26 Aralık 2014 Cuma

Küfre sürükleyen ameller

İnanılması gereken şeyleri icmalen veya tafsilen inkâr etmek insanı küfre düşürür.Muhal farz bir mümin, Allah’ı veya Peygamberi inkâr etse veya zorlama olmadan tekzip etse küfre girer. Esasen bir mümin için -inşallah- böyle bir şey düşünülmez. Çünkü bunlar insanı sarih küfre sokucu şeylerdir. Bunun dışında bir de kastı küfür olmamakla beraber küfür içeren söz ve davranışlar vardır. Mesela bir müminin, zorlama olmadan ağzından –el-iyâzubillah- mukaddesatı hafife alıcı bir laf çıkarsa o da küfre düşmüş olur. Söz gelimi, “Kur’an da ne oluyor ki…” diyen bir kişi iman dairesinden çıkmış olur. “Resul-i Ekrem’e bu noktada ittibada zaruret vardır” sözüne karşı bir kimse “Ben bu noktada ittiba etmiyorum” derse o da küfre girer. Veyahut “Allah Resulü şunu severdi” sözüne mukabil “O seviyorsa ben onu sevmiyorum” derse yine küfre girmiş olur. Bunun gibi daha pek çok küfür lafızları vardır ki, bunlara elfaz-ı küfür denir.Bir de insanı küfre sokan bazı davranışlar vardır ve bunlara da ef’âl-i küfür denir. Mesela imana müteallik bir mesele yapılırken veya söylenirken omuz silkme, ezan-ı Muhammedi okunurken herkesin camiye gelip gitmesini davranışlarıyla hafife alma, el-ayak hareketleri ile dince muazzez ve muhterem sayılan şeyleri davranışlarıyla istihfaf etme gibi davranışlar insanı küfre götürür. Bunlar çok ciddi hususlardır. Ancak çoğu zaman dikkat edilmeyebiliyor. Hâlbuki fıkıh kitaplarında elfaz-ı küfür ve ef’âl-i küfür başlıkları altında uzun boylu bu hususlardan bahsedilir. Cenab-ı Hak, herkesle beraber bizim de imanımızı muhafaza buyursun.İmana Mukabil Küfürİman, nasıl ki küfre ait her şeyi siler süpürür, insana tamamen kendi boyasını çalar ve Allah’la münasebet kurabileceği bir dairede insanın hükümferma olmasını temin ederse; küfür de bir bakıma insan üzerinde bir şeytan hâkimiyeti tesis eder, imana ve imanın teferruatına ait her şeyi siler-süpürür, götürür de insan, bilerek veya bilmeyerek ağzından çıkan bu türlü lafla küfre girmiş olur. Şunu da ifade edeyim ki, fıkıh kitaplarında bu mevzudaki hükmün terhib yani korkutmak için olmadığı açıktır. Bir insan davranışlarıyla veya sözleriyle küfre girerse o dakikaya kadar yaptığı bütün ibadet ü taati de gidiverir.Asrımızda küfrü işmam eden söz ve davranışlar pek çoktur. Fıkıh kitaplarında, din ve dinle alakalı herhangi bir hususu hafife alma küfür sayılır. Mesela bir yerde bir hoca, sarığı ile hafife alınıyorsa, orada hocanın kendisi değil, hocalık şahs-ı manevisi hafife alınıyordur. Bir fıkra anlatırlar: Manda ile molla tarlaya girmiş. Mandayı bırak mollayı çıkar demişler. Bu fıkrayı anlatan da, buna gülen de küfre girmiş olur. Mesela kendisine dini bir mesele getirilen bir insan, “Kara ciltli kitaba bir bakayım” derse ve “kara ciltli kitap” sözü kütüb-ü fıkhiye ve dinî eserleri hafife almayı kast ederse kâfir olur. Bunu sahneye aktaran ve bu sahnelere gülen de kâfir olur. Fıkıh kitaplarındaki hüküm böyledir.Din Hafife AlınamazAslında bütün bunlar İslam düşmanları tarafından içimize sokulmuştur ve bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür. Konyalı meşhur Hâdimî, Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’sında elfaz-ı küfrü sıraladığı bir yerde şu hususu bizzat kaydeder: “Bir kimse, Efendimiz’in sevdiği şeyleri kendisi bizzat sevse de fakat bir muhavere esnasında O’nun sevdiği bir şeyin bahis mevzu edildiği yerde kendisinin onu sevmediğini ifade ederse kâfir olur. Ancak kişi böyle bir durumda Efendimiz’in sevdiğini sevmeme durumuna düştüğünden kâfir olur. Onun için usul-u dinden yani Allah’a, meleklere, kitaplara, ahirete ve haşre imandan alın da teferruat-ı şeriata kadar hangisi inkâr edilirse insanı küfre sokacağı gibi bunların hafife alınması da onu küfre sokar.”Dinde Sahib-i Şeriat’ı hatırlatacak mahiyette, dinin şahs-ı manevisi olarak usul ve füruuna müteallik herhangi bir meseleyi inkâr, tezyif, tekzip ve istihfaf küfrü gerektirir. Hâlbuki bir insan bir sünneti veya vacibi terk ettiği zaman kâfir olmaz. Hatta belki bir farzı terk ettiği zaman da kâfir olmaz. Ancak farzın terk edilmesi mevzuunda mülahaza dairesi açıktır. Kasten terk etmek bahis mevzu olursa durum değişebilir. Cenab-ı Hak elimizi ve dilimizi elfaz-ı ve ahval-ı küfürden muhafaza buyursun. Onun için sık sık gönülden tecdid-i imana çok ihtiyacımız vardır. Çocukluk devresinde biz de bu türlü fıkralar dinlerdik. Belki bilmeyerek filmler de seyretmiş, hatta dudağımız geriye de gitmiş olabilir. Bu vesileyle temiz gönüllerinizi vasıta ve şefaatçi yaparak Cenab-ı Hakk’ın beni sizlerle beraber affetmesini dilerim. Elimize ve dilimize sahip olmada çok ihtiyatlı olalım. Din çok ciddi bir mevzudur ve onun hiç şakası yoktur. Allah hâzır ve nâzırdır. Din, O’nun sistemidir. Biz ise o sistemi yaşayan piyonlarız ve her an O’nun nigâhbanlığı altında bulunuyoruz.Not: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

19 Aralık 2014 Cuma

Kaos, imtihan ve ümit

Günümüzde hâdiseler, sırf dış yüzleri itibarıyla değerlendirilmekte; sürekli korku, telâş, endişe ve ürperten bir belirsizlik var olup-biten her işte.Niyetler olabildiğine karanlık, söz ve davranışlar aldatıcı, emeller hırsların güdümünde ve şu koca dünya fevkalâde hassas dengeler üzerindeki o iğreti duruşuyla birkaç macerapereste emanet. Kimin ne yaptığı, ne yapacağı belli değil; arzular başka, sözler-vaatler başka; aldatan aldatana. Kimse inanmasa da, öldürenler ve ezenler bir sürü bahane uydurabiliyor; mazlum ve mağdurlar ise olup biten şeylerden bütün bütün habersiz. Ölene şehit diyorlar, kalana da gazi. Aslında bunlarla teselli olmak için de imana ihtiyaç var. Böyle bir desteği olmayanlar da ödüllerle, madalyalarla avutuluyor.Bunların yanında, gözleri fizik ötesi âlemlere açık, başları mumlar gibi önlerinde ve gönüllerinden kopup gelen çığlıklarla Hakk’a arz-ı hâl edenlerin sayısı da az değil. İmanları sağlam, ümitleri pek, her işlerini hesaba bağlı götüren, hesapları da tam bu insanlar, hâdiselerin sadece dış yüzlerine bakarak ve her şeyi hâle sıkıştırarak değil; varlığı, varlık içinde de kendilerini doğru okuyarak, doğru yorumlayarak onları maddî-mânevî bütün derinlikleriyle ve bir küll halinde mütalâa ediyor; çirkin gibi görülen şeylerin arkasındaki güzellikleri de seziyor; ızdıraplara terettüp eden ledünnî zevkleri duyuyor ve sürekli musibet kâselerinden kevserler yudumluyorlar.Hayır Rengini Alan ŞerlerAslında, nâhoş görünen her ilâhî icraatın gizli bir kısım güzel yanları da var; evet bazen öyle ilâhî iş ve faaliyetler oluyor ki, dış yüzleri itibarıyla insan onlarda hiçbir güzellik göremiyor; ama iç yüzleri, neticeleri ve herkese, her şeye bakan farklı yanları itibarıyla bunlar o kadar yerinde ve nefistirler ki, bunu böyle görüp sezebilenler, ah-of yerine, “Dahası olamaz.” deyip hayranlık izhar ediyorlar.Gökte ve yerde ne varsa hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan’ın meşîetine bağlı cereyan ettiğini sezip anlayanlar, her şeyi daha farklı görür ve daha farklı değerlendirirler. Onların ufkunda guruplar tulû televvünlü, felaketler saadet renkli, elemler muvaffakiyet edalı, elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir. Onlar, hâdiselerin o ekşi çehrelerinden daha çok gülen yüzüne bakar ve olayların acı yanları yanında tatlı taraflarını da görmeye çalışırlar. Dolayısıyla da, onların o aydınlık dimağlarında, yerinde toprak altın kesilir; zehir, şeker-şerbet olur; tipi-boran rahmet rengine bürünür; elemler emellerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir. Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk eder. Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler Çaresi’ne yönlendirir ve kendi kendilerine: “Nâçâr kaldığın yerde / Nâgâh açar ol perde / Derman olur her derde” (İ. Hakkı) der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar.Fitne ve Fesada Karşı Koymak ŞiarımızdırYıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık: Fitne ve fesada karşı koymak şiarımız oldu. Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses çıkarmadan fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık. Bize zulmedenlere, akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara tek bir sözle olsun mukabelede bulunmadık. İftira ve tezvîre kilitlenmiş olanlara dahi bir kerecik olsun “Allah onları kahretsin.” demedik.Dünya peşinde koşmayı, sâfiyane Allah yolunda bulunma ile telif edemediğimizden, O’nun rızasına bağlılık içinde i’lâ-yı hak mecburi seçeneğimiz oldu. Yürüdüğümüz yolda hep başkaları için yürüdük ve her zaman onları yaşatma mülâhazaları, yaşama arzularımızın önünde bulundu. İnanmış ve sevgiyle atan sînelere refakatin dışında dünyevî zevk, lezzet adına bir şey duyup tatmadık. Dünyaya ait büyük-küçük herhangi bir talebimiz olmadığı gibi, dünyevî sayılan yanları itibarıyla -siyaset dâhil- her şeye karşı bilerek mesafeli durmaya fevkalâde gayret gösterdik. Saf Allah hoşnutluğunu bulandırır ve Rabb’imizle kulluk münasebetlerimizi zedeler mülâhazasıyla makam, mansıp düşüncelerini kalbî ve ruhî hayatımız adına birer kirlenme sayarak bu tür arzu ve beklentilerden hep uzak durduk.Zulüm ile Âbâd Olanın Âhiri Berbat OlurBugüne kadar zalimler, önlerine gelen herkesi eziyor, kendileri gibi düşünmeyenlere kan kusturuyor ve ettiklerinin bir gün gayretullaha dokunacağını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ezilip horlananlarsa, hiçbir şey yapamama hafakanlarını, sadece onları Allah’a havale etmekle yatıştırmaya çalışıyorlardı. Yıllar hep böyle Muharrem gibi geçti; gözyaşları da Revân Nehri gibi çağlayıp durdu.. derken yapılanlar ilâhî izzete dokundu ve Allah zulmedeni de, zulmü alkışlayıp zalimi seveni de, haksızlıklar karşısında sessiz kalanı da toptan te’dîb etti/ediyor ve edecektir de. Atalarımız “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.” demişlerdir ki tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir. Dahası, iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay haline o zalimlerin! Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var,Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.deyip geçelim. Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir. Bugün, şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır. Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte -eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa- aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor. Aksine eğer bir an evvel kendimize dönüp, kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır. Evet, bugün kendini rahata salanlar şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya mahkûmdurlar. Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır; yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vâh etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..! İnsan, bugününü, gelecekte “keşke keşke” demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya çalışmalıdır.Not: Bu yazı ilk defa Mayıs 2003’te Sızıntı dergisinde yayımlanmıştır.

12 Aralık 2014 Cuma

Sulh çizgisi veya meşrepçilik

Mü’minler, kendi meşrep ve mesleklerine bağlılıklarını izhar ederlerken, “Benim mesleğim haktır, güzeldir, çok hoştur, hatta en güzeldir, en doğrudur, ama başka güzel, doğru ve hak meslekler de vardır.” demelidirler.Hatta kendi yol ve yöntemlerini ifade sadedinde “En doğru ve en güzel bizimkidir” demelerinde de bir beis yoktur. Çünkü bu ifadelerde başkalarının bâtıl olduğuna dair bir hüküm söz konusu olmadığı gibi onların gittiği yolun aldatıcı olduğunu bildirmek de mevzubahis değildir. Bu ifadelerde, fazlaca güzelliği ve doğruluğu kendi mesleğine izafe etmek, diğerlerinin de hakkaniyetini ve güzelliğini kabul etmek söz konusudur. Hususiyle günümüzde meşreplerin ve mesleklerin birer mevzu ve gaye haline getirilmek istenmesine karşı, bu milletin inanan evlatları arasında, bir birlik tesis etme maksadına matuf her zaman hareket tarzımız bu olmalıdır. Bugün, inkâr-ı ulûhiyet düşüncesinde ne kadar insan varsa, bu insanların hepsiyle beraber şöyle böyle bir münasebet içinde bulunma yolu araştırmak gerekmektedir. Her mü’min diğer meşreplerin de hak ve güzel olduğunu, kendi mesleğinin ise daha doğru ve güzel olduğunu, bu yüzden de içinde bulunduğu düşünceyi seçtiğini ve bu mecrada hizmet verdiğini, ama diğerlerinin de batıl ve yanlış olmadığını bilmeli ve tavırlarını bu prensibe göre ayarlamalıdır. Yoksa inanan bir Müslüman’ın bağnazlık eseri olarak, sadece kendi mesleğinin hak ve güzel olduğunu iddia etmesi, başka tarafta bir güzellik ve hak olmadığını söylemesi, içtimai bünyede tedavi edilmesi çok zor yaralar açacağı gibi bu tavrın çok ciddi iftiraklara sebep olacağına da şüphe edilmemelidir.Gıpta Damarları Tahrik EdilmemeliBu meselenin iyi anlaşılması, bütün vatan evlatlarının bir araya gelmesi bakımından, hem bugün hem de gelecek adına çok büyük ehemmiyeti haizdir. Mü’minlerin hizmet düşünce ve kanaatleri adına, kendi taraflarına olduğu gibi daima karşı tarafa da hak vermeleri, hem kendilerinin ırgalanmaması ve meseleyi münakaşaya götürmeme adına hem de karşı tarafın hırslarını tahrik etmeme bakımından çok önemlidir. Hatta inananlar bunun ötesinde, birbirlerinin gıpta damarlarını ve hasetlerini tahrik etmeyerek çok akıllıca davranmalıdırlar. Mesela, ayrı bir düşüncede olmasına rağmen bu vatanı ve milleti seven ve bu uğurda farklı usul ve yollarla hizmet etmek isteyenlere karşı hep bir münasebet yolu ve yönü bulup münasebete geçmeli, bu insanlar katiyen dışlanmamalıdır. Zira böyle bir davranış içine girildiği takdirde mü’min, sadece kendi mesleğini sarsmakla kalmayacak, aynı zamanda karşısına aldığı insanları da günaha sevk etmiş olacaktır. Hâlbuki mü’min, dinine hizmet ederken hem günaha girmemek, hem de diğer din kardeşlerinin gıpta damarını ve hasedini tahrik edip onları günaha sokmamak durumundadır.Binaenaleyh mü’minlerin, birbirlerini hasede sevk edici davranışlardan uzak durmaları, ‘Müslüman kardeşliği’ açısından çok ehemmiyetli bir husustur. Hatta her mü’min, iftiraka sebep olabilecek böyle bir meselenin lafını bile etmemeli, davranışlarını güzel ayarlamalı, başkalarına hakk-ı hayat tanımalı ve onları muhterem bilmelidir. Bugün itibariyle hem menfi hem de müspet manada bu işin sözünü eden pek çok kimse vardır. Fakat bu insanlar kendilerine muhalif olanlara zerre kadar hakk-ı hayat tanımamakta, onları ezip geçmekte adeta zincirlere vurmakta ve onlara esir muamelesi yapmaktadırlar. Eğer bu insanların ellerine kanun vaz’ etme imkânı geçse kanunları bile onlara hakk-ı hayat tanımayacak şekilde vaz’ ederler. Binaenaleyh, bu insanların içinde “hepimiz kardeşiz, hepimiz aynı saftayız” diyenler hilaf-ı vaki beyanda bulunmakta ve diğer insanları aldatan böyle bir düşünceyi seslendirmektedirler. Zira insan böyle bir düşünceye gerçekten inanıyorsa bunu davranışlarıyla ispat eder.Ümmetin Vahdeti Adına SaygıNe kadar Allah’a müteveccih gönül ve secde eden alın ve yine ne kadar O’nu anan hissiyat ve söyleyen dil varsa, inanan gönüller onların her birerlerine karşı belli bir ölçüde saygılı olmalıdırlar. Bu insanların şöyle-böyle bir yere koydukları muhterem zatlara “Efendi Hazretleri” diyebilmelidirler. Ve bunu söylerken de gayet içten ve samimi söylemelidirler. Bu arada, “Sen niçin, ta’zimle andığın böyle bir zatın halka-i tedrisinde değilsin?” diyenlere de, “Ben, içinde bulunduğum yolu daha akıllıca görüyorum. En azından bana öyle geliyor. Bu konuda yanılmış olabilirim ama gittiğim yola muhalif ve ona zıt olan kuvvetli bir delil bulacağım ana kadar safımı korumayı makul görüyorum, daha güzel ve mantıkî buluyorum. Tabii ki siz de öyle görüyorsunuzdur. Hatta öyle görmeniz lazım ki gittiğiniz yoldan istifade edip füyûzât alabilesiniz. Aksi takdirde Allah’tan gelen tecellilere mazhar olamazsınız.” demelidirler. İşte, meseleyi akıllıca ele almanın ifadesi de budur.Not: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

5 Aralık 2014 Cuma

Allah’ın sonsuz kudreti ve tecellileri

Kudret-i İlahi karşısında, bir zerre ile güneşin yaratılması arasında fark yoktur…Evet, mikrobun yaratılmasıyla filin yaratılması kudret açısından birdir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın emri bir şeye taalluk ettiğinde, O, bir şeyi dilediğinde, ona ‘Ol!’ deyiverir. O da hemen oluverir.” (Yâsin, 36/82) beyanıyla bunu ifade etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın yaratması âlem-i halk ve âlem-i emre birden mütealliktir. O, bir şeyi yapacağı zaman insanlar gibi eliyle müdahale ederek yapacağını yapmaz. O’nun icraatı bir “Ol” demeye bağlıdır.Allah’ın, eşyanın melekût tarafında kudretini gösteren kanunları ve bu kanunlarla bir kısım icraat-ı Sübhaniyesi söz konusudur. Bu tür neticeler, zahiren sebeplerin eliyle meydana geliyor zannedilir. Haddizatında bunlar Allah tarafından meydana getirilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın kudretine göre büyük-küçük, az-çok eşittir. Bu da bir terazinin iki kefesiyle anlatılıyor ki, biz buna “Tesâvi-i tarafeynden ibaret olan imkân” diyoruz. Burada evvela, “imkân” kavramını iyi anlamamız lazımdır. Yaratılmadan evvel eşyanın varlığı “mümkin”dir yani olabilir de olmayabilir de. Eşya, “mümkinü’l-vücut”, Allah ise, “Vâcibü’l-Vücut”tur; yani varlığı kendindendir. Allah’ın varlığı mevzuunda değişik ihtimaller söz konusu değildir. O’nun hakkında imkânın lafı edilmez. Mahlûkata gelince, onlara “mümkinü’l-vücut” diyoruz ki, varlık ve yoklukları eşit demektir.İnsan, camit (cansız varlık) olabileceği, ağaç olabileceği, hayvan olabileceği, insan olup da kâfir kalabileceği gibi hususlarla maluldür… Evet, insanın, hayat yolunda çeşitli kıyafetler, kılıklar ve yollar bahis mevzuudur. Bunlardan birisini seçmesi, mümkün olan yollardan birini intihap etmesi demektir. Mesela, bir insanın elinde kereste ve onu yontabilecek aletlerin olduğunu var sayalım. Bu kereste, bir cami minberi, tahtadan bir mihrap, oturduğumuz evin altına döşeme veya daha benzeri başka şeyler olmaya müsait bir nesnedir. Bunu insan iskeleti şekline getirip, eğer yapabilsek -farz-ı muhal- hayat üfleyebileceğimiz bir canlı yapmak da mümkündür. “Muhal farz” dedikten sonra bunu söylemekte bir sakınca olmasa gerek. Bütün bu mümkün yollar içinde irademizi kullanarak bunlardan birisini yapabiliriz. İşte bu çeşitli imkânât yolları içinde, sadece belli bir noktaya yönelmemiz ve bunlardan bir tanesini tercih etmemiz için irade kâfi bir sebeptir ve başka bir şey aramaya lüzum yoktur. İşte biz, muhtemellerden birini seçmeye “Tesâvi-i tarafeyn - İki tarafın eşit olması” diyoruz.Terazinin bir kefesine Everest Tepesi gibi büyük, diğer tarafına da çok küçük bir cisim koyalım. Bu iki farklı ebattaki cismi koymamıza rağmen terazi dengede ise bu kefelerden birine küçük bir cisim koyduğumuzda, diğer taraf yukarı fırlayacak, beriki de aşağıya inecektir… Evet, böyle bir denge durumunda küçük bir müdahale terazinin kefelerindeki muvazeneyi bozmaya yetecektir. Burada terazinin her iki kefesinin birbirine eşit olması, mümkün olan iki tarafının birbirine eşit olmasına misal olarak anlatılıyor. Terazinin kefelerinden birine bir şey koyma ise, bunlardan birinin tercihi demek oluyor.Her şey O’nun DilemesiyledirCenab-ı Hakk’ın eşya üzerindeki tasarrufu, onları yok iken var etmesidir. Eşya henüz yok iken, onun var olması da yok kalması da mümkündür. Birbirine eşit olan bu iki yönden birini Cenab-ı Vacibü’l-Vücut Kendi iradesi ile ihtiyar buyurduğunda var olma tarafı, var oluyor. Yok olma tarafını tercih buyurursa, yok oluyor. Bu ince sırrı ifade için Efendimiz, “Meşîet-i İlahi, neye ‘olsun’ diye taalluk ederse o, olur. Neye de ‘olmasın’ diye taalluk ederse o, olmaz.” buyururlar.Burada, terazideki denge sözüyle, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin külle ve cüze eşit olarak tecelli etmesi anlatılıyor ki, bu çok önemlidir. Cenab-ı Hakk’ın emir, irade ve meşîetinin, eşyanın melekût tarafına tecellisi konusunda her şey berrak ve dupduru haldedir. Eşyanın mülk tarafı ise melekût tarafındaki tecellinin bir eseri ve neticesidir. Cenab-ı Hak, kanunları yaratır, bu kanunları yaratmanın neticesi olarak, eşya yine Cenab-ı Hakk’ın kudretinin ve iradesinin taalluku içinde meydana gelir. Binaenaleyh eşyanın melekût tarafına tecelli etmede, Cenab-ı Hakk’ın kudretine göre kül-cüz, az-çok müsavidir. İmkânın her iki tarafı da denk ve eşittir.Mesela, Cenab-ı Hak, yarattığı bazı materyalleri kullanarak, ağaçları ve bitkileri yaratıyor. Keza, bazı malzemelerden insan yarattığı gibi, bazılarından cehennem, bazılarından da cennetler inşa ediyor. Bütün bu tercihlerde Vacibü’l-Vücut, emir ve iradesiyle sel gibi akan eşyayı şekillendirmeye tabi tutuyor. Eşya O’nun (cc) ilim ve meşîeti çerçevesinde sel gibi akıp giderken O (cc), kudret ve iradesiyle bunlardan muhtelif şeyler yapıyor. Bundan dolayı ortaya insanlar arasında dahi farklı tipler, çeşitli anlayışta varlıklar çıkıyor.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

28 Kasım 2014 Cuma

Hakikat aşkı ve mes’uliyet

Cehalet, Allah’ın hoşlanmadığı bir durum; cahil de, Allah’ın, Kur’an’ın ve İslamiyet’in sevmediği bir tiptir.İnsanlığını müdrik hiç kimse cehalete razı olmaz. Din-i Mübin-i İslam’a göre cahil, kendi azametine göre Allah’ı bilmeyen insan demektir. Onun için Ebû Cehil, devrine göre çok kültürlü olmasına rağmen kendisine “cehaletin babası” manasına Ebu Cehil denmiştir. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Allah’ı bilme mevzuunda minarenin başında iken, Ebu Cehil kuyunun dibinde duran bir bahtsızdır. Efendimiz, “Ebu’l-irfan” ve “Ebu’l-ilim”; o ise “Ebu’l-cehâle”dir; yani cehaletin babası. İlim ve cehalet bu manada mütekabildirler.Herkes bu dünyada marifetini artırma mükellefiyeti altındadır. Bizim, kitap okumak, kâinatı tefekkür etmek ve ibadet ü taatte bulunmak suretiyle kalbî hayatımızı inkişâf ettirme mükellefiyetinde olduğumuzu Kur’an ifade ediyor. Mesela, Kur’an, bir yerde, “De ki: Dünyayı gezin dolaşın da Allah’ın yaratmaya nasıl başladığını araştırın. Kudret-i Sâni’i müşahede edin.” (Ankebût, 29/20) buyurur. Başka bir yerde: “İnsan, yiyeceği şeye bir baksın.” (Abese, 80/24) der. Evet, İnsan, gözünü yumup geçemez; nebatattan, meyvelerden, ağaçlardan ve hayvanattan aldığı gıdaların nasıl hâsıl olduğu konusunda Allah gökten yağmur indiriyor. Bu yağmurla, her şeye farklı bir lütufta bulunuyor. Güneş ışınları, oksijen ve hidrojenle birlikte yeşil bitkilerle etkileşime geçiyor. Bunun sonucunda ise bitkilerin, hayvanların ve insanların istifadesine olarak O (cc), neler neler lütfediyor. Bunu ifade sadedinde Kur’an, “Gökte rızkınızın vesileleri vardır.” (Zâriyât, 51/22) buyurur. Gökten sadece yağmur değil, daha neler neler iniyor, iniyor da yer şak şak oluyor; filizler başak ve meyveye yürüyor binlerce nesne, kimisi ot kimisi ağaç halinde semalara doğru ser çekiyor ve dal-budak salıyor. Allah, Kur’an’da sık sık tafsilatıyla üzüm, hurma… gibi enva-i çeşit nimetleri nasıl yarattığını anlatır. Bunları niçin yarattığını da şöyle ifade eder: “Bütün bunları hem sizin hem de hayvanlarınızın rızkı için yaptık.” (Abese, 80/32) Bütün bunlar Allah (cc)’ı hatırlatan deliller ve ayetlerdir.Kalbî ve Ruhî İnkişâfKur’an-ı Kerim, çok yerde irfanımızı artırsın diye âyât-ı tekviniyeye (yaratılışlarıyla Allah’ı gösteren ayetlere) dikkatimizi çeker ki, kalbî ve ruhî inkişafımız için bunlar çok önemlidir. Bunu böyle bilmeyen hayatını heder etmiştir ve ahirete gittiği zaman da cennetin nimetlerinden, bu dar irfan ölçüsünde yararlanacaktır. Hatta o, cennette Zât-ı Bâri’yi de bu dar irfan kalıpları içinde müşahede edecektir. Bundan dolayı ister âfâkî ve enfüsî tefekkür ve tahlil, ister Kur’an-ı Kerim’i okuma isterse ibadet ü taatle ruhu inkişaf ettirme bizim için asla vazgeçilmezlerdendir. Zira bu sayede insan, hayvâniyetten çıkacak, cismaniyeti bırakacak, kalb ve ruhun derece-i hayatına yükselerek cennete ehil hale gelecektir. Öyle ise bizler, Cenab-ı Hakk’ın cennetteki nimetlerinden, zevkleri gelişmiş ve her şeye vâkıf bir şekilde istifade etmeye ve Zât-ı Bâri’yi öyle müşahede etmeye şimdiden hazırlanmalıyız ki, ötede ah-vah etmeyelim. Yoksa insan, burada bir çoban gibi yaşarsa, -çoban derken, dağın başında görgüsüz, bilgisiz, bir vadide koyunlarıyla meşgul, hiçbir incelik ve nezaket bilemeyen bir insandan bahsediyoruz; maksadımız hakaret değil- orada da o şekilde haşrolur. Belki cennete girer, ama o zevk kaynaklarından istifadesi de bu dünyadaki seviyesine göre olur. Bu itibarla insanın gerçek insanlığı onun marifetiyle doğru orantılıdır.Eskiden, ordudan yetişme subaylar oluyordu. Nefer olarak orduya giriyor, sonra onbaşı, çavuş, başçavuş… şeklinde yükselip gidiyordu… Ve bu insanın, emri altındakilerin sayısı arttıkça mesuliyeti de artıyordu. Binaenaleyh İmam Gazali’nin mes’uliyeti ile herhangi bir Müslüman’ın mes’uliyeti bir değildir. Onunla bizim mes’uliyetimiz tartılsa, terazinin ona ait kefesi yere inerken bizimki yıldızlara fırlayacaktır. İmam Gazali, kendi irfan ve anlayış ufkuna göre Allah indinde muaheze edilecek ve mükâfat görecek; sıradan bir insan da irfanı kadar mükâfat ve cezaya maruz kalacaktır. Herkes kendi irfanına göre, Allah’ı ne kadar tanıyorsa Allah’a o kadar hesap verecektir.Ceza ve mükâfat, irfana göre olunca, bir mertebedeki insan, kalbinden geçen hatarâttan (hayaller, düşünceler) ötürü tokat yerken, başka bir mertebede ki ise seviyesine göre muamele görecektir. Birileri için gözün harama ilişmesi değil, sadece kalpten geçen “Acaba harama baksam ne olur?” düşüncesi hemen tokat yemeye sebep olur. Bir başkası, gece yatarken duasını okumadığından, sabah ve akşam Muavvizeteyn’i terk ettiğinden daha bir başkası ise daha ciddi ihmallerine göre muamele görecektir. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah (cc) bilir.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

21 Kasım 2014 Cuma

Önce en yakınlarını uyar!

Bizim en mühim meselemiz, çevremizde dağılıp çer-çöp haline gelmiş hadise ve manzaralar karşısında müteessir olmayışımızdır. İnançlı bir sine için en ızdıraplı ve büyük dert, etrafında bulunan insanların kayıp gitmeleri karşısında kayıtsız kalmaktır.Bir insan ister yakın ister uzak çevresinin rüşdü ve hidayeti mevzuunda biraz olsun dertlenirse, Cenâb-ı Hak bir gün onun imdadına yetişip, ona ışık tutacaktır. Ayrıca bu meseleyi dert haline getiren bir insanın kafası düşünecek, kalbi yorulacak, devamlı bu mesele ile meşgul olacak, pek çok insanın görüşünü alacak ve neticede bir gün mutlaka bunun ilmini elde edecektir. Zira böyle bir insan, artık yolunu bulmuş demektir. Kovayı elde eden, er-geç bir ip de bulur ve Allah’ın lütfuyla kuyunun dibinden çıkaracağını çıkarır.İnsan, yakın çevresine karşı herkesten evvel kendisi vazifelidir. Kur’an-ı Kerim: “(Ey Nebim!) Önce en yakın akrabalarını uyar” (Şuarâ, 26/214) ayetiyle bu hakikati dile getirir. Onun için Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), öncelikle yakın akrabaları üzerinde durmuş, bu vesileyle kendisine babalık yapan Ebu Talib ve amcası Ebu Leheb’e defalarca hak ve hakikati tebliğ etmişti. Ancak Efendimiz, Tebbet sûre-i celilesi nâzil olunca, Ebu Leheb’den alâkayı kesmiş, ona bir daha teklifte bulunmamıştır. Zira Ebu Leheb’in iman dairesine girmeyeceği Kur’an ayetiyle mühürlenmişti.Allah Resûlü, “Ben cennete, babam cehenneme giderse, cibillî karabetimden ötürü buna nasıl dayanırım? Mü’minler için bu mevzuda nasıl hassas olursam olayım, babamı belki daha çok düşünürüm. Onun cehenneme girmesi, azap çekmesi aklıma geldiği zaman dilgîr olurum.” duygu ve düşüncesiyle yıllarca kendisine babalık görevi yapan Ebu Talib’in üzerinde ısrarla durmuştu ve bu O’nun için çok önemliydi. Bunu çok iyi anlayan Hz. Ebu Bekir, Mekke fethinde, babasının elinden tutup biata getirirken çok memnun ve mesrurdu. Babası Ebu Kuhâfe, kelime-i şehadeti getirirken gözü görmeyen 70-80 yaşlarında bir pîr-i fâniydi. Son anlarını yaşarken, birilerinin vapuru kaçırmasına binaen o, vapura biniyordu. Ancak Hz. Ebu Bekir, bu manzara karşısında sevinmesine rağmen hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. Allah Resûlü, sadık dostunu bu halde görünce ona, “Niçin ağlıyorsun? Sevinmeli değil misin, baban Müslüman oldu.” deyince Hz. Ebu Bekir şöyle demişti: “Ya Resûlallah! Babamın yerinde Ebu Talib’in bulunmasını arzu ederdim. Babam bana ne kadar yakınsa Sen de Ebu Talib’e o kadar yakındın ve Müslüman olmasını çok arzu ediyordun.”Amcacığım Ne Olur Bir Kere…Evet, Efendimiz, Ebu Talib’in iman etmesini çok arzu etmişti. Hatta ölüm döşeğinde iken, “Amcacığım ne olur bir kere “Lâ ilâhe illallah” de ki, ahirette sana şefaat edeyim.” şeklindeki ısrarına rağmen başında şeytan gibi duran Ebu Cehil ve Utbe gibi kimseler, “Zinhar, âbâ u ecdadının dininden dönme” diyerek ona engel olmuşlardı. Ebu Talib hayata gözlerini yumarken, “Ben Abdülmuttalib’in yolunda ölüyorum.” demişti. Efendimiz ise çok mahzun ve mükedder bir şekilde yanından ayrılmıştı. Bu, başkalarını çok sevse dahi, insanın yakınlarının cennet veya cehenneme gitmesinin ayrı bir mana ve ifade taşıdığı hususunu ifade etmektedir. Öyleyse bir mü’min, irşada evvela yakınlarından başlamalıdır.Burada bir örnekle meseleyi tavzih etmek istiyorum. Cenâb-ı Hak, Efendimiz’in babasını henüz doğmadan vefat ettirmişti. Efendimiz’in babası muhterem bir insandı. Genç yaştaydı ve günaha girmeden hanif dini üzerine vefat edip gitmişti. -Allahu a’lem- burada şöyle bir hikmet vardı: Efendimiz, rahmeten li’l-âlemin olarak, herkesten büyüktür. Mevcudat ve mahlûkat içinde ondan daha büyüğü yoktur. O, ihraz buyurduğu muallâ makam olan nübüvvet payesiyle herkesin üstündedir. Hâlbuki bir ölçüde babalığa da ayrı muallâ makam verilmiştir. Allah Resûlü irşad noktasında mürşid olarak babasından üstün bir hal alsa, babası da babalık hakkıyla kendini ifade etse, bir sürtünme bir çarpışma olacaktı. Misal olarak kendisini himaye eden Ebu Talib’i verebiliriz. Ebu Talib, Allah Resûlü’nün nübüvvetini kabul edememişti, babası hiç kabul etmeyebilirdi. Evet, babası hanifliğini muhafaza ederek ahirete gitti. Yani Efendimiz’e reaksiyon göstermemiş, cahiliye devrinde yaşamış, putlara tapmamış bir insan olarak ahirete gidip kendini kurtardı. O, oğluna karşı kıyam eden bir insan olsaydı baş aşağı giderdi. Hikmet-i İlahiye’ye bakın ki Allah, Efendimiz’i, üzülüp kederlenecek bir pozisyonda bırakmamıştı.Hâsılı, hak ve hakikat, insanları reaksiyona sevk edecek bir üslûpla takdim edilmemeli, onlara tesir edebilecek kimselerin eli, havası, edası, ilmi ve irfanıyla onların gönüllerini fethetmeye gidilmeli, mümkünse emsali arkadaşlarıyla temasları temin edilmelidir. Aksi takdirde maksadın aksiyle karşılanmak kaçınılmaz olabilir.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

14 Kasım 2014 Cuma

Allah yolunda çekilen çileler

Din-i Mübin-i İslam’a hizmet ve bu yolda muvaffakiyet hep aynı metotla olmuş ve bu uğurda hep benzer sıkıntılar çekilmiştir.Allah yolunda olmanın beraberinde getirdiği o çileli hayata dair misaller, yıllarca, asırlarca belki milyon senelerce önce yaşayan ilk insanların ve onların nebilerinin hayatlarında da müşahede edilmektedir.Mesela Kur’an’da anlatıldığına göre, kavminin, Seyyidinâ Hz. Nuh’a dedikleri sözler, sokakta bizim herhangi birimize söylense ve bize bu şekilde bir hakarette bulunulsa öyle zannediyorum ki, rahatsızlıktan iki büklüm oluruz. Beş büyük peygamberden biri olan o koskocaman nebi, her gün kapı kapı dolaşarak insanların kapılarının tokmağına dokunmuş, “Lâ ilahe illallah deyin kurtulun” demiş, onlar ise bazen O’nun ayağına ip bağlayıp sürüklemişler, bazen üzerine üşüşüp dövmüşler, başına toz-toprak atmışlar, bazen de hakaretin en acımasızını yapmışlardır. Keza, Hz. İbrahim’in hayatı incelendiğinde de O’nun ne büyük sıkıntılar çektiği görülecektir. Evet, O, ateşe atılma, zevcesini götürüp bir tarafa bırakma ve oğlunu kesmeye memur edilme gibi en ağır imtihanlara maruz kalmıştır.Hz. Musa’nın hayatı da bu çeşit imtihanlarla doludur. İrşad etmek için karşısına dikildiği firavun onu ölümle tehdit etmiştir. Daha sonra ise o, halkını kurtarmaya gelmiş, fakat kavminden yine de yüz bulamamıştır. Bir sürü mucize karşısında tam teslim olamamış, sürekli problem çıkarmışlar. Hep böyle olmuştur, hep böyle olacaktır. Ama bütün bunlara rağmen, gidilecek yol onların yolu olduğundan, başa gelen her şeye katlanılmalıdır. Hz. İsa’ya, on iki kişi olan ümmetinden birisi de ihanet etmişti. Hatta kavmi O’nun evini haince sarmış ve kendi nebilerini çarmıha germek için adeta yarış yaparcasına koşuşmuşlardı.Bu Yol Uzaktır, Menzili ÇokturEvet, bütün nebiler hep çile çekmişlerdi... Ve çile çekilecektir. Zira yol onların gittiği yoldur. Konuyla alakalı Yunus Emre şöyle der:Bu yol uzaktır, menzili çoktur,Geçidi yoktur, derin sular var.Binaenaleyh bu yönüyle baktığımız zaman, Hak yolunda yürüyenler yerinde tekme tokat yiyeceklerine, hakaretlere maruz kalacaklarına ve yüzlerine tükürüleceğine hazır olmalıdırlar.Vakıa, mümin, yaptığı hizmetler neticesinde her zaman hakaret görmeyebilir de. Hatta bu tür hakaretlere hazır olunmalıdır da onları istemek ve beklemek doğru değildir. Zira Cenab-ı Hak, müminleri bazen lütfuyla bu tür belalarla imtihan etmeyebilir de. Mü’minlerin büyük ölçüde maruz kaldıkları şeyler Hak yolunda çalışanların her zaman refüze olduklarını göstermez. Aksine, başlarına buna benzer durumlar gelince, şu ayetin mealini düşünmeleri gerektiğini bildirir: “Yoksa siz, daha önce geçmiş ümmetlerin başlarına gelen durumlara maruz kalmadan cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlar öyle ezici mihnetlere, öyle zorluklara duçar oldular, öyle şiddetle sarsıldılar ki, Peygamber ile yanındaki mü’minler bile ‘Allah’ın vaat ettiği yardım ne zaman yetişecek?’ diyecek duruma geldiler. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı yakındır.” (Bakara, 2/214)İnanan insanlar, Din-i Mübin-i İslam’ın âfâk-ı âlemde şehbal açması istikametinde bütün cehd ve gayretlerini göstermelidirler. Hak yolunda başlarına her zaman gelebilecek belaların olabileceğini peşinen kabul etmeli ve bunlara katlanmaları gerektiğini çok iyi bilip buna razı olmalıdırlar. Şu kadar da var ki Cenab-ı Hak uzun süre kendi yolunda olanlara bela ve musibet vermeyebilir ve onları sıkmayabilir hatta uzun bir müddet rahat edip bir sıkıntıya maruz kalmayabilirlerdi. Önemli olan husus musibetler ilk tosladığında onlara karşı sabredebilmektir. Bir hadis-i şerifin ifadesiyle, musibeti ve belayı istememek gerekir. Efendimiz (aleyhissalatü vesselam) buyuruyor ki: “Düşmanla karşılaşmayı arzu etmeyiniz, karşılaştığınız zaman sabrediniz.”Şu hususu da belirtmeden geçmemek gerekir ki, selefimizle kıyaslandığında günümüzde Hak yolunda hizmet edenlerin büyük imtihan ve musibetlere çok maruz kaldığını söylemek de mümkün değildir. Bu uğurda belki sadece evlerini değiştirmişler ve bazıları itibarıyla da hapse atılmış olsalar da kendilerine yatak ve yiyecek verilmiştir. Bu gibi hususları çile ve ızdırap sayanlar, çile ve ızdırabın ne demek olduğunu bilmiyorlar demektir. Zira ifade edilen durum, istirahatten ibarettir. Tabii ki duamız, Hak kervanında yolculuk edenlerin başına bu tür belaların da gelmemesi istikametindedir.Ama bir kere daha kemal-i samimiyetle ifade etmek gerekir ki bizim insanımız, bu mevzuda gerçekten çile sayılabilecek ciddi bir durumla karşı karşıya kalmamıştır. Bununla beraber –Allah’ın bu belaları başımızdan uzak etmesini niyaz ederek diyoruz ki- insanımız, başlarına musibet ve bela gelse bile dişlerini sıkacak ve sabredecek gibi görünmektedirler. Bu durum da insanımızın Rabb’imize olan tevekkülünün oldukça kavi olduğunu göstermektedir.Rabb’im, takat getiremeyeceğimiz yükleri yüklemesin! Başımıza getireceği şeylere karşı da bizlere önce sabır sonra da ikdam ruhu lütfedip hizmetten dûr kılmasın.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.

7 Kasım 2014 Cuma

Yaratılış gayemiz

Cenab-ı Hak, cin ve insi eskilerin ifadesi ile ille-i gâye olarak Kendisini bilmeleri, irfanına ermeleri ve kulluk yapmaları için yarattığını ifade etmektedir. (Zâriyât, 51/56) Her iş ve hadisenin bir finalitesi vardır.Bu kevn ü fesadın yaratılması, düzene konulması ve insanlara ibadet sorumluluğunun yerine getirilmesi, Allah’a kulluk teklifinin kabul ve edası içindir. Yani herkes Allah’ı bilip Allah’a kulluk yapmak zorundadır. Bu husus, eşya ve hadiseleri Allah’ın yaratmasındaki, tabir caizse İlahî maksattır. İnsan, tohumu tarlaya attığında hedef olarak hasat mevsimini nazara alıp öyle atar. Harmanda döveni sapların üzerinde koşturduğu zaman başaktan buğdayın sıyrılıp çıkmasını hedefler. Bunlar bir bakıma insanın bu tür ameliyesinin finalitesi ve ille-i gâiyesi sayılır. Aynen onun gibi, Allah’ın eşya ve hadiseleri yaratmasının ille-i gâiyesi de -min gayri cebrin- şuuru ve iradesi olan kimselerin, Rab’lerini bilip O’na kulluk yapmalarıdır. Evet, abes iş yapmayan Allah, insanları ve cinleri bunun için yaratmıştır.Aslında, yerde-gökte her şuurlu fert Allah’a kulluk yapmakla mükelleftir. Ancak bu kulluk, herkesin fıtrat, cibilliyet ve tabiatına göre teklif edilmiştir. Bu sorumluluk, cinlere ve şeytanlara ayrı şekilde tahmil edilmiş, kâinatta eşya ve hadiselere Allah’ın emirlerine inkıyat ise ayrı şekilde teklif edilmiştir. Onlar cebrî kanunlar içinde Allah’a itaat ederler. Melekler bizde olan beşerî garîzelerden, hayvanî hislerden, cinsî arzulardan, yeme içme iştihasından mütecerrid olup Cenab-ı Hakk’a karşı devamlı ibadetle mükelleftirler. Onlar, bu ibadetlerini yaparken aksini hiç düşünmezler. Biz, güzel kokudan, yemeden içmeden hoşlandığımız gibi melekler de kıyamda durmadan hoşlanır, rükûa ve secdeye giderken lezzet alırlar. Hakk’a itaatte onlar için fevkalade bir lezzet vardır. Fıtratlarının muktezası nur ve revh u reyhandan olduklarından ruhî inşirah veren şeylerden hoşlanırlar.Meleğin hoşlandığı şeylerden biz “mukayyed” (belli kayıtlara bağlı olarak) hoşlanırız. Şöyle ki, melekiyet tarafımız galebe çaldığı an bizim de ibadet ü taatten hoşlandığımız anlar olur. An olur ki, sağımızda ve solumuzda çocuklarımız feryad ü figan etse veya cazibedar keyfiyetleriyle gözümüzün önüne dikilse, evlad ü iyal, mal ve menal zihnimizde canlansa el yordamıyla hepsini bir tarafa iter, “Hayır hiçbiriniz bana lazım değilsiniz. -Yunus’un diliyle- Bana Seni gerek Seni” deriz. Bir an-ı seyyale hayatımızda yakalamışız, ruh âlemimize bir pencere açılmış, farkına vararak veya varmayarak lâhut âleminden içimize bir esinti gelmiş ve böylece içimizde melekiyet keyfiyetine ait bir şey büyüyüvermiştir. İşte bizdeki bu mukayyed ve muvakkat durum melekte devamlıdır. Melek her an elinin ters tarafıyla, dünya ve mâfihâya ait her şeyi atabilir ve her an kemerbeste-i ubudiyet içinde Rabb’in huzurunda lezzet ve zevk alabilir.Kâinatın Çekirdeği: İnsanBizde böyle bir melekiyet yönü vardır. Ancak bizde cismaniyet ve hayvaniyet de vardır. Cismaniyet, hayvaniyet ve melekiyet enmûzecinden meydana gelmiş bir varlık bu yönüyle Allah’ın esmasına aynalık yapar. İnsan, melekler gibi şeffaf olmayıp sadece sırr-ı ubudiyetin mütecelli olacağı bir keyfiyeti taşımaz. Aynı zamanda şehvet, garîza, behimiyet, cemadiyet ve nebatiyet de taşır. Bunların hepsi kendi hükümlerini icra edeceklerdir ve bunlar hükümlerini icra ettikleri zaman insan bir an olacak ki kendisini ağaç sayacaktır. Mevlânâ Celaleddin Rumi bir sözünde, “Maden idim, nebat oldum; nebat idim, hayvan oldum; hayvan idim, insan oldum; insanım ölüyorum, ölmekle tekâmül ediyorum niye üzüleyim!” der.Binaenaleyh Hz. Mevlânâ bu meseleyi anlatırken, bir insanın belki haftada bir, belki her gün uğradığı mertebeleri anlatmaktadır. İşte insan, a’lâ-yı illiyyinden esfel-i safilîne, büyük manaları nefsinde toplayan, çok manaları kendinde derceden, bütün âlemlerin çekirdeği bir kitab-ı matvi (dürülmüş kitap) mahiyetindedir. Öyleyse böyle bir kitaptan sadır olacak ibadetin keyfiyeti de başka olacaktır.Buradan anlaşılmaktadır ki, beşerin hayatı, seradan süreyya’ya kadar bir renklilik içinde zikzaklar çizerek cereyan ettiği gibi bu durum, hayatımızın bir manası, miracımız olan namazda dahi kendisini göstermektedir. Yükselirken dahi acayip sesler çıkararak yükselmektedir. Melek, bir kere pervaz eder yükselir. Ancak biz her köşe başında bizi bekleyen şeytan veya nefs-i emmare adına bir kısım badirelerle, mânialarla karşı karşıya kalır, onlarla savaşır ve öyle yürürüz. İç murakabesi içinde kendini kontrol ede ede Rabbin huzurunda duran kimseler -objektif olmasa bile- şu söylediğim sözlerin ne manaya geldiğini, sağa sola namazda savurdukları çiftenin ve salladıkları yumruğun, eğip büktükleri kafalarının manasını az çok anlayacaklardır. Ancak herkes böyle yapmamalıdır. Zira bunların belli kanun ve prensipleri yoktur. Belki bir iç derinliktir ki, herkes kendi içinde bilmediği bir âlemi keşfederken, maruz kaldığı şeylerle bir kısım ahval ve etvarda bulunmaktadır. Cenab-ı Hak hakikat-i salâtı edaya bizleri muvaffak eylesin.

31 Ekim 2014 Cuma

Dünya-ahiret dengesi

Hz. Üstad’ın ifadesiyle, dünyanın üç yüzü vardır. Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bakar ve onların aynasıdır.Allah’ın sonsuz Cemal tecellilerine ayna olarak O’nun muhabbetine vesile olduğu için dünyanın bu yüzü sevgiye layıktır. Rabb’imizi tanıma, O’nun kapısının önünde bulunduğunu düşünme ve sonra O’nu, kâinattaki hadiselerin tarrakalarıyla tanıma lütfuna erme öyle zevkli bir şeydir ki insana, “Ne güzelsin ki merak içinde intizar ettiğim Rabb’imi bana tanıtıyorsun.” dedirtir. İşte dünya bu yönüyle sevilir ve sevilmelidir de.İkinci yüzü, ahirete bakar ve hadisin ifadesiyle o, ahiretin tarlasıdır. Burada ektiğimiz şeyleri orada biçeceğiz. Yani ahiret hayatının saadeti bu dünyada kazanılacaktır. Şayet ahiret olmasaydı dünyanın hiçbir kıymeti olmayacak ve burada yapılan sa’y ve gayretler de bâd-i heva gidecekti. Dünyanın bu yüzü de sevilmeye lâyıktır ve sevilir.Üçüncü yüzü de, insanın fani heveslerine bakar. Geçicidir ve aldatıcıdır. Bu yönüyle dünyayı sevmek, insanı Allah’tan ve yaratılış maksadından uzaklaştırır, felâkete sürükler. Buna mukabil o fani dünya da elimizde durmaz, kaçar gider. Evet, dünyadaki bütün güzellikler, nefislerinden ötürü seviliyorsa geçicidirler ve lezzetleri ölçüsünde elemleri de vardır.Dünya Yörüngeli HayatÖteler düşünülmeyip de hayat hep dünya yörüngeli yaşandığı takdirde insan, kaybettiği her anı tahattur ettikçe damla damla içine elem damlayacaktır. Mesela âşıkane kendinizi ona saldığınız bir baharda, öyle bir bahar ki ortalık çemenzâr, hayvanat koşuyor, koyun ve kuzular meliyor, şakır şakır sular akıyor; bu atmosfer, şairleri dile getiriyor ve onlara destanlar yazdırıyor. İliklerine kadar zevkle dolu bu havayı yaşayanın birden gözlerinin önünde ürperten bir hazan esiveriyor. İşte o zaman bütün zevkler, elemlere inkılab edecek ve o, “Şu hazan mevsimi de nereden hortladı. Benim şu lezzetlerimin içine acı ve elem damlatmaya başladı” deyip inleyecektir. Evet, yok olup giden şeyler sevilmez. Peygamberler babası Hz. İbrahim “Batıp gidenleri sevmem” (En’âm, 6/76) sözüyle bu hakikati ifade etmiştir. Yani gurûb edenler derdime derman olamaz. Onlara gönül verilemez ve onlar âşık olmaya değmez.Öyleyse zatından dolayı gönül verdiğimiz her şey, bizim için, birer acı, ızdırap ve elem unsurudur. Hâlbuki dünyanın mukabili uhrâ (ahiret) olsa, burada bulunanlar bitip tükenecek ama yeni bir ahiret sabahı doğacak, her zaman kışı yeni bir bahar takip ettiği gibi bir gün, ahiret baharı gelecek ve orada çiçekler asla solmayacaktır. Binaenaleyh böyle bir inanç zaviyesinden bakınca, dünya kıymet kazanır. İnsan, “Dünya, sen ne güzelsin ki burada solup batmanla içimde solup batmayana aşk ve iştiyak hâsıl ediyorsun. Fâni sevgililerin beni terk etmesine mukabil içim tam kan ağlayacağı zaman, “Ey Ezelî ve Sermedî mahbup olan sevgili! Âlem beni terk etti. Ben kapına geldim. Anladım ki Sen’den başka vefalı ve hakiki dost yok. İçimi sana dökmek, dertlerimi Sana şerh etmek istiyorum. Ağaran saçlarıma, bükülen belime, sağa-sola inhiraf etmeden içine girmeye doğru koştuğum kabrin elemlerini, bitip tükenmeme, kabrin karanlığına derman, derman sahibi dermanın yanında ey Rahman Sana geldim” der, içi birdenbire sürurla dolar ve bütün hüzünler gidiverir.Ahirete İman Olmasaydı?Herhalde bugün bütün insanlık böyle bir duygu ve düşünceye muhtaçtır. Onun için Allah’a hamd ederiz; az dahi olsa bütün mü’min gönüllerde her zaman bu duygu nümâyândır. Ölümü düşündükçe ara sıra belki ölümün dış yüzündeki çirkin taraf görülebilir. Buna rağmen en mücriminiz olan ben, parmağın ucuyla biraz dokunup perdeyi kaldırdı mı, çok defa şöyle diyorum: “Ne zaman ya Rabbi, şu yükü sırtımdan alıp da beni de vuslata erdireceksin. Eğer bu isyan olmasa ve buradan gitmeye kendisinin rızası bulunsa, hayatımın bütün cürümlerine rağmen çok noktalarında beni şu hacâlet ve mahcubiyetten halas eyle. Huzuruna al. Gerçek lezzetlere ereyim, aşk ve şevkini ruhumda duyayım.” Evet, bir mü’min kalbi için elemin, hüznün, kederin yeri yoktur. Öyleyse dünyayı dünya yapan ukbadır, ahirettir. Bu da meselenin bir başka yönüdür.Meselenin diğer yönüne gelince, eğer ahirete iman olmazsa ve öbür âlemde Mevla’nın huzurunda hesaplaşma ve muhasebe duygusu bulunmazsa, bu dünyada çocuklar ızdırap çekecek, mallar pâyimâl ve servetler târumâr olacak, kimse malından ve canından emin olamayacak ve böylece dünyanın tadı tuzu da kalmayacaktır. Aksine ahirete iman duygusu, bir kalpte zuhur ettiği zaman çocuklar bile sevince gark olacak ve “Öldü ama cennete gitti” diyerek içleri huzurla dolacaktır. Ayrıca bir genç de nefsinin galeyanı, kanının tuğyanı hengâmında ancak haşre iman ve Mevla-yı Müteâl’e hesap verme sayesinde nefsini frenleme imkânını bulur.Hâsılı, dünyayı dünya yapan ahiret inancıdır. Ahireti kazanmak ise burada Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya matuf ameller yapmaya bağlıdır.

25 Ekim 2014 Cumartesi

Biliyorum Sana Giden Yollar Kapalı


Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni

Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi

Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini

Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli

Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki

Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği

Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki

Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini

Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri

Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi...

Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki

Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki

İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:

Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri.

Kaynak: Şiir Dinle

24 Ekim 2014 Cuma

Ümitvâr olunuz…

Son dönemde hadiseler dış yüzleri itibarıyla insanı bedbinliğe ve karamsarlığa sevk edecek şekilde cereyan ediyor.Ancak bir şey var ki, onu da inkâr edemem. Şöyle ki, eğer Cenab-ı Vacibu’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri’nin konuşturduğu bir insan, yani Resûl-i Ekrem (sas), ümmetinin son günleri adına bir beşaret vermişse, ben onu, kendi karamsar dünyam içinde karartamam. Bana düşen, onu kendi berraklığına has keyfiyette takdim etmektir.Ayrıca, ümitsizliğe düşecek çok ciddi bir durum yok, aksine ümidinizi besleyecek pek çok gelişmeler var. Ben rahmet-i İlahi’den ümidim açısından, kendimi asrımızda yetişen neslin içinde sıradan bir fert olarak görüyorum. Dahası kendimizi bizden evvelki mahvolmuş nesillere benzetiyorum. Bizden evvelki bazı neslin duygusu, letâifi ve hissiyatı Hakk’a vuslata müsait değildi ama bütün bunlarla beraber biz kendimizi yeni bir nesle köprü durumunda görüyoruz. Ölünceye kadar da böyle görmeye çalışacağız. Çünkü o nesle, Cenab-ı Hakk’ın hususi bir iltifatı olacağına inanıyorum. Ben de bu iltifatlardan onca cürmüm ve günahımla istifade etme ümidini taşımaktayım. Şahsen hep bu hususu düşünerek hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedim. Bir karanlık dönemde hiç yoktan başlayıp gelişen, mesafe üstüne mesafe kat eden, hatta daha gerilere dönüp baktığında dün, ufkunda yalancı bir şimşeğin çakmadığını, kâzip bir fecrin tulû etmediğini gören ve bugün bir zahire-i şemse ulaşan ve güneşin parlaklığı başını okşayan bir neslin ümitsizliğe düşmeyeceğine inanıyorum, zira bizden evvelki nesillerin kupkuru ve karanlık bir dünyaları vardı. Hâlbuki şimdi az da olsa aydın bir dünyamız var ve bizi aydınlık bir istikbal beklemektedir. Bu hususu teyit eden pek çok emare var ve kimse de bunları inkâr edemez ve inkâr etme nankörlük sayılır. Her şeyden evvel mazi de bu türlü iniş ve çıkışlarla doludur. Biz, ne ilk defa inen ve devrilen kimseleriz, ne de ilk defa bir çukurdan çıkma mecburiyetinde olan kimseler. Evet, bizden evvel nice milletler hep aynı inişleri düşüşleri yaşamış ve Allah’ın lütfuyla değişik şekilde çıkışlar yapmışlardır. Hz. Nuh, ümmeti içinde bin seneye yakın irşat ve tebliğde bulunmuştu. O ümmet öyle bir çukura düşmüştü ki beş büyük peygamberden birisi olan Hz. Nuh (as), bu kadar yıl sa’y ve gayret etmesine mukabil sefine-i selamete binerken yanında ancak altmış-yetmiş kadar insan vardı. Hz. Âdem’in irşadıyla başlayan din hakikatini tanıma devresi, Hz. Nuh döneminde bu kerteye ulaşmıştı. Adeta her şey bitmiş ve tükenmiş ve Hz. Nuh ile yeni bir irşat devri başlamıştı. Hz. Hud devrine doğru yeniden bir iniş devri olmuştur. Hz. Hud, bir kere daha insanları imana çağırmıştır. Hz. Salih, muasırlarına belki mucizelerle Hakk’ı anlatmış, onlar, Hz. Salih’in devesi ile istihza etmiş, peygamberden gelen tehdidi kulak ardı etmişlerdir. O’da ümmetine yeniden çeki düzen vermiş ve yeniden bir kez daha küre-i arza nur serpiştirmiştir.Adını Anan KalmayacakHz, İbrahim, firavun tarafından zevcesi ile tehdit edildiğinde ellerini açarak şöyle yalvarmıştır: “Allah’ım! Biliyorsun ki, yeryüzünde eşim ve benden başka Müslüman yok. Eğer bizi de mahvedersen Senin adını anan kalmayacaktır!” Onun bu sözlerinden, Hz. İbrahim devrinde de inananların bir kere dalalete sürüklendikleri anlaşılmaktadır. Bu dönemde Hz. İbrahim’le yeni bir aşk, heyecan ve coşkunluk devri başlamıştır. Hz. Musa, bu işi devlet çapında planlamış, rayına oturtmuş, İsrailoğulları ile bir devlet kurarak firavunlara başkaldırmış ve gürül gürül Hakk’ı ilan etmiştir. Bu süreç Hz. Süleyman ve Hz. Davut devirlerinde muhteşem bir devlet olarak yerine oturmuş ve cihan çapında bir hâkimiyet kurulmuştur.Hz. Mesih’e doğru gelindiğinde hak duygusu yeniden yıkılmış ve Hz. Mesih’in etrafında sağlam inanmış bir avuç insan kalmıştı. Hz. Mesih’in elçi olarak gönderildiği cemaat, kendilerine peygamber olarak gelen ve kendi ırklarından olan Hz. Zekeriya ve Yahya’yı tereddüt etmeden şehit edecek kadar asi bir toplumdu. Hz. Mesih, bu cemaati Hakk’a çağırarak Efendimiz’e giden yolu açmıştı.Efendimiz (sas), dünyayı teşrif ettiği zaman her yanda bambaşka bir hava vardı; beşer bütün bütün şirazeden çıkmıştı. İnsanlık tamamen Hakk’tan uzaklaşmıştı. O kadar ki, yerdeki en mukaddes bina olan Kâbe’yi kadınlar çırılçıplak tavaf ediyor, Mekke sokakları fuhşiyatla inliyordu. Hz. Muhammed (sas), beşeri son kez bir gayyadan alıp belli bir doruğa ulaştırmıştı. Aynı zamanda insanlığın bir gün yeniden dirileceği müjdesini de vermişti. İşte benim ümidimin kaynağı, bu iniş ve çıkışların devamındaki temel espridir. “Batılılaşağız” diye gafletle bir kuyuya baş aşağı dalmaya durduk. Biz indikçe birileri bize “merdiven çıkıyorsunuz” diyor ve adeta her yüz metre inişte bize bir madalya takıyorlardı. Bütün bunlar, bizim maskaralığımızın ifadesiydi. Ancak Allah’ın lütuf ve keremiyle yirminci asırda, birden bire İslam âleminin makûs talihi yeniden değişmeye durdu. Cenab-ı Hak, mürşid ve mübelliğler göndererek, Kur’an’ın mübarek veçhinden nikabı çıkıverdi ve yeniden Tur’da berk çakar gibi oldu ve Hira’da vahyin sesi gürlemeye başladı.Pek çok güzel gelişmeler gördükten sonra ümitsizliğe düşmek için hiçbir sebep yok. Ümidimizi besleyici bu kadar faktör içinde elbette ümitli olacağız. Şimdi bu faslı da tekrar ettiğim fikir mimarımızın şu ifadeleriyle noktalayalım: “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkilâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır.”

17 Ekim 2014 Cuma

Biz gönüllere talibiz

Osmanlı’nın üst üste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından adeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi, o ihanetlere ve vefasızlığa başkaldıran ilk kadirşinaslardan biridir ve şu sözleri ifade etmiştir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Türkler olmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık da kalmazdı.”Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur. İslam’ı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür Müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir. Fakat bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir. Ziya Paşa’nın‘Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,Her merhem her yâreye derman mı sanırsın?En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?’dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle ‘tanı’nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gaye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.Sulh AdalarıFakat biz bunları söz konusu etmeme, düşmanlık vesilelerine hayat hakkı tanımama azmindeyiz. Mazinin yanlışlıklarını tarih kitaplarında zincire vurma ve düşmanca duyguları hortlatmama taraftarıyız. Geçmişte belli hadiseler başka zincirleme hadiselere sebebiyet vermiş; düşