Rabb'imize sığındık.

Güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, ellerini açıp ızdırar hâliyle: “Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyûm! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî;) demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz etmesidir. Bunu yapabildiği takdirde insan, bela ve musibetler karşısında, sarsıntı yaşamaz, ye'se düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz ve hep Cenâb-ı Hakk'a iltica ederek, inayeti hep O'ndan bekleyerek işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.

Mukaddes Azap

Tebcil ve takdir edilmeye değer bu tür sıkıntılar için biz “mukaddes azap”, “kutsal sıkıntı” ifadelerini kullanıyoruz. Farklı zamanlarda arz ettiğim gibi elimden gelse, bütün insanların içine, onların ciğerlerini “cız” diye cazırdatıp yakacak böyle bir ızdırap saçardım. Çünkü o, en müessir bir duadır. Duaları peyk süratiyle gökler ötesi âlemlere ulaştıracak en önemli bir faktördür. Evet, ızdırap ve ızdırar kadar dualara hız kazandıran başka bir şey yoktur. O hâlde inanan sineler, insanlığın bu hâli karşısında gamsızlığı, ızdırapsızlığı büyük bir afet olarak bilmeli ve “Eyvah! Yazıklar olsun bizim bu halimize!” deyip ızdırapla inlemelidirler. İnlemeli, seccadeye koşmalı, seccade onların alınlarını öperken onlar da “Ne olur Allah'ım, bahtına düştük!” diyerek Allah'a içlerini dökmelidirler. İşte böyle bir ızdırap ve sıkıntı, bizim için bir dinamo vazifesi görür ve bizi harekete sevk eder. Biz de bir itfaiyeci gibi tulumbamızı alıp yangını söndürmek üzere imdada koşarız.

15 Kasım 2015 Pazar

His Dünyası

Karanlıklar Bozgunda

Bir gün yine hüzünle dolup taştım ard arda,

Mecnunun hasret ve yalnızlığıyla sahrada;

Dolaştığı gibi dolaştım gamlı, derbeder,

Her yer bitevî; simsiyahtı ben de mükedder...

Bir karanlık tablo ki, yer demir, gökler bakır,

Çevredeki kasvetten ruh sağır, gönül sağır.

Eğildim imanıma, Rabbim o ne tecellâ!

Onca şeye rağmen o gürül gürüldü hâlâ..

Karanlığa meydan okuyan bir edâ ile,

Haykırıyordu “tın tın” çelikten sadâ ile..

Sarsılıyordu zulmetler yorgun ve bitkin;

Daha bir coşkundu aydınlık, daha bir gergin...

İrademe fer geldi ışıktan buğularla,

Beraberim sandım, sulardaki kuğularla.

Derken bu sessiz şölen bütün varlığı aştı,

Bir büyüyle gidip tâ âsumâna ulaştı.

Ruhum bu renk ve sesler içinde dirilirken,

Düşündüm ki duymuştum bu cümbüşü çok erken.

Mademki, öteler sır verdi kendi sesinden,

Kurtulmaya koştum benliğin dar kafesinden.

Sıçradım son bir azimle kendime ulaştım;

Sırtımda taşıdığım “ten” lâşesini aştım.

Yıllarca süzgün bakışlarla ruhumu emen.

Ve insafsız kirpikleriyle gönlümü delen;

Bir fettân ki, her anışımda kalbim ürperir..

Yeter! Ey ihanet bakışlı, cevrin elverir!

Şimdi sonsuza ulaşıyor beklediğim yol,

Gel artık sen de yollar yoluna gir ve kurtul!

M. Fethullah Gülen

7 Kasım 2015 Cumartesi

Allah bize yeter

Aciz, fakir ve muhtaç durumda bulunan bir insan ancak Kadir-i Mutlak ve Ganî;y-yi ale'l-Itlak olan Allah'a sığınmak suretiyle her türlü sıkıntının üstesinden gelebilir.

Bu açıdan insanın maruz kaldığı belâ ve musibetler karşısında “Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir.” diyerek Allah'a sığınması çok önemlidir. Haddizatında bunu söyleyen bir insan şuna inanmaktadır: İşimizi O'na havale ettik. Vekilimiz yalnız O'dur. Kendisine teveccüh ettiğimizde O, asla bizi kendimizle baş başa bırakmayacak ve bizi yalnızlığa terk etmeyecektir.

Cenâb-ı Hak, insanların kendisinden yüz çevirmeleri karşısında Resûl-i Ekrem Efendimiz'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) hitaben şöyle buyurmuştur: “Eğer yüz çevirir, Seni dinlemezlerse ey Resûlüm de ki: Allah bana yeter. O'ndan başka ilâh yoktur. Ben yalnız O'na dayanıp O'na güvendim. Çünkü O, büyük Arş'ın, muazzam hükümranlığın sahibidir.” (Tevbe, 9/129)

Hz. Pî;r de bu âyeti izah ederken şöyle der: “Eğer ehl-i dalâlet arka verip senin şeriat ve sünnetinden i'raz edip Kur'ân'ı dinlemeseler, merak etme. Ve de ki: Cenâb-ı Hakk bana kâfidir. Ona tevekkül ediyorum. Sizin yerlerinize, ittibâ edecekleri yetiştirir. Taht-ı saltanatı her şeyi muhittir; ne asiler hududundan kaçabilirler ve ne de istimdat edenler medetsiz kalırlar.”

Konuyla alâkalı, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah-akşam yapılmasını tavsiye buyurduğu bir dua da şu şekildedir: “Yâ Hayy u yâ Kayyûm! Rahmetin hürmetine Senden yardım diliyorum; her hâlimi ıslah et ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle baş başa bırakma!” (Hâkim)

Bunu biraz daha açacak olursak şöyle de diyebiliriz: “Allah'ım! Ne olur, Senin yolunda bulunurken, meselenin ruhuna dokunacak, tadını tuzunu karıştıracak fısk u fücûr gibi şeyler işin içine hiçbir zaman girmesin! Göz açıp-kapayıncaya kadar bile olsa beni nefsin ve şeytanın vekâletine bırakma! Zira vekâleti onlar alırlarsa beni hangi gayyaya sürükleyecekleri belli olmaz. Nefs-i emmareye itimat edilmeyeceğinden, işe onun vaziyet ettiği bir yerde ben yenilmiş sayılırım. Vekilim Sen olursan ancak o zaman doğru yolu bulur ve o yolda yürüyebilirim. Çünkü Senin havl ve kuvvetinin olduğu yerde, işin içine ne nefsin ne de şeytanın parmağı karışabilir.”

Yalnız Sana Güvendik

Kavminin kendisinden yüz çevirmesi karşısında Seyyidinâ Hz. İbrahim ve ona inananların da Allah'a dayandıklarını görüyoruz. Onlar öncelikle, “Sizden ve Allah'ı bırakıp tapageldiğiniz şeylerden biz fersah fersah uzağız.” (Mümtehine, 60/4) diyerek, kâfirlere karşı dimdik bir duruş sergilemiş ve âdeta bütün tehditlere meydan okumuşlardır. Aynı zamanda onlar, bu ifadeleriyle, Allah'tan başka tapılan şeylerin bir kıymet-i harbiyelerinin olmadığını, kendilerine atfedilen değeri hak etmediklerini ve herhangi bir teveccühe de asla lâyık olmadıklarını ilan etmişlerdir. Daha sonra ise çaresiz bir insan hâliyle nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin tecellisini seslendirmek suretiyle şöyle demişlerdir: “Ey Yüce Rabb'imiz, biz yalnız Sana güvenip Sana dayandık. Bütün ruh-u cânımızla Sana yöneldik ve sonunda Senin huzuruna varacağız. Ey Ulu Rabb'imiz, bizi kâfirlerin imtihanına (baskı, zulüm ve işkencelerine) mâruz bırakma, affet bizi; Şüphesiz Sen Azî;z ve Hakî;m'sin.” (Mümtehine, 60/4-5)

Başka bir âyet-i kerimede ise sahabe-i kiram efendilerimizin düşman karşısında Allah'a dayanıp güvenmeleri şu ifadelerle anlatılmıştır: “İnsanlar onlara: ‘Düşmanınız olan kimseler size karşı bir ordu topladılar, onlardan korkun!' dediler. Bu onların imanını artırdı da: ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' dediler. (Âl-i İmrân, 3/173)

Evet, görüldüğü üzere, sahabe efendilerimiz, normal şartlarda bir insanın ürkeceği, korkacağı, telaşa kapılarak ne yapacağını şaşıracağı bir yerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' demiş; demiş ve düşmanla karşılaşmayı metafizik gerilim içinde beklemeye durmuşlardır.

Muvaffakiyetler Karşısında da Allah'a Sığın

Öte yandan sadece başa gelen belâ ve musibetler karşısında değil, inanan bir gönül, başarı ve muvaffakiyet durumlarında da Allah'a sığınır/sığınması gerekir. Bu açıdan hasbiye meselesinin kemmiyet ve keyfiyet derinliği şahıstan şahsa değişebilir. Bazıları sadece musibetler veya halledilmesi müşkil problemler karşısında ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' der, Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eder ve neticede, Allah'ın izni ve inayetiyle, problemlerinin ekstra lütuf ve inayetlerle halledildiğine şahit olur. Bu, darda kalmış ve başı sıkışmış olan insanların teveccühüdür. Bazıları ise hasbiyeleri sürekli vird-i zeban eder ve sabah akşam dualarında Allah'ın havl ve kuvvetine sığınırlar. Özellikle ufukları inkişaf etmiş, ruh ve sır ufkuna yükselebilmiş insanlar şahsî; hayatlarına ait en küçük meselelerde bile Cenâb-ı Hakk'ın tasarrufunu duyar gibi olurlar. Evet, onlar bir iğneye ip takma veya bir lokmayı ağza götürme gibi zâhirde iradenin halledebileceği düşünülen en basit meselelerde bile ‘Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir!' ufkunu yaşarlar.

31 Ekim 2015 Cumartesi

Sahabe-i Kirâm'da sünnet hassasiyeti

Kur'ân-ı Kerim, nasıl Efendimiz'in risaleti ve sunduğu mesaj mevzuunda hassasiyet gösteriyor, sahabe-i kiram da, aynı şekilde O'ndan gelen her şeyi kemal-i hassasiyetle kabulleniyor, korumaya alıyor ve neşrediyorlardı. Kur'ân-ı Kerim'in tabiriyle, O'ndan gelen her şeyi “içiyor” gibi alıyor ve belliyorlardı.

Dolayısıyla, sünnet mevzuunda çok titizdiler. Nasıl titiz olmasınlar ki, Kur'ân-ı Kerim, meseleyi bir iman mevzuu olarak ele alıyor ve; “Hayır hayır; Rabbi'ne andolsun ki, aralarında anlaşmazlığa bâdî; meselelerde seni hakem yapıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde en ufak bir burkuntu duymadan ve tam bir teslimiyetle sana teslim olmadan iman etmiş olmazlar.” (Nisâ, 4/65) buyuruyordu.

Onların yaşadıkları hayatın saniyeleri, saliseleri, âşireleri hep bu hassasiyet içinde geçiyordu. Hayatlarını bu ölçüde bir hassasiyet içinde geçiren insanların, O'nun sünnetine karşı lâkayt kalmaları düşünülemez.

Şimdi, bir-iki misalle bu hususu biraz daha açalım:

Üsâme Seriyyesi

Allah Resûlü'nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerinde teşyî;' buyurdukları en son seriyyeleri, Üsame Seriyyesi olmuştu. Mübarek hayatlarının son günlerinde, Roma üzerine göndermeyi kararlaştırdığı ordunun kumandanlığına, “Evlâdım!” deyip evinde büyüttüğü Mute kahramanı Zeyd İbn Hârise'nin o çok sevdiği ve kucağında büyüttüğü oğlu Üsame'yi getirmişti.

Üsame'nin emrine verilen bu ordu içinde, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman gibi namlılar da vardı. Ordu hareket etmeden önce Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) rahatsızlanmışlardı. Medine dışında hareket hazırlıkları yapılıyordu ki, hastalığın ağırlaştığı duyuldu...

Bunun üzerine, Üsame sancağı getirip O'nun kapısının önüne dikti ve huzura girdi. Efendimiz artık konuşamıyordu. Üsame diyor ki: “Ellerini semaya kaldırdıktan sonra üzerime indirdi. Bana dua ediyor olduğunu anladım.” Bu esnada Efendimiz'de biraz iyileşme emareleri belirince, Üsame yola çıkmak üzere ayrıldı. Tam orduya hareket emrini verdiği sırada idi ki, Güneş'in, İki Cihan Güneşi'nin gurubu haberiyle her yan inledi.

Hz. Ebû Bekir halife seçilince, o yanık sinelerin iniltileri arasında hemen bu işi ele aldı. Öyle kritik bir andı ki, vefat haberi sağda-solda duyulur duyulmaz, bazı yerlerde irtidat hâdiseleri başgöstermişti. Müseylimetü'l-Kezzab, Esvedü'l-Ansî; ve daha niceleri Efendimiz henüz hayatta iken, peygamberlik iddiasıyla ortaya çıkmışlardı. Bunlar, Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat haberini alınca, her tarafta fitne ateşlerini körüklemeye başladılar.

İşte İslâm ordusu tam bu hengâmede, her zaman Medine üzerine gelebilecek olan Bizanslılara karşı gönderilecekti. Orduyu Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) hazırlamış; sonra da; “Üsame ordusu'nu gönderin.” buyurmuştu. Sahabe ve başta Hz. Ebû Bekir, başka mülâhazalarla O'nun emrinden kıl kadar sapamazlardı. Halife-i Müslimî;n; “Vallahi, canavarlar dört bir yandan üzerimize saldırsalar, Resûlullah'ın dalgalandırdığı bu bayrağı indirmek istemem.” diyerek, orduya hareket emri verdi. Hem de o ordunun teşyî;'ine hususî; bir önem vererek; öyle ki, genç komutan at üstünde giderken, kendisi yaya olarak, onu teşyî;' ediyordu.

Evet, işte sahabe, bu idi; en hassas dönemlerde dahi, Efendimiz'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen emirlere bu ölçüde hassasiyetle uyarlardı.

Adalet Timsali Hz. Ömer

Hz. Ömer Efendimiz (radıyallâhu anh) de, şüphesiz ondan daha az hassas değildi. O, sünnetin hükümleri karşısında öylesine titizdi ki, konuşurken, talimat verirken, hutbe okurken, konuşmasının en can alıcı noktasında kendisine Kitabullah'tan ve Sünnet-i Resûlullah'tan bir hüküm hatırlatıldığında hemen dururdu. Kendisi bir gün el parmaklarının diyeti mevzuunda içtihatta bulunmuştu. Sahabeden biri ona itiraz edip; “Ey Mü'minlerin Emî;ri! Ben Resûl-i Ekrem'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) duydum, buyurdular ki: Bir elin beş parmağı, iki elin on parmağı, el için kararlaştırılan diyet ne ise onu eşit olarak bölüşürler. İki el tam bir diyet, bir el de onun yarısıysa, tek tek her parmağa on deve düşer.”

Hz. Ömer, beyninden vurulmuşa dönmüştü ve; “Ey Hattaboğlu! Resûl-i Ekrem'in eserinin olduğu yerde, sen nasıl içtihat edersin?” demişti. Evet, sünnet, sünnet insanında kendisini bütün ağırlığıyla hissettiriyordu.

Sahabenin, İbn Ümmi Mektûm gibi, Sevbân gibi, binek üstündeyken ellerinden kamçı düştüğünde dahi, “Ver!” dememek için inip kendileri alacak kadar istemekten hayâ eden fakirlerinden Abdullah İbn Sa'dî; naklediyor: “Hz. Ömer ganimetlerden bana bir pay ayırdı. Ben, ‘Ey emî;re'l-mü'minî;n, beni bu mevzuda zorlama!' dedim. Bana dedi ki: ‘Vallahi, ben de senin gibiydim. Bir defasında, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), bana bir şey vermek istediğinde istiğna gösterdim. Buyurdular ki: ‘Al bunu, mal edin kendine, istersen tasadduk edersin. Sen istemeden, beklemeden, dileyip dilenmeden sana bu dünya malından gelirse al, bunda beis yoktur.' Ben, sana Resûlullah'ın sözünü tekrar ediyorum. Onun, hakkımızda bu mevzuda verdiği hüküm budur.”

24 Ekim 2015 Cumartesi

Resûl-i Ekrem'in (sallallâhu aleyhive sellem) neslini sevmek

Resûl-i Ekrem'in (aleyhi ekmelüttehaya) neslini sevmek, Alevî;'siyle Sünnî;'siyle hepimiz için çok önemli bir vecibedir.

Nitekim Kur'an-ı Kerim'de, Allah Resûlü'nün, peygamberlik vazifesine bedel olarak hiçbir ücret talep etmediği, ümmetinden sadece Âl-i Beyt'ine muhabbet istediği belirtilmektedir. Nebiler Serveri (sallallahu aleyhi ve sellem), bu hakikati teyit eden bir hadis-i şerifinde, “Nimetleriyle sizi rızıklandırdığı için Allah'ı sevin. Beni de Allah için sevin. Ehl-i Beyt'imi ise benim sevgimden dolayı sevin.” buyurmaktadır. Yine, Habib-i Ekrem (aleyhissalatü vesselam) iki ayrı hadis-i şerifte, sırat-ı müstakimden inhiraf etmemeleri için ümmetine Kur'an, Sünnet-i Seniyye ve Ehl-i Beyt'e ittibayı emretmektedir. Sadık u Masduk Efendimiz, “Size iki şey bırakıyorum. Bunlara uyduğunuz müddetçe asla sapıtmazsınız. (Bunlar) Allah'ın Kitabı ve Resûlü'nün Sünneti'dir.” demiş; bir başka defa ise, “Diğeri, Ehl-i Beyt'imdir.” buyurarak Sünnet-i Seniyye'sinin yerine mübarek neslini zikretmiştir.

Ehl-i Beyt'in Hüznü

Bizim için sevgileri dinî; bir vecibe sayılan Ehl-i Beyt'in hüznü de hepimizin gönlüne derin bir hüzün salmaktadır. Peygamber Nesli'nin maruz kaldığı belalar yine Alevî;'siyle Sünnî;'siyle hepimizin yüreğini dağlamaktadır.

Kendimi idrak ettiğim günden bu yana, gezip gördüğüm tekyelerde, zaviyelerde, medreselerde, sohbetlerinden istifade etmeye çalıştığım âlimlerin, âriflerin ve fazilet ehlinin meclislerinde Kerbela ile alâkalı mersiyeler okunduğuna ve bilhassa Seyyidina Hazreti Hüseyin'in maruz kaldığı zulüm hikâye edilirken herkesin hıçkıra hıçkıra ağladığına çokça şahit olmuşumdur. Alvarlı Efe Hazretleri'nin:

“Bugün mah-ı Muharremdir, muhibb-i hanedan ağlar.

Bugün eyyam-ı matemdir, bu gün âb-ı Revan ağlar.

Hüseyn-i Kerbela'yı elvan eden gündür.

Bugün Arş-ı muazzamda olan âlî; divan ağlar.

Bugün Âl-i abanın gülşeninin gülleri soldu,

Düşüp bir ateş-i dilsûz, kamu ehl-i iman ağlar.

Gürûh-i hanedana Lütfiya kurban ola canım,

İla yevmil kıyame can ile ehl-i iman ağlar.”

sözleri hâlâ kulağımdadır; bunlar söylenirken duygu pınarlarımızın coştuğu ve gözlerimizin yaşlarla dolduğu da hafızamda bugünkü gibi canlıdır.

Bu itibarla, ülkemizin, milletimizin ve topyekûn insanlığın selameti hesabına, böyle ortak meselelerde bir mutabakat sağlayarak bir araya gelmemiz, karşılıklı olarak konuma saygılı davranmamız; dünkü kavga sebeplerini bugüne taşıyarak yeni çatışmalara meydan vermememiz ve asla birbirimizi suçlayıcı söz, tavır ve davranışlara girmememiz gerekmektedir.

Düşünün ki, en uzaktaki kimselerle dahi diyaloğa geçme, onların konumlarına saygılı davranma, müşterek değerler üzerinde uzlaşma, insanî; birikimleri paylaşma ve dostluk köprüleri kurma yolları araştırdığımız bir dönemde, asırlarca kader birliği yapmış olduğumuz insanlarla evleviyetle bir araya gelmemiz ve el ele vermemiz gerekmez mi? Belli devirlerde, teferruata ait bir kısım meselelerde ortaya çıkmış olan farklı inançları, farklı anlayışları ve farklı yorumları bahane etmekten, onlar sebebiyle bölünüp parçalanmaktan ve türlü türlü isnadlardan dolayı birbirimizi üzmekten uzak durmamız icap etmez mi?

Saygınıza Saygı Duyulur

Diğer taraftan, şayet elinizdeki değerlere saygı duyulmasını ve diğer insanların da onlardan istifade etmelerini istiyorsanız, başkalarına ve onların değerlerine karşı saygılı davranmalısınız. İnsanlardan saygı görmenizin ve değer ölçülerinizden onları da istifade ettirmenizin biricik yolu onların anlayışlarına, hissiyatlarına ve değer atfettikleri hususlara saygılı olmanızdır. Siz saygı ortaya koyar ve onların değerlerine saygılı olursanız, onlar da saygıyla mukabelede bulunur ve değerlerinize karşı saygılı davranırlar. Şayet, siz aslı faslı olmayan uyduruk sözlerle karalamaya kalkar ve insanları sürekli zan altında tutarsanız, onları hem saygısızlığa zorlamış hem de güzelim değerlerinizden mahrum bırakmış olursunuz. Siz onlara karşı belli ölçüde açılmaz, muvakkaten dahi olsa kendinizi onların yerine koymaz ve duygularını idrak etmeye çalışmazsanız, onlara kendinize doğru bir adım dahi attıramazsınız. İnsanî; değerler çerçevesinde, vatan ve cihan sulhü adına birbirinizden istifade etmeniz, birbirinize yardımcı olmanız ve yaşanılır bir dünya kurmanız, muhataplarınıza karşı anlayış göstermenize ve biraz empatiye bağlıdır.

Bu açıdan, bugün ister Alevî;lerin ister Sünnî;lerin isterse de aynı meşrebe bağlı değişik kolların temsilcilerinin birbirlerine anlayışla ve konuma saygı düsturuyla yaklaşmaları lazımdır. Herkesin önyargılardan, vehimlerden, su-i zanlardan arınması ve hem kendisinin, muhatabından istifade edebileceğine hem de bazı hususlarda ona yardımda bulunabileceğine inanması gerekmektedir. Bu inançla, her kesimin dostluk çizgisinde bir araya gelmesi, bir grup kardeşlik eli uzatırken öbürünün güllerle mukabele etmesi ve bir taraf Ehl-i Beyt muhabbetiyle coşarken diğerinin de onun heyecanına ortak olması icap etmektedir.

17 Ekim 2015 Cumartesi

İnsanı batıran günahlar...

İhtiva ettiği mana tabakaları itibarıyla şümullü bir kelime olan fısk, kısaca; “insanın, dinin vaz'ettiği sınırlar içinde kalmaması; büyük günahları işlemek veya küçük günahlarda devam etmek suretiyle başını Allah'a itaat dairesinin dışına çıkarması” manasına gelmektedir.

Resûl-i Ekrem Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadis-i şeriflerinde, “Helâl olan şeyler de haram olan şeyler de (herhangi bir kuşkuya meydan vermeyecek şekilde) bellidir. Fakat bu ikisinin arasında, şüpheli alanlar vardır ki, insanların çoğu bunları bilmez. Her kim ki bu şüpheli şeylerden sakınırsa, dinini ve ırzını korumuş olur.” (Buharî;) buyuruyor. Yani, nasıl ki, devletlerin, girilmesine izin verilmeyen mayın tarlaları veya tel örgülerle çevrili yasak bölgeleri vardır, aynen öyle de insanı, dünyevî; uhrevî; helâk edici unsurlardan koruma adına ahkâm-ı ilâhî; bazı sınırlar koymuştur. İşte bu sınırları tanımayıp bariyerleri aşan ve şehrahtan çıkıp patikaya sapan insanlar fıska girmiş olur.

Arap dilinde, durması gerekli olan yerde durmayıp deliklerinden dışarı çıkan, evin içinde cirit atıp eşya ve insanlara zarar veren fare, akrep ve yılan gibi hayvanlar için evlere ait fâsıklar manasına gelen “fevâsiku'l-büyût” tabiri kullanılır. Çünkü bunlar, kalmaları gereken dairenin dışına çıkmak suretiyle alan ihlâli yapmış oluyorlar.

Mü'minde Fasık Sıfatı

Kur'ân-ı Kerim'de, kâfir, münafık veya müşriklerin anlatıldığı âyet-i kerimelerde şahıslardan ziyade, sahip oldukları sıfatlar zikredilmekte ve böylece onlardaki mezmum sıfatlara dikkat çekildiği görülmektedir. Çünkü irşat ve tebliğ açısından önemli olan şahıslar değil, onların sahip oldukları sıfatların ele alınması ve böylece onların bu kötü sıfatlardan kurtulmalarını temin etmektir.

Ayrıca böyle bir üslûp inanan gönüller için de, çok önemli bir hatırlatma ve ikazdır. Zira Hz. Pî;r'in ifadesiyle, her kâfirin her sıfatı kâfir olmadığı gibi, her mü'minin her sıfatı da mü'mince olmayabilir. Bazen bakarsınız, bir mü'min, hayatının bir döneminde bir fısk veya küfür sıfatını takınmıştır. Bu itibarladır ki, bir mü'minin, münafık veya kâfirlerin anlatıldığı ayetlerden alacağı nice dersler vardır.

Evet, bir insan mü'min olabilir ve mü'min olmasının bir gereği olarak namaz kılabilir, oruç tutabilir, zekât verebilir ve hacca gidebilir. Fakat o, kendisine belirlenen alan içinde kalmayarak başını dışarı çıkarıyorsa, farkına varmaksızın bazen küfür, bazen de nifak sahası içine girmiş olur. Hafizanallah, yalan söyleme, gıybet etme, iftirada bulunma gibi büyük günahlardan birini işleyen insan, bariyerleri aşmış, şehrahta yürümeyi bırakarak patikaya girmiş, dolayısıyla da birtakım trafik problemlerine sebebiyet vermiş demektir. Böyle birisi imanında ne kadar güçlü olduğunu iddia ederse etsin, esasında onda fâsıklığa dair bir sıfat var demektir. Bu fısk sıfatıyla yaşadığı sürece de, onun irşat ve tebliğ vazifesinde başarılı olması ve hedefine varması mümkün değildir. Zira Allah'ın (celle celâluhû) teveccühü sıfatlara ve dolayısıyla o sıfatlarla donanmış kişileredir.

Fâsıkın Önündeki Çıkmaz Sokak

Fâsık olan kimseye gelince o; hasbelkader hayat çizgisi böyle güzel bir daire ile kesişse bile, çok defa heva u hevesine uymayan şeyleri beğenmeyerek kendine göre bir kısım arayışlara girer. Esasında açıktan açığa söylemese de böyle birinin şahsı adına bitmek bilmeyen beklentileri vardır. Ne var ki, o, çok defa, arzu ve heveslerinin karşılığını bulamaz. Bulamadığından dolayı da, kendi kendine çevresindekilere darılır ve küser. Sanki millet onun iç dünyasını okumakla mükellefmiş gibi, “Niye benim gibi bir dâhinin, bir ferd-i feridin içini okuyup isteklerini yerine getirmediler?” der ve bir dönem aynı duygu ve düşünceleri paylaştığı, aynı recada müttefik olduğu arkadaşlarından ayrılır, sudan bahanelerle başını alır gider ve kendine göre bazı şeyler yapmaya kalkışır. İşte bu da ayrı bir fısktır. Elbette böyle bir ayrılıp gitme, dinden çıkma demek değildir. Fakat böyle bir kişi, heva u hevesini esas alarak bir hayr u hasenat çizgisinden ayrıldığı, kader-i ilâhî; tarafından kendisine bahşedilen konum ve çerçeveyi koruyamadığı için, Resûl-i Ekrem Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) halkadan ayrılmakla alakalı ifade buyurduğu tehdit edici beyanındaki kategori içine girer. Malum olduğu üzere Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) ashabıyla oluşturduğu halkaya dâhil olmayarak dönüp giden bir kişi için “O yüz çevirdi, Allah da (Zâtına has bir mahiyette) ondan yüz çevirdi.” buyurarak meselenin ehemmiyetine dikkatleri çekmiştir.

Evet, farklı beklentilere girme, kadr u kıymetinin bilinmediğini düşünme, sahip olduğu donanım, kabiliyet ve kapasitesi itibarıyla başkalarından daha fazla mükâfat ve ücrete layık olduğuna inanma ve böylece elde ettikleriyle tatmin olmayarak başka arayışlar içine girme bir fısktır. Böyle bir fısk sıfatı, çoğu zaman dünyada insanı maksadının aksi bir sonuca götürür. Ahirette ise ona, “Niye heyetten ayrılıp kurtlara yem olabilecek bir zemine kaydın?” denilerek bunun hesabı sorulur.

Eğer kişi bütün bunlarla beraber bir de, kibirli bir edâ ile orada burada birilerini çekiştiriyor, onun bunun aleyhinde konuşuyor ve bütün bunlarla fitne ve fesada sebebiyet veriyorsa, bir manada, onca insanın sa'y u gayretine terettüp eden güzel faaliyetlere zift çalıyor demektir.

10 Ekim 2015 Cumartesi

Tevbe yeniden dirilme demektir

Günahından tam olarak dönüp tevbe eden, onu hiç işlememiş gibidir.” (İbn-i Mâce) hadis-i şerifi; sürçüp, düşüp kapaklandıktan sonra hemen kalkıp tevbeyle doğrulan; yanlışının farkına vararak Cenâb-ı Hakk'a teveccüh eden sonra da yalvarıp yakarmalarıyla tevbe kurnalarında arınmaya çalışan kişinin hâlini ifade eder.

Hadis-i şerif, isim cümlesiyle beyan buyrulmuştur. İsim cümlesi ise devam ve sebat ifade eder. Demek ki bu nurlu beyanda, aynı zamanda tevbe ve istiğfardaki devamlılığa dikkat çekilmektedir. Yani kişi ne zaman tökezleyip günah çukuruna düşse, her defasında, hiç vakit kaybetmeden, hemen tevbe, inabe ve evbe kurnalarına koşmalıdır.

Hadis-i şerifte günah manasına gelen “zenb” kelimesiyle, kuyruk manasına gelen “zeneb” aynı kökten gelmektedir. Bu durumdan hareketle diyebiliriz ki günah, insan fıtratına ters, tabiatına aykırı olan ona takılmış kuyruk gibidir. Evet, günah, insanı kuyruklu bir varlık hâline getirir. Kuyruk, kuyruklu olarak yaratılmış mahlûkata uygun düşse de insana yakışmaz. Bundan dolayı insanoğlu, her günah işleyişinde kendine bir kuyruk taktığının farkına varıp tevbe ile hemen o kuyruğu kesmesini bilmelidir. Yoksa o kuyruğa başka kuyruklar ilave olunur ve insan onu söküp atamayacak hâle düşer. Böyle bir kişi hakkında ise hadis-i şerifte beyan buyurulan: “Kul, bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta oluşur. Eğer tevbe edip vazgeçer, af dilerse kalbi yine parlar. Ama tekrar günaha dönerse, o leke büyür, nihayet bütün kalbini ele geçirir.” (Tirmizî;) hakikati zuhur eder. Bir ayet-i kerimede ise bu durum “Allah onların kalplerini mühürlemiştir.” (Bakara, 2/7) ifadeleriyle anlatılır. Bundan dolayı diyebiliriz ki, encamı itibarıyla her bir günah içinde küfre giden bir yol bulunduğundan, Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) daha başta dikkatleri tevbeye çekmiş ve böylece bizi bu tür bir akıbete düşmekten korumak istemiştir.

İnsanı Eritecek Derin Tevbeler

Hadis-i şerifte tevbe eden kişinin, o günahı hiç işlememiş gibi bir lütfa mazhar kılınacağı ifade ediliyor. Fakat dikkat edildiğinde görüleceği üzere hadiste tevbe eden için “Günah işlememiştir.” denmemekte, “Günah işlememiş gibi olur.” denmektedir. Dolayısıyla bu üslûptan; “keşke insan o günahı hiç işlemeseydi, o leke ve yarayı hiç almasaydı” şeklinde bir sonuç da çıkarabiliriz. Evet, her ne kadar tevbe ve istiğfar kahramanı, o yara-bereyi tevbe iksiriyle silip-süpürse de o yaradan bir iz kalmayacağına dair elde bir teminat bulunmamaktadır. Elbette ki Allah (celle celâluhu) dejenere olan mânevî;, ruhî; ve kalbî; yapımızı fevkalâdeden bir rejenerasyonla birdenbire yenileyebilir. Ancak bunun her zaman böyle olacağına dair mutlak bir teminat söz konusu değildir.

Ayrıca bazen insan ciddi bir şekilde bir günahın içine düşüp kendisini balıklamasına o işin içine atabilir. Mesela şehevanî; duygularının esiri olabilir veya hırs ve hasedine yenik düşerek korkunç bir cinayete sebebiyet verebilir. Günahın çok büyük olduğu böyle bir durumda yapılan tevbe ve istiğfarın da, o günahın büyüklüğüne paralel kişiyi içten içe eritecek ölçüde derin, engin ve kucaklayıcı olması gerekir. Eğer yapılan tevbe o derinlik ve enginlikte değilse o zaman denilebilir ki, böyle bir tevbenin bütünüyle o günahı silip-süpürüp götürmesi mümkün değildir. İşte hadiste geçen “O günahı işlememiş gibi..” hakikatine bir de bu açıdan bakılabilir.

Günahlardan Korunma ve Allah Sevgisi

Hadî;sin devamında Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Allah, bir kulunu severse artık ona günahı zarar vermez.” buyuruyor. Bu peygamber beyanından anlıyoruz ki, Allah'ın bir kulunu sevmesi, o kulun günahlardan korunması adına çok önemlidir. Çünkü Allah (celle celâluhu) sevdiği kulun kalbine günahın çirkinliğini bütün dehşetiyle duyurur ve onun içinde günaha karşı tiksinti duygusu hâsıl eder. O kul bir şekilde günaha düşmüş ise bu durumda da Cenâb-ı Hak, onun kalbine nedamet korları salar ve ona tevbeye giden yolları gösterir. Evet, Cenâb-ı Hakk'ın sevk, ilham, inayet ve riayetiyle öyle ekstradan hâller olur ki, siz tam içine düşecekken günahın eşiğinden geriye çekilip alınırsınız. Veya bir günaha girersiniz ama yirmi sene o günahı her gün işlemiş gibi ızdırapla içten içe inlersiniz. Âdeta bütün nöronlarınızda o günahı duyar ve her aklınıza gelişinde, onu sanki yeni işlemiş gibi beyniniz karıncalanmaya başlar. Ardından da, “Allah'ım! Senden afv u mağfiret istiyorum!”, “Allah'ım! Günahlarımdan vazgeçip Sana teveccüh ediyorum!” gibi istiğfarlarla Allah'a yalvarıp yakarmaya durursunuz. Cenâb-ı Hak da bunların her birini Kendisine bir dönüş olarak sizin sevap hanenize yazar. Bu noktada şu hususu hatırlatmak istiyorum: Allah (celle celâluhu) bir kere yapılan tevbe ve istiğfarla belki o günahı affetmiş olabilir. Ancak kulun buna razı olmayıp bir kere değil bin kere Allah'a dönme cehd ve gayreti içinde bulunması ilahî; hoşnutluğu yakalama adına daha güzel bir yaklaşım tarzıdır.

Hadis-i şerifin sonunda Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri ve tevbe edip tertemiz olanları sever.” (Bakara, 2/222) ayetini okuyor. Bu ayet-i kerimede maddî;-manevî; kirlerden arınmanın Allah'ın sevgisine mazhar olabilmek için önemli bir vesile olduğu ifade buyurulmaktadır. “Çokça ve derince tevbe edenler” şeklinde dilimize aktarabileceğimiz “tevvâbî;n” lafzı, kullanıldığı kip itibarıyla mübalağa ifade etmektedir. Yani onlar, tevbe mevzuunda çok ciddi bir azim ve cehd ortaya koyar, yaptıkları işi bütün benliklerinde duyar, onu kalp heyecanları ve gözyaşlarıyla soluklar ve bunu bir kez değil, her hataya düştüklerinde, işledikleri günahları her hatırlayışlarında yerine getirir; getirir ve tevbe kurnalarına koşarak tertemiz hâle gelirler, demektir.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz!

Kur'ân ve Sünnet'in beyanları içinde, insanın imanlı gitmesine sebep ve vesile olarak; Müslüman olarak yaşamak, Müslümanca düşünmek, Müslümanlık çizgisinde bulunmak gibi esaslar beyan edilmiştir.

Meselâ, “Başka değil, Müslüman olarak ölmeye bakın!” (Bakara, 2/132) âyet-i kerimesiyle, zayıf da olsa “Nasıl yaşıyorsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz.” (Mirkât) hadis-i şerifi bu hakikat etrafında ortaya konmuş esaslardır. Hatta denebilir ki insan, şuuraltıyla ölür, şuuraltıyla dirilir ve ona göre de mükâfat görür.

Bir insan, ruh ve dimağını dünyada ne ile doldurduysa, neyin peşinde koşuyorsa, neyi aziz tuttuysa, neyi gönlünde en mutena yere oturttuysa, buradan göçüp giderken de öyle gidecektir. Tıpkı uyuyan bir insanın, şuuraltı müktesebatının tesirinde konuşup düşünmesi ve ona göre hareket etmesi gibi, ahirette o, bu kazanımıyla yeni bir varlığa erecektir. Evet, burada ruh âlemine ait mekanizmalar nelerle teçhiz edilmişse öteye de onlarla gidilecektir.

Bundan yedi-sekiz asır evvel yaşamış, dört mezhebin fıkhını çok iyi bilen, tefsirinde dört mezhebin fıkhına da ağırlığınca yer veren Malikî; mezhebinin o dev imamı İmam Kurtubî; şöyle demektedir: Devrimizde biz öyle kimselere şahit olduk ki, bunlar, nasıl bir hayat yaşamışlarsa vefat ederken gözlerini o hayata ait mülâhazalarla kapamışlardır. Meselâ birisi “Samanı getirin. Hayvanlara ot verin. Merkepleri dışarıya çekin!”, başka birisi: “Şu çocuğuma bakın. Ben biraz raks edip eğlenmek istiyorum.” diyorlardı.

Evet, insan burada ne ile ömrünü geçirmişse giderken de onunla gidecektir. Bu sebeple insan, burada ruh ve dimağını iyi şeylerle doyurmaya bakmalıdır. Vâkıa bunlar birer sebep, tabiri caizse birer şart-ı âdi ve Cenâb-ı Hakk'ın sonsuz lütfunun imdadımıza yetişmesi için sadece birer davetiyedir. İhtimal Kur'an-ı Kerim de, “Müslüman olarak ölmek dışında başka türlü ölmemeye çalışın!” (Bakara, 2/132) derken bu hakikati dile getirmektedir.

Âdet-i İlâhiye Böyle Cereyan Eder

Bununla beraber, Cenâb-ı Hak, takva dairesi içinde yaşayan bir insanın elinden –hafizanallah– bütün sermayesini alıp onu baş aşağı götürse de O'na kimsenin bir şey demeye hakkı olamaz. Fakat âdet-i ilâhiye ve rahmet-i sübhâniye açısından Allah Teâlâ'nın şimdiye kadar böyle bir şey yaptığını da bilmiyoruz. Firavun, hayatının en son dakikasına kadar firavunca bir hayat yaşamış ve suyun altında, orada dahi yenemediği tereddütlerle boğulurken imansız olarak gitmiştir. Öte yandan küçük bir iman eseri ve iman reşhasıyla ona yürümüş bir insan da Cennetlere yükselmiştir. Allah Resûlü böyle birini hadis-i şeriflerinde şöyle anlatırlar:

Sizden önceki devirlerde yaşayan bir adam, doksan dokuz kişiyi öldürmüş, sonra, “Buranın en büyük âlimi kimdir?” diye soruşturmuştu. Ona bir rahip gösterilmişti. Bunun üzerine o da rahibin yanına giderek ona, “Doksan dokuz adam öldürdüm, tevbe etsem kabul olur mu?” diye sormuştu. Buna karşılık rahip ise, “Tevben kabul olunmaz!” deyince onu da öldürmüş ve sayıyı yüze yükseltmişti. Daha sonra da oranın en büyük âlimini sorup soruşturup ona giderek: “Ben yüz adam öldürdüm. Tevbe etsem kabul olur mu?” demişti. Âlim ise ona: “Evet, senin tevbe etmene kim engel olabilir ki? Ancak filân yere git, orada Allah Teâlâ'ya ibadetle meşgul olan insanlar var; onlarla beraber sen de Allah'a ibadet et ve onlarla ol!” tavsiyesinde bulunmuştu.

Bunun üzerine bu adam yola çıktı ve yarı yola vardığında da öldü. Rahmet melekleri de azap melekleri de bir araya geldi ve onun durumunu görüştüler. Rahmet melekleri: “Bu adam candan tevbe ederek buraya geldi.” Azap melekleri ise: “Bu kimse hiçbir iyilik yapmamıştır…” şeklinde mukabelede bulundular. Derken arkadan insan şeklinde bir başka melek bunların yanına gelerek onlara şöyle dedi: “İki belde arasındaki mesafeyi ölçünüz. Hangi tarafa daha yakın ise adam o tarafa aittir.” Bunun üzerine mesafe ölçüldü. Adamı varacağı yere daha yakın buldular.. ve adam rahmet meleklerine teslim edildi.

Kurtarıcı Vefa Duygusu

Evet, âdet-i ilâhî; hep bu istikamette cereyan etmiştir. Binaenaleyh bizler, Cenâb-ı Hakk'ın kulları olarak her zaman O'nun âdet-i sübhânî;sine ve rahmetine sığınmalıyız. Aksi takdirde Cenâb-ı Hakk'ın hakkımızda adaletle hüküm vermesi çok defa aleyhimizde olabilir. Vâkıa O, her zaman hayrın şerre rüçhaniyeti cihetiyle hükmetmektedir ama yine de bizler tir tir titremeliyiz. Allah, bazen bir hayırla insanı affeder bazen de etmez. O Yüce Yaratıcı'dan dileğimiz, bizi ötede hizlan ve hüsran içinde bırakmasın…

Bazen de şöyle bir durum olabilir. Bir insan hayatının sonuna kadar iyi yaşar, –hadisin ifadesiyle– mü'min olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Veya kâfir olarak doğar, mü'min olarak yaşar, kâfir olarak ölür. Bunlarda da yine mü'minin, iman ve mârifetinin, Cenâb-ı Hakk'a karşı kulluğunun, sebebiyet cihetiyle tesiri önemlidir. Evet, bir insan bazen günahlara girebilir, fakat onun içinde öyle bir vefa hissi vardır ki, bu his onu kurtarabilir.

Sözlerimizi şu duayla noktalayalım: Ey bizim Kerî;m Rabb'imiz! Bize hidayet verdikten sonra kalplerimizi saptırma ve katından bize bir rahmet bağışla. Şüphesiz bağışı bol olan Vehhâb Sensin. Sen, Kendine teveccüh edenleri kaydırmayacağına dair söz verdin. Sen vaadinde hulfetmezsin. Seni bulduktan sonra kalbimizi kaydırma.

26 Eylül 2015 Cumartesi

Kurban Bayramı mülâhazaları

Kurban Bayramı, Hazreti İbrahim ve İsmail'den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedakârlık, bir hasbî;lik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir.

Kurban Bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muharebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri iç içedir.

Kurban Bayramı'nda evler, sokaklar, mabetler, dağlar, taşlar tekbirlerle lerzeye gelir, inler. Minarelerden yükselen temcidler en bayıltıcı nağmelerle, dalga dalga tâ evlerimizin içine kadar gelip yayılırken, köy-kent, şehir-kasaba, ova-oba koyun-kuzu meleyişleriyle sarsılır. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mî;na yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Kâbe, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hak karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu eda ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz, bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dört bir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hak katına yükselen bu sihirli sesleri duyup gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz.

İşte kitap bu!

İmana mazhariyetin, Hakk'a kulluğun, kullukta şuurun gönüllerimizi yükseltmiş bulunduğu zirvelerden, yürüdüğümüz yolu seyreder, kader kitabımızı okur “İşte kitap bu!” der ve talihimize tebessümler yağdırırız. Bu mazhariyet ve mevhibelerin tadı, lezzeti ruhlarımızı o kadar yumuşakça sarar ki, gözlerimiz şükranla açılır-kapanır, duygularımız baharlar gibi yeşerir.. Derken ruhlarımıza gelip vasıl olan ilham ve ruhlarımızdan ötelere yükselen inayet kanatlı dualar, münacatlar, sızlanışlar, âdeta tabiatlarımızı aşan semâvî; bir mana, bir hâl ve bir tesire ulaşır. Öyle ki, her yeni saat, her yeni dakika, her yeni iş, her yeni imkân daha derince yaşanmaya, daha şuurluca değerlendirilmeye lâyık birer kıymet alır; alır da, ruhani zevklerle coşmuş vicdanlar “lûtfunu artır Allah'ım!” der daha da mest olmak isterler.

Bayram günleri, din ve meşrû âdetlerin ferah-fezâ ikliminde ibadetlerle hazza ve ruhani hazlarla ibadet neşvesine büründükçe, yepyeni bir varlığa erdiğimizi, ebedî;leştiğimizi, sinelerimizin kevn ü mekânlar kadar genişlediğini ve şuurlarımızın İlâhî; vâridatla aydınlandığını daha açık-seçik duyar.. ve maddiyatımızın bütün bütün çözüldüğünü, tamamen manevî;leştiğimizi sanırız.. sanırız da, hep imanın gönüllerimize saldığı ezelî; vaadlere doğru akarız.

Bayram günlerinde yaşadığımız dolu dolu duygularla çok defa havada uçuyor veya neşeli, ahenkli ve pürüzsüz bir yolla ruh iklimine doğru kayıyor gibi oluruz. Bazen gökyüzünde hiç kanat çırpmadan sağa-sola süzülen kuşlar gibi, bazen ağaçların başlarında ince ince salınan dallar gibi, bazen de rüzgârların dokunmasıyla yatıp kalkan, yatıp kalktıkça da çevreye kokular salan çiçekler gibi incelir, zarifleşir ve şiirleşiriz.

Daha mükemmeli olamaz!

Bazen bütün bütün rikkate gömülür ve duyduğumuz her tekbir, her tehlil, her uhrevî; ses ve sözle kendimizi öyle bir ağlamaya salarız ki, tepeden tırnağa sırılsıklam oluruz. Bazen pür-neşe kesilir ve kendimizi havâî; fişeklere binmiş ışık ışık gökyüzünde dolaşıyor sanırız.. bazen de sihirli bir seccâde üzerinde yıldızlar arası seyahat ediyor gibi oluruz. Bazen koyun-kuzu meleyişiyle rikkate gelir, duygulanır ve bir kısım tuhaf hislerin tesiriyle içten içe mumlar gibi eririz.. Bazen de bunları o kadar tabiî;, yerli yerinde ve baş döndürücü bir ahenk içinde görürüz ki, “böylesinden daha mükemmeli olamaz” der kaderin sırlı nakışları karşısında büyüleniriz.

Bazen minarelerden yükselen temcidler, ezanlar, câmilerden taşıp dört bir yanda yankılanan tekbirler, Kur'an'lar ve bunların vicdanlarda meydana getirdiği aks-i sadâlar öyle şiirleşir, öyle insanların içine akar ve onları büyüler ki; zannediyorum gönül dünyamızda hiçbir zevk ne bu derinliğe ulaşabilir ne de bu müessiriyete. Hele bu ses ve bu sözlere bir fon müziği gibi seher yeli de karışıp esince heyecanlarımız tarif edilmez bir noktaya ulaşır, hislerimiz de bir tûfan halini alır.

Husûsiyle hacc esnasında hemen her yerin umûmî; lisanı ve umûmî; şî;vesi olan “tekbir”ler ve “telbiye”lerle en gizli düşüncelerimizi, en muhterem kanaatlerimizi en yüksek bir âvâz ile ilân ederek ve en mahrem hislerimizi en yakıcı nağmelerle dile getirerek âdeta bir mahşer provası yaparız. Bu çok mûnis ve o kadar da ürperten tablolar karşısında, bu alabildiğine derin ve o kadar da fıtrî; sözlerle hep ayrı ayrı yerlerde dolaşır, ayrı ayrı vazifeler yaparız ama her zaman arkamız cehennemlere dönük, gözlerimiz cennetlerin tüllenen şafaklarıyla mest, kalplerimiz de İlâhî; rıdvân avında olarak...

İşte bu duygularla bütün bütün hudutlarımızı aşarak, bitevî; hodgâmlıklarımızdan sıyrılarak, tahtlarımızı kalp ve ruhun ufkuna kurar; dünyaya bakan yönleriyle beden ve cismâniyetin küllerini sağa-sola savurur; vicdanın bir köşesinde muhafaza ettiğimiz cennetten getirilmiş kıvılcımları bir kere daha tutuşturur.. ve o alev, o hararet, o ışık altında bu yeni varlığımızı yürekten selamlar, bahtımıza tebessümler yağdırırız.

19 Eylül 2015 Cumartesi

Rabb'in için namaz kıl ve kurban kes!

Son günlerde çokça duyup dinlediğiniz gibi kurban, lügatlere göre “yaklaşmak” manasına gelmekte ve Allah yolunda malın, canın, her şeyin feda edilebileceğini, Allah'a teslimiyeti ve O'na karşı şükür hisleriyle dolu olmayı ifade etmektedir.

Kurban kesmek, Kitap, Sünnet ve icmâ-yı ümmet ile sabittir. Kur'an-ı Kerî;m'in, “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes” (Kevser, 108/2) mealindeki ayetle, bildiğimiz kurbanı işaret ettiği hususunda İslâm ulemasının çoğunluğu aynı görüştedir. Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de, İbn Mâce'de ve Müsned'de geçen bir hadis-i şerifte “İmkânı olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza yaklaşmasın” buyurmuştur. Bu ve benzeri delillerden hareket eden Hanefi fukahâsı kurban kesmenin vâcip olduğu kanaatine varmışlardır.

Hâbil ile Kâbil'in Kurbanları

Kur'an-ı Kerim, Mâide Sûresi'nin 27-29. ayetlerinde bize, Hazreti Âdem'in iki çocuğunun kıssasını anlatır: Cenab-ı Allah buyurur ki, “Onlara Âdem'in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onların her ikisi birer kurban takdim etmişlerdi de birininki kabul edilmiş, öbürününki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, kardeşine, ‘Seni öldüreceğim.' dedi. O da, ‘Allah, ancak muttakilerden kabul buyurur.' dedi. Yemin ederim ki, sen beni öldürmek için el kaldırırsan da, ben seni öldürmek için sana el kaldırmam. Çünkü ben âlemlerin Rabb'i Allah'tan korkarım. (Öyle bir şey yaparsan) dilerim ki sen, kendi günahınla beraber benim günahımı da yüklenesin de cehennemliklerden olasın.' Zalimlerin cezası işte budur!”

Kur'an-ı Kerî;m'de ve güvenilir hiçbir hadis-i şerifte, Hazreti Âdem'in bu iki çocuğunun isimlerinden bahsedilmese de geçmiş kitaplarda isimlerinin Hâbil ve Kâbil olduğu belirtilen iki kardeş arasında bir meseleden dolayı anlaşmazlık çıkar ve neticede Kâbil, kardeşi Hâbil'i kıskançlıkla, haksız yere öldürür. Kur'an, bu iki kardeş arasında meydana gelen olayın detaylarını zikretmez; çünkü meydana gelen hadise, zaman ve mekânla sınırlı değildir. Burada önemli olan da isimler değil, şahsiyetler ve temsil ettikleri zihniyetlerdir.

Tefsirlerde ve diğer İslâmî; eserlerde geçtiği üzere Kâbil ziraatçı, Hâbil ise çobandı. Her ikisi de kurban emrine muhatap olunca Kâbil, koyun kesmeye yanaşmamış, ürünün iyi kısmından kurban etmeye de kıyamamış ve kıymetsiz başaklardan oluşan bir demeti kurban olarak arz etmişti. Hâbil ise beğendiği bir koyunu kurban etmişti. Hâbil'in kurbanı kabul görmüş, Kâbil'inki ise adeta yüzüne çarpılmıştı. İşte, daha o dönemde, insanoğlu Allah'ın koyduğu ibadet kurallarına kendi mantığını ve tasarruflarını karıştırmaya başlamış, kurbanı kendi manasından çıkarıp onu bir uzaklık sebebi haline getirmişti.

İbadetlerin Manası

Bugün de kurbana aynı mantıkla bakıldığı söylenebilir. Oysa Allah'a yaklaşmak için bir yol olan kurban, özellikleri tespit edilmiş bir hayvanı belli bir vakitte, ibadet maksadıyla ve usulüne uygun olarak kesmek demektir. Onun formatı Allah tarafından ortaya konulmuştur ve insanların o ibadet yerine başka bir ibadeti ikame etmeye ya da onun şeklini değiştirmeye hakları yoktur.

Sadece kurban değil, bütün ibadetler, fıkhî; deyimiyle, taabbudî; alana girer ve vahye göre şekillenmiştir. Hanefi fûkahası, taabbudî; olan ve illetlerinin akılla kavranması mümkün olmayan hususlarda kıyas bile yapılamayacağı görüşündedirler. Evet, ibadetler “taabbudî;”dir; yani, onları Allah emrettiği için, O'nun istediği zamanda, O'nun gösterdiği şekilde ve O'nun rızasını kazanmak niyetiyle yaparsak ya da sırf Allah yasakladığı için bazı şeylerden sakınırsak işte o zaman o amelimiz ibadet hükmüne geçer.. Kur'an nasıl getirmiş, Peygamberimiz nasıl göstermişse aynen öyle koruyup uyguladığımız, onlarda değişikliklere, artırma ve eksiltmelere girmediğimiz, Peygamberimiz tarafından öğretilen şekline dokunmadığımız sürece ibadetlerimiz ibadet olarak kalır.

Tabii ki, bu ilahî; emir ve yasakların pek çok hikmetleri ve menfaatleri de vardır. Fakat sadece bu hikmet ve menfaatler gözetilerek yapılan, kulluk düşüncesiyle ve Allah'ın rızasını kazanma niyetiyle yapılmayan şeyler ibadet sayılmazlar ve insana sevap da kazandırmazlar. Çünkü o ibadetlerin teşrî;i doğrudan vahye dayalıdır ve o bilinen hikmetler, bilinmeyenlere göre çok azdır. Namaz, oruç ve zekât gibi ibadetlerin emredilmesinde, içki ve kumar gibi kötülüklerin de nehyedilmesinde “illet” başkadır, “hikmetler” başkadır. Bunların yapılıp yapılmamasındaki asıl “illet” Allah'ın emretmesi veya nehyetmesidir.

12 Eylül 2015 Cumartesi

İnsan, kendi kendine zulmeder

Kur'an-ı Kerim'de, yaklaşık iki sayfada, açıktan açığa Karun'un isyanı ve ona verilen ceza anlatılır.

Bu ayet-i kerimelerde, o talihsizin, hazineleri ile ortaya çıkarak halka karşı çalım satması, caka yapması ve onun bu çalım ve cakalarına bazılarının imrenerek ona verilenlerin kendilerine de verilmesini temenni etmeleri dile getirilir. İşte yerin üstünde âdeta hindiler gibi kabara kabara dolaşan Karun'a verilen cezanın da, suçuna uygun olarak yerin dibine batırılma şeklinde tecellî; ettiğini görüyoruz. Hz. Pî;r'in ifade ettiği gibi tevazu, insanı yukarılara çıkarırken, tekebbür ve büyüklenme ise onu yerin dibine batırmaktadır.

Âyetin sonunda ise fezleke olarak şöyle buyrulur: “Onlara Allah zulmetmedi, fakat onlar kendi kendilerine zulmettiler.” Zulmetme; haddini bilmeme, hak, hukuk, sınır tanımama, küstahlıkta bulunma ve hakka karşı meydan okuma demektir.

Ankebût sûre-i celî;lesinde, peygamberlerine karşı küstahlık yapan, haddini aşan, taşkınlıkta bulunan kavimler anlatılmış, başlarına gelen belalar zikredilmiştir. Ayet-i kerimenin sonunda ise, Cenâb-ı Hakk'ın –hâşâ– onlara zulmetmediği, onların ancak müstahak oldukları cezaya çarptırıldıkları ve aslında onların, yaptıkları zülüm ve işledikleri azim günahlarla, kendi kendilerine zulmedip bunu kendi kendilerine reva gördükleri ifade edilmektedir.

Günahları Faş Etmemek Asıldır

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), bir hadis-i şeriflerinde; “Bütün insanlar hata işleyebilirler. Ancak hata işleyenlerin en hayırlısı, tevbe ile yeniden Allah'a dönenlerdir.” (Tirmizî;) buyurmuşlardır. Evet, insan hata ve günah işleyebilir. Ancak işlenen günahı setretmek ve kimseye faş etmemek esastır. Çünkü Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi elfü elfi salâtin ve selâm) Buhari'de geçen bir hadis-i şerifte; “Günahı alenî; işleyenlerin dışında ümmetimin hepsi affa mazhar olacaktır.” buyurmuşlar; daha sonra da kişinin geceleyin işlediği ve Allah'ın da affettiği bir günahı sabah olunca başkalarına anlatmasını alenî; günah işlemenin bir çeşidi olarak saymışlardır. Böylece o kişi, Allah'ın örttüğü bir hatayı kendisi açmış, günahını halkın içinde anlatıp insanları o günaha şahit tutmakla, bir manada kendi elini kolunu bağlamıştır. Bunun neticesinde ise, o davranış, ahirette kendi aleyhine değerlendirilecek bir husus olarak karşısına çıkacaktır.

Bu sebeple diyoruz ki, evet, herkes düşebilir. Ancak düştükten sonra yeniden Allah'a teveccüh edip O'na dönmek yerine, kalkıp günahını başkalarına anlatmak, günah kabahatine daha büyük bir kabahat eklemek demektir. Hâlbuki Cenâb-ı Hak, Settaru'l-Uyûb'dur. Sadece O'na sığınmak ve: “Ey Settar u Gaffâr olan Allah'ım! Günahlarımızı bütünüyle yarlıga! Ayıplarımızı da bütünüyle setreyle!” diyerek Settar ve Gaffar ism-i mübarekleriyle O'na iltica edip el açmak ve O'na yalvarıp yakarmak gerekir.

Günahına Göre Tevbe Et!

Günahın çeşidine göre tevbe edilmesi mevzuu da, hakikaten üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir husustur. Çünkü tevbe, mücerred bir pişmanlık duygusu olmadığı gibi sadece dille ifade edilen bir af talebi demek de değildir. Elbette ki, gönülden nedamet ve el açıp istiğfarda bulunmak tevbe adına çok önemlidir. Ancak, sahih bir tevbe için, aynı zamanda, ne tür bir günah işlenmişse, onun bir daha tekerrür etmemesi adına, fevt ve ihmal edilen şeylerin telafi edilmesi, o günahın yaptığı tahribatın giderilmeye çalışılması ve yeniden o günahı netice verebilecek hususlara karşı sağlam ve kararlı bir duruş ortaya konulması gerekir. Meselâ, bu coğrafyanın insanı, bir dönem, kendini gaflete salıp uyanık davranmadığından ötürü, yabancı duygu ve düşünceler tarafından ele geçirilmiş ve kuşatma altına alınmışsa, böyle bir gaflet günahının tevbesi, bir perşembe akşamında, merasim şeklinde dile getirilen istiğfar cümleleriyle gerçekleştirilemez. Bir bakın Allah aşkına, bugün milletimiz ve İslâm dünyasının üzerinde kaç çeşit vesayet var! Ekonomik vesayet, kültürel vesayet, üstü örtülü siyasî; vesayet ve daha nice vesayet. Eğer bu çeşit çeşit vesayetler, bizim, şahsî; çıkar ve menfaat peşinde koşmamız, egoistçe tavır ve davranışlar içine girmemiz, enaniyet ve benlik duygusuyla iftiraklara sebebiyet vermemiz… gibi azim günahların bir neticesi ise, o zaman yapmamız gereken vahdet-i ruhiyeyi temin için benlik ve enaniyetimizi ayaklar altına almak, şahsî; menfaatlerimizi düşünmeyi bir kenara bırakıp milletimizi ve onun ikbal ve geleceğini düşünmek olmalıdır.

Evet, inanan insanlar olarak bu şekilde çeşit çeşit vesayet altında bulunmak öyle bir cinayet ve öyle bir günahtır ki, işlenen bu günahın vebalinden kurtulmak için “onurum, gururum” demeden, enaniyetimizi ayaklar altına almamız; alıp vifak ve ittifak adına ölesiye bir gayret sergilememiz gerekir. İşte bu duygu ve düşünceyle, muzdarip ve içten bir edayla, dilimizle de, “Allah'ım, ne olur, bahtına düştük. Bizi affeyle ve bizi kendimize getir. İhmal ettiğimiz sahalardaki boşlukları doldurmak için bize güç, kuvvet, irade ver; fırsat ve imkân lütfeyle!..” diye yalvarıp yakarmalıyız.

5 Eylül 2015 Cumartesi

Kara sevdalı hicret nesli

Ben, hasret hislerine takılmadan, sinelerindeki vatan sevgisini hizmet aşk u şevkiyle bastırarak sırf Allah rızası için dünyanın dört bir yanına açılan o karasevdalıları hatırımdan hiç çıkarmadığımı ifade etmeliyim.

Ellerimi hemen her kaldırdığımda dualarımda onları zikretmeye çalışıyor, Cenâb-ı Hak'tan onları hususî; inayet ve sıyanet seralarına almasını niyaz ediyorum.

Mesela, arkadaşlarınız kalkmış Afrika'ya kadar gitmişler. Şuuraltı müktesebatın getirdiği bazı önyargıları, ihtimal verilemeyecek kadar kısa bir zaman içinde aşmış ve oradaki talebeleri kendi kardeşleri olarak bağırlarına basmışlar. Zannediyorum bu, hem Allah hem de insanlar nezdinde çok büyük önem arz eder. Çoğunu şahsen tanımadığım, eskiden tanıdığım birkaç tanesi varsa onları da ancak koordinatlarla hatırlayabildiğim o arkadaşları, değişik vesilelerle, nur akıttıkları o olukların önünde görünce gözüm ve gönlüm takdir hisleriyle doluyor ve bir yâd-ı cemil olarak dualarımda hep yâd etmeye çalışıyorum. Bütün bunları birden mülâhazaya alınca öyle inanıyorum ki, onların say ü gayretlerinden hâsıl olan sevabı dünyada tartacak bir kantar yoktur; onu ancak ahirette Allah'ın mizanı tartar. Sadece Afrika'ya değil, dünyanın değişik yerlerine giden diğer arkadaşlarınıza da siz bu nazarla bakabilirsiniz. Cenâb-ı Hak, bizleri ve o arkadaşlarımızı ihlâs ve samimiyetten ayırmasın. Hakkımızdaki hüsnüzanlara lâyık eylesin.

Güzellikleri Herkese Ulaştırmalıyız

Bunun gibi, nasıl ferden ferda bende, başkalarında o arkadaşlarımızdan gelen güzel haberler ciddi bir heyecana vesile oluyor, içimizi ferahlatıyor, serinletiyorsa umumun ihtiyacını da nazar-ı itibara alarak o güzellikleri geniş kitlelere ulaştırmakta büyük fayda olduğu kanaatindeyim. Toplumumuzun bu tür bir motivasyon ve rehabilitasyona aç ve muhtaç olduğu âşikârdır. Hep kötülük düşünen, kötülük plânlayan, kötülükle oturup kalkan insanların sebebiyet verdiği kasvetli havadan ve anguazlardan, sıkıntılı ruh hâllerinden sıyrılabilmek için heyecanlarımızı tetikleyecek, ümitlerimize fer verecek haberleri duymaya ya da görmeye hepimizin ihtiyacı var. Yoksa bir taraftan kirli plan ve kirli teşebbüslerin meydana getirdiği kasvetli ve negatif atmosfer karşısında karamsarlığa kapılıp ümitsizliğe düşme; diğer taraftan kendimizi rahat ve rehavete salma, ülfet ve ünsiyetle heyecanlarımızı yitirme ve birer heyecan yorgunu hâline gelme hepimiz için mukadder sayılır.

Hafizanallah, bir kere hayatın geçici ve câzibedar güzellikleri, rahat ve refah içinde yaşama arzusu bizi çekip –Erzurumluların tabiriyle– “gırgap” ederse çoğumuz kendimizi düşünür hâle gelir, nasıl daha rahat yaşarım endişesine kapılır ve kabrin ötesinde bize faydası olmayan daha başka dünyevî;liklere yelken açarız. Hayır, muvakkat hayat böyle beyhude tüketilmemeli, onunla ebedî; hayatın planı, projesi yapılmalı, blokajı atılmalıdır. Allah, ömür ve imkân verdikçe de o temelin üzerine bir şeyler inşa etmenin yolları aranmalıdır.

Ayrıca insana, insan olduğundan dolayı alâka duymak, elden geldiğince onun hüzün ve sevinçlerini paylaşmak ve belki de en önemlisi onun akıbetini, ahiretini düşünmek bir insanlık borcudur. Çünkü insan, Hakk'ın fevkalâde donanımla yaratıp yücelere namzet kıldığı üstün bir varlıktır. Zaman zaman değişik sürçmeler yaşasa da, toprağını bulmuş tohum gibi, uygun bir atmosferle karşılaştığında tekrar niçin yaratıldığı ve neye namzet olduğunu hatırlayacak ve o istikamette yürümeye çalışacaktır. Dolayısıyla ilgi ve teveccüh onun tabiî; hakkı sayılmalıdır. Hangimiz böyle bir alâkaya muhtaç olmadığımızı söyleyebilir ki!

İnananlar Birbirinin Dostudur

İnananlara gelince, Kur'ân'ın ifadesiyle onlar birbirinin velî;si yani dostudurlar. Dolayısıyla biri, diğeri olmadan, ona yaslanmadan uzun süre ayakta kalamaz. Yine Kur'ân-ı Kerim, bize dualarımızda diğer mü'minleri hatırlama edebini de talim buyurur. Bu edepledir ki biz sâir inananları hatta yerine göre diğer insanları da dualarımıza dâhil etmeye çalışırız. Efendiler Efendisi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) nurlu beyanlarında da mü'minler yekvücut bir ceset olarak tavsif edilmiştir. Onlar kurşundan yapılmış, malzemeleri birbirini takviye eden bir bina gibidirler. Bir vücudun herhangi bir azasındaki arızayı vücuttaki diğer azaların hissetmesi gibi, inananlardan birini üzen bir mesele de diğerlerini dilgir eder/etmelidir. Nitekim Allah Resûlü de (aleyhi ekmelüttehâyâ), “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.” (Hâkim) buyurmak suretiyle bu hususa dikkatlerimizi çekmiştir. Evet, mü'minlerin dertleriyle ilgilenme, insana hakiki insanlığı kazandıran çok üstün bir vasıftır.

Bu sebeple gerek yurtdışında gerekse yurtiçinde ülkemizin ve dinimizin geleceği için her türlü fedakârlığa katlanarak hizmete omuz veren insanları hayırla yâd etmek, fazilet ve meziyetlerinden bahsetmek ve nihayet dualarımızda sık sık onları zikretmek bizim için öncelikli ve çok önemli bir vefa borcudur. Bu borca karşı durgun davranmak vefasızlığın; hislerimiz, heyecanlarımız ve beyanlarımızla her ellerimizi kaldırışımızda onlar için Cenâb-ı Hak'tan ihlâs, samimiyet, sıhhat, afiyet ve muvaffakiyet dilemek de vefanın gereğidir.

29 Ağustos 2015 Cumartesi

Arkadaşlarım olmadan asla!

Her devirde nebilerin dizinin dibinde bile olsa, kalbinde marazı olan hasta ruhlar bulunagelmiştir. Günümüzde de, kalbinde maraz bulunan bir hayli böyle ruh vardır.

Şöhrete talip olma, “benim yaptığım” deme, yalnız kendiyle alâkalı şeylere alkış tutma.. işte bütün bunların hepsi ihlâssızlık belâsıdır ve hizmette ayak bağıdır yani Allah rızasına kilitlenememe ve ihlâssızlık problemidir.. Evet, bu durum, insan için en büyük bir belâ ve problemdir. Hem öyle bir belâ ve problemdir ki, bir yerde ihlâssız böyle bir adamın bulunması, genel âhenk ve havayı bozmaya yeterlidir. Zira bir cemaati teşkil ettiren fertlerin her biri, âdeta bir çark hükmündedir. Çarkların birinde bir balanssızlık varsa bu, bütün çarkların âhengine tesir eder. Bu itibarla iman ve Kur'an hizmeti yolunda her fert kendisine terettüp eden işe talip olmalı ve asla inhiraf da göstermemelidir. Bunun için de, iman ve Kur'an hizmetini bir beyin gibi kabul edip bütün bencil ve egoist duygulardan sıyrılıp genel hedef istikametinde kalma adına Allah'tan hep ihlâs ve samimiyet murad etmek gerekir. İman hizmetinin genel hedeflerine ve kurgusuna tâbi olmayıp kendi bencilliğini aşamamışlara fırsat vermek ise Allah (celle celâluhu) davasına ihanet etmek demektir.

Bu Dava Körük Gibidir

Bir hizmet insanı şunu gönlünden gele gele her zaman rahatlıkla söyleyebilmelidir: “Ben, arkadaşlarım olmadan Cennet'e bile gitmemeliyim.” Bizim hizmet ahlâkımız hasbî;lik, diğergâmlık ve fedakârlığa dayanmaktadır. Zaten bu dava bir körük gibidir; er-geç ihlâssızları süpürüp atar. Bu tür insanlar, bulundukları müddetçe âhenksizliğe sebebiyet verir, problem çıkarır ve diğer fertleri de meşgul ederler.

Fakir, şu anda kâfir ve münafık olacağından korktuğum çok kimse var. Onun için onları kendi dünyaları içinde tutarak İslâm ve toplum adına ordubozanlık yapmalarına ve telef olmalarına mâni olmaya çalışıyorum. Bunlardan dolayı çok defa oturup hıçkıra hıçkıra ağladığım da az değildir. Bu insanlar her zaman kendilerine biraz teveccüh edilince, hemen bencilliklerine takılıp önü alınmaz problemlere sebebiyet verebilmektedirler. Hz. Mesih, on iki havarisinden Yahuda'nın önünü alamadığı gibi, bu insanları engellemek de zorlardan zor olsa gerek. Bunlar, teveccühü hazmedemeyen egoist ruhlu insanlardır. Aslında mü'min, meyve yüklü ağaçlar gibi her zaman toprağa doğru eğilmesini bilmelidir. Bu tür insanlarsa, onlara azıcık bir imkân verildiğinde, kendi bildiğince gittikleri, kendince ekip yapıp grup kurmaya kalktıkları ve bir de bu imkânlarla caka yaptıkları görülmektedir. Onun için milletin başındakiler çok basiretli ve uyanık olmalıdırlar. Bu insanlar, tarih boyu bir imtihan olarak hep var olmuş öyle habis ruhlulardır ki, hemen her fırsatta hizmete giden yolları tıkayan birer belâ olagelmişlerdir. Allah bu ümmeti böyle belâlardan korusun!

Ağlanacak Haline Gülen İnsan

Günümüzde, mü'minler olarak yarım yamalak yaşadığımız dinimizle gerçek hâlimiz arasında ciddî; tutarsızlıklar vardır ve genel durumumuz çok ağlanacak tablolar içermektedir. Maddî;-manevî; hayatın hemen her ünitesinde ciddî; imtihanlara maruz kalmış olmamıza rağmen bir kısım insanlar hâlâ gülebilmekte ve anlamsızca eğlenebilmektedirler. Bu itibarla bir kesim böyle vurdumduymaz bir hâl içinde olunca, diğer kesime de oturup âh u efgân ederek gözyaşı dökmek düşüyor. Eğer vazifem olsaydı ve elimden gelseydi, katı kalpleri yumuşatma yolunda hiç durmadan yirmi dört saat, hatta Hz. Yakup gibi kör olasıya ağlar, bu gamsızları yumuşatmaya çalışırdım.

Aslında kötülük yapmaya kilitlenmiş o katı kalpleri, değil gözyaşları, Cennetlerin kevserleri bile yumuşatamaz. Zira bu tür insanlar rahmet ve şefkatten fersah fersah uzak öyle nasipsizlerdir ki, bunlar gam deryasının içine düşseler bile, damlanın ıslattığı kadar olsun ıslanmadan hep kupkuru kalır giderler. Evet, bir tarafta havadan nem kapanlar -ki onlara canım kurban olsun!- diğer tarafta ise deryanın içinde bile ıslanmayan kaskatı ve olabildiğince kaba ruhlar...

Bugün ağlanacak o kadar çok şey var ki! Bazen neye ağlayacağımı ve neye üzüleceğimi bilemiyorum. Yumurtanın kırılacağına mı, civcivin çiğneneceğine mi, hazanın eseceğine mi, harmanın savrulacağına mı, baharın kaçırılacağına mı, hasat mevsiminin boşu boşuna geçeceğine mi? Yoksa kendi duygu ve düşünceni paylaşanlar içinde, tıpkı kızılelma önünde, Viyana'ların eşiğinde, Giraylar tarafından köprünün açılmasıyla arkadan hançerlenme gibi hançerleneceğine mi, Ordu-yu Hümâyûn'un derbeder olacağına mı?

Ey bütün bir tarih boyu ağlamayı unutanlar! Gelin; şu çıkmaz gibi görünen işlerin başında durup bir kere daha asırlık gamsızlığımıza, vurdumduymazlığımıza son vermek için sa'y ve şevkimizi kamçılama adına oturup hep beraber ağlayalım!

22 Ağustos 2015 Cumartesi

Laubali davranışlar hep kaybettiriyor

Mü'minûn sûre-i celilesinde, hakiki ve kâmil mü'minlerin vasıfları anlatılırken, “(O mü'minler), her türlü boş, faydasız ve manasız söz ve davranışlardan yüz çevirir ve uzak dururlar.” buyurulmaktadır.

Evet, mü'min, maddî;-mânevî; herhangi bir kazancı olmayan söz, fiil ve davranışlardan uzak durur. Çünkü o, âhireti peyleme mevzuunda zamanı öyle kullanmalıdır ki, yaşadığı zaman dilimi, ahirette ona Hazreti Ruh-u Seyyidi'l-Enâm (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslî;mât)'la bir sofranın başında oturma ve Allah'ın (celle celâluhu) rızasına erip cemalini müşâhede etme lütfu şeklinde kendine geri dönsün. Bundan dolayı o, vaktini ya kitap okuyarak, dua ederek, sohbet-i cânan eksenli müzakerelerde bulunarak veya hak ve hakikat yolunda hizmet ederek, hizmete engel teşkil eden problem ve açmazları ortadan kaldırmak için çözümler üreterek geçirir ki, bunların hepsi birer ibadet sayılır. Çünkü doğrudan hizmet etmenin yanı başında, hizmeti kolaylaştıracak ameliyelerde bulunma da bir hizmettir. Böylece mü'min, bu türlü hayırlı işlerle vaktini geçirmek suretiyle boş yere konuşmamış, zamanını israf etmemiş, faydasız iş ve meşguliyetlerle kalp ve ruhunda yaralar açacak bir duruma sebebiyet vermemiş olur.

Batmaktan Kork!

Zira insan laubalice konuşmalar, boş lakırdılar, düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan söz ve lafızlarla hiç farkına varmaksızın kalp ve ruhunda yaralar açıp latî;felerini öldürebilir. Bu noktada, çok tekerrür etse de önemine binaen ve mevzuumuzla alâkalı kısmına dikkat çekerek Hazreti Pir'in bu konudaki o veciz ifadesini bir kez daha hatırlatmak istiyorum. O diyor ki: “Hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem'a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma.” Demek ki, yerinde, fuzuli bir konuşma, tek bir kelime dahi insanın helâkine, kayıp gitmesine sebebiyet verebilir. O halde bize düşen “Leylî; sözü söyle yoksa hâmûş! – Sevgiliden söz et, aksi halde sus!” ifadeleriyle dile getirilen hakikati hayatımıza hayat kılmak yani ya sürekli Sevgili deyip inlemek veya sükût etmek olmalıdır. Zaten İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) Efendimiz de kendisine atfedilen mübarek bir sözde, mü'minin sözünün hikmet, sükûtunun da tefekkür olması gerektiği tavsiyesinde bulunmuyor mu? O hâlde ağzımızı açıp bir şey konuştuğumuzda ya din-diyanet adına, ülke ve ülkümüz hesabına bir fayda sağlayacak, bir mana ifade edecek şeyler konuşmalı veya bu faydaları temin edecek meseleleri tefekküre dalarak sükûtumuzu bir tefekkür zemini hâline getirmeliyiz. Zaten insanın, konuşmadan önce konuşacaklarını düşünmeye ihtiyacı vardır. Evet, yutmadan önce çiğnemek ne ise konuşmadan evvel düşünmek de odur. İnsan, ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutmaya kalkışırsa vücudunda değişik komplikasyonlara sebebiyet verebilir ve hatta bu sebeple hayatını kaybedebilir. Aynen öyle de düşünülüp taşınılmaksızın ağızdan çıkan bir söz, yerine göre insana öyle bir zarar verir ki, insan o tek bir sözle latî;felerini soldurup öldürebilir.

Allah'a Havale Et ve Yüz Çevir!

Kasas Sûresi'nde Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “(Mü'minler) boş, manasız, çirkin sözlere maruz kaldıklarında (aynıyla mukabeleden uzak durup) yüzlerini çevirir ve o sözleri sarf edenlere şöyle derler: “Bizim yaptıklarımız bize, sizin yaptıklarınız da size. Biz, sizin için de ancak iyilik ve selamet dileriz. Ne var ki biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz.” (Kasas, 28/55). Âyet-i kerimede açıkça ifade edildiği üzere, mü'minler, sevimsiz, nahoş söz ve tavırlara maruz kaldıklarında hemen karşılık vermek yerine o çirkinliklere karşı kulak kapatır, göz yumar, söylenenlere aldırış etmeksizin, “Bizim işimiz bize, sizinki de size.” der, yüksek ahlâk ve seciyelerinin gereğini ortaya koyarlar. Sonra da; “Biz, cahillerle arkadaşlık etmeyi arzulamayız!” diyerek cehalete karşı belli bir tavır içerisinde olduklarını ifade edip âlicenâbâne bir tavırla oradan geçip giderler.

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, bu ilâhî; emriyle inanan insanları muhtemel tehlikelerden korumuş olmaktadır. Şöyle ki Müslümanlar, karşı tarafın sergilediği cahilane tavırlara karşı aynıyla mukabelede bulunacak olurlarsa, hiç istemeseler de, onların dengesiz ve ölçüsüz sözleri karşısında günümüz ifadesiyle provoke olunabilecek bir zemine kayabilirler. Tahrik söz konusu olunca da onların seviyesine düşme gibi bir irtifa kaybı yaşayabilirler. Hâlbuki değişik vesilelerle ifade edildiği üzere, edep ve hürmetten mahrum nâdânlar ne derlerse desinler, biz her zaman karakterimizin gereğini sergilemeli, üslûbumuzu namusumuz bilmeli ve bu mevzuda asla fedakârlıkta bulunamayacağımız, taviz veremeyeceğiz ortaya konulmalıdır.

Bundan dolayı hilm u silmin temsilcisi bir mü'minin, bu tür uygunsuz sözlerle karşılaştığında, onlara cevap vermek yerine o kem sözleri sahibiyle baş başa bırakıp orayı hemen terk etmesi daha muvafıktır. Çünkü bile bile gerçeği inkâr edip seviyesiz bir üslûpla mugalâtalara (yanıltmaca) giren bir kişiye olumlu herhangi bir şey anlatabilmeniz mümkün değildir. Orada durmak hak ve hakikate fayda getirmekten ziyade zarar verir. Çünkü biraz önce de ifade edildiği üzere çirkin ve incitici bir üslûpla hissiyatınıza hitap eder ve siz, hiç istemeseniz de o tür bir seviyesizliğin içine çekilmiş olursunuz. Hâlbuki mekân değişikliği yapmak, o gergin ve sıkıntılı ruh haletinden sıyrılma adına önemli bir faktördür. Siz, o tür bir durumla karşı karşıya kaldığınızda onları Allah'a havale edip yüz çevirir ve o mekândan ayrılırsanız iradenizin hakkını vermiş ve hissiyatınızı baskı altına almış olursunuz.

15 Ağustos 2015 Cumartesi

İdeal bir idarecilik için…

İdarecilik, başlangıçta anne ve babada başlayan, daha sonra ailede yaşa-başa göre devam eden, sonra da hayatın hemen her kademesinde karşı karşıya kaldığımız bir vazife ve sorumluluktur.

Buna göre, mektepte müdür, sınıfta öğretmen, kışlada komutan, fabrikada işveren idareci olduğu gibi; tek bir şahısla alâkalı mesuliyeti bulunan kişi de idareci demektir. Fakat zannedildiği gibi idarecilik, hele âdil bir idarecilik kolay bir iş değildir; zorlardan zordur ve zor olduğu için de hakiki manada idarecilikte başarılı olan insan sayısı bir hayli azdır.

İdeal bir idarecilik için ciddi bir iş ahlâkına sahip olmak ve disiplinli hareket etmek elbette ki çok önemlidir. Fakat istenen seviyede kâmil bir idarecilik için sadece bu vasıflar yeterli değildir. Meselâ idareci konumunda bulunan öyle insanlar vardır ki, kendini yaptığı işe adamıştır, çok ciddi bir disiplin içinde vazifesini yerine getirmektedir; öyle ki, yirmi saat mesai yaptığı hâlde, evine gidip orada dahi işiyle alâkalı bir kısım projeler üzerinde çalışmaktadır. Ne var ki bu insanlar zamanla çevresi tarafından işkolik olarak algılanmış, bu hâllerinden rahatsızlık duyulmuş ve yürüdükleri yolda yalnız kalmışlardır. Hâlbuki ulvî; bir mefkûre uğruna koşturup duran birinin, yaptığı işe tutkun ve düşkün olması, hatta o işin tiryakisi hâline gelmesi olumsuz bir vasıf olarak ele alınıp küçümsenecek bir husus değildir.

Hele rahat ve rehavetin söz konusu olduğu günümüzde, keşke herkes, çok ciddi bir iş ahlakına sahip olarak, anne-babasının, çoluk-çocuğunun, daha doğrusu üzerinde hakkı bulunan hiç kimsenin hukukunu zayi etmeksizin, yaptığı işi tam bir titizlik ve kemal-i ciddiyetle yerine getirebilse. Böyle bir durum, büyük insanlara mahsus yüce bir ahlak ve takdir edilmesi gereken güzel bir sıfattır. Eğer bir insan, mesul olduğu işle –hele de o iş yüce ve yüksek bir mefkûreye aitse– dertlenip onunla bütünleşmişse, artık o insan oturur kalkar hep o işle alâkalı problemlerin çözümüyle meşgul olur. İşte siz böyle bir insana, iş ahlâkı ile serfiraz, işiyle bütünleşmiş iş kahramanları nazarıyla bakabilir ve onun bu hâlini “Ne güzel bir haslet, ne mübeccel bir tavır!” sözleriyle yâd edebilirsiniz.

Tek Başına Yol Yürünmez

Fakat hakiki bir lider tek başına yol yürüyen insan demek değildir. O, beraberinde bulunan insanlarla –tabiî; onların güç ve takatine, kabiliyet ve donanımına göre– mesafe kat eden, arkasında bulunanları yüce ve yüksek bir hedefe yönlendirip sevk eden, bir gaye istikametinde onları da alıp peşinden sürükleyen insan demektir. Bu da, idarecinin, maiyetinde bulunanların aklına hitap etmesi, gönlüne girmesi, derdini anlatması ve neticede yaptıkları işe, işin ehemmiyetine onları ikna edip inandırmasıyla gerçekleşir. Evet, gerçek lider gönlündeki ızdırabı maiyetindekilerin ruhuna duyurur, dimağına aşılar ve dert edindiği esasları âlemin derdi hâline getirir.

Ayrıca idareci konumunda bulunan kişi, bu meseleleri bizzat kendisinin dile getirmesiyle tepkiye sebebiyet verecekse, o zaman yapılması gereken, insanların tepki vermeyeceği birisini bulup bu önemli mevzuları ona söyletmektir. Gerekirse bu konuda bir veya birkaç seminer düzenlenir, konferanslar tertip edilir ve bu meselenin ehemmiyeti anlatılmaya çalışılır. Lider, arkasındakileri de koşmaya ikna etmeli, onlara bir maratonda koşucu olma duygu ve düşüncesini aşılamalı ve böylece müşterek çalışma ve gayretlerle uzun soluklu bir şekilde işlerin devamını temin etmelidir.

Bir idarecinin bunu gerçekleştirebilmesi için de, beraber çalıştığı insanların görüş ve düşüncelerini asla hafife almaması, küçük görmemesi ve onların yaptıklarını/yapabildiklerini hoşgörüyle kabullenip takdir etmesi, sa'y u gayretlerini kamçılaması gerekir. Meselâ, istediği keyfiyette bir iş ortaya konmasa da; “Arkadaşlar! Bu mevzuda ortaya koyduğunuz cehd ve gayret dolayısıyla size çok teşekkür ederim. Vâkıa, yapılması gereken işler şunlardı ama sizin yaptığınızı da takdir etmemek mümkün değil.” demek suretiyle, eksiklikler karşısında dahi yapıcı ve müspet bir tavır ortaya koymasını bilmelidir. Böylece insanları kendisi hakkında saygısızlığa ve tepkiye itmemiş ve onlar nezdinde kendi kredisini heba etmemiş olur. Çünkü bir idareci beraberinde bulunanları suçlayıp durduğunda, onlardaki suçlama duygusunu tetiklemiş, kendinden uzaklaştırmış ve hatta onları kendinden kopacak bir yola sevk etmiş olur.

Anne-Babadan Daha Öte Bir Şefkat

Hakiki bir idareci, birbirinin rağmına gelişebilecek, birbirine zıt gibi görünen vasıfları, aynı anda, tam bir denge içinde kendinde bulunduran muvazene kahramanıdır. Bu açıdan o, fevkalade şuur, fevkalade ciddiyet ve fevkalade disiplinin yanı başında, alabildiğine bir sevgi ve şefkatle çevresindekilere muamele eder. Yani bir taraftan konumunun gerektirdiği vakar ve ciddiyeti muhafaza eder, o vakar ve ciddiyete halel getirecek ölçüde maiyetindekilerle senli benli olmaz, laubaliliklere girmez. Fakat diğer taraftan tam bir şefkat meleği gibi her türlü dert ve sıkıntılarında onların yanında olur ve üzerlerine tir tir titrer. Meselâ, onlardan bir tanesinin işe gelirken yüzünün ekşi olduğunu fark ettiğinde, bir anne ve babadan daha ziyade bir şefkatle hemen yanına varır; eşi, çocukları ya da başka birisiyle bir problemi olup olmadığını veya bir borcu, bir sıkıntısı bulunup bulunmadığını anlayıp öğrenmeye çalışır. Öyle ki, o şahsın kendi anne-babasının bile üzerine gitmeyeceği ölçüde bir ihtimamla işin üzerine gider, yüreğini ortaya kor ve alternatif çözüm yolları araştırır. Ve bu tavrı bir kere değil, her türlü dert ve sıkıntıda ortaya konulması gereken bir vazife bilir.

2 Ağustos 2015 Pazar

Komşuluk hakkı

Kur'an ve Sünnet'te, anne-babaya iyi davranma, akrabalara karşı sıla-i rahimde bulunma, yetimlere sahip çıkma gibi mevzuların yanı başında hassasiyetle üzerinde durulan diğer bir mesele de komşuluk haklarını gözetmedir.

Bununla ilgili Cenâb-ı Hak, Nisâ Sûre-i Celilesi'nde şöyle buyurmaktadır: “Allah'a kulluk edin, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, akrabalara, yetimlere, düşkünlere, yakın ve uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa, yolcuya ve elinizin altında bulunup size hizmet eden kimselere ihsanla muamele edin. Allah, kendini beğenip övünenleri elbette sevmez.” (Nisâ Sûresi, 4/36)

Burada Allah'a ubûdiyette bulunma ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmama emredildikten hemen sonra anne-babaya iyi davranma emredilmektedir. Esasında nazarî; planda, sevme, sayma, aşk u alâka duyma gibi mevzularda Allah hakkından hemen sonra gelen hak, Peygamber Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) hakkıdır. Fakat âyet-i kerimede mesele, nazarî; plan değil de, amelî; plan esas alınarak beyan buyrulduğundan anne-baba hakkı ikinci sırada zikredilmiştir. Âyet-i kerimenin başında Allah'a iman etmenin değil de, O'na ubûdiyette bulunmanın emredilmiş olması da bu hususa işaret etmektedir.

Âyet-i kerimede daha sonra, sırasıyla akrabalara, yetimlere, düşkünlere ihsanda bulunma emredilmiş ve arkasından da akrabadan olan veya olmayan ya da yakın veya uzak olan komşulara iyilikte bulunma emredilerek komşuluk haklarına dikkat çekilmiştir. Şu hâlde insanın yakın veya uzağında bulunan, sağında solunda, önünde arkasında mücavir olan herkes, onun içine girer ve iyiliği hak eder.

Kâmil İmana Ulaşmanın Bir Vesilesi

Komşuluk hakkına riayetin ehemmiyetini anlama adına, Buharî; ve Müslim başta olmak üzere muteber hadis kitaplarında yer alan şu hadis-i şerif de çok önemlidir: “Cibril bana komşu hakkında öylesine ısrarlı tavsiyede bulundu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” (Buharî;)

Bir insanın mirasçısı; annesi, babası, çocukları, eşi gibi yakınları olduğuna göre Efendimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) vahy-i gayr-i metluv sayılan bu sözünden, komşu hakkının ne denli büyük olduğu anlaşılmaktadır. Esasında, biz, komşuluk hukukuyla ilgili Cebrail'in (aleyhisselâm) Efendimiz'e ne tür tavsiyelerde bulunduğunu bütünüyle bilemiyoruz. Çünkü Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm) mevzuun detayına girmiyor. Fakat demek ki, Cibril (aleyhisselâm) bu konu üzerinde öylesine tahşidatta bulunmuştur ki, Efendimiz (aleyhi ekmelü't-tehâyâ) “Neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak zannettim.” ifadeleriyle meselenin azametine ve önemine dikkat çekmiştir.

Başka bir hadis-i şerifte ise mesele imanla irtibatlandırılarak şöyle nazara verilmektedir: “Her kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa komşusuna ihsanda bulunsun. Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa misafirine ikramda bulunsun. Kim Allah'a ve ahiret gününe iman ediyorsa ya hayır söylesin ya da sükût etsin.” (Buharî;)

Komşusu Açken Tok Yatan Mü'min!

Öte yandan Allah Resûlü (aleyhi efdalu't-tahiyyât ve ekmelü't-teslî;mât) komşusu aç olduğu hâlde tok olarak geceleyen kimsenin hakikî; mü'min olamayacağı ve komşusunun, zararlarından emin olmadığı kimsenin de Cennet'e giremeyeceği ihtar ve ikazında bulunmuştur.

Komşuluk hakkı, Kur'ân ve Sünnet'te bu kadar çok nazara veriliyorsa, demek ki o, çok önemli bir meseledir. Bu itibarla, bir Müslüman uzak yakın bütün komşularını civanmertlikle kucaklamalıdır. Evet, Allah'a inanmış bir gönül, sahip olduğu bütün güzellikleri komşularıyla paylaşmasını bilir. Zira bu, Müslüman ahlâkının bir gereğidir.

Komşuluk hakkı denilince ilk olarak, yedirme, içirme, giydirme gibi maddî; yardımlar akla gelmektedir. Bilindiği üzere zekât sadece Müslümanlara verilir. Fakat zekâtın dışındaki teberrular, gayr-i müslimlere de verilebilir. Bu itibarla Müslüman olmasa bile uzak ve yakın komşulara maddî; yardımda bulunulabilir. Çünkü bu, insanların öncelikli ihtiyaçlarındandır. Hele fakr u zaruretin olduğu durumlarda, kim olursa olsun, komşuların açlık içinde kıvranmalarına asla meydan verilmemeli ve mutlaka onlara yardımda bulunulmalıdır. Öte yandan gerektiğinde komşuların elinden tutup rehberlikte bulunarak iş bulmalarını temin etme de çok önemli bir iyilik vesilesidir.

Fakat komşuluk hakkını sadece maddî; yardımlara inhisar ettirme doğru bir yaklaşım değildir. Bunun yanında, karşılaşıldığında selam verip hâl ve hatırlarını sormak, karşılıklı ziyaret ve davetlerle tanışma ortamı oluşturmak, insanlar arasında sevgiye giden yolları açmak, eğer varsa olumsuz duyguları izale istikametinde gayret sarf etmek gibi hususlar da çok önemlidir.

Hususiyle yurtdışında bulunan bir mü'minin sağındaki, solundaki, altındaki, üstündeki komşularla değişik vesileleri değerlendirerek münasebete geçmesi, mesela bazı özel günleri fırsat bilerek hediyelerle onları sevindirmesi ve ziyarette bulunması çok önemlidir. Zira bu vesileyle inanan gönüller, komşularının gönüllerini fethetme, Müslümanlığa karşı olumsuz duyguları izale etme ve onlara kendi değerlerini tanıtma imkânına kavuşacaktır. Zannediyorum meseleye bu açıdan bakıldığında, komşuluk hakkının, sadece maddî; yardımda bulunma gibi dar bir dairede ele alınmaması gerektiği daha iyi anlaşılır.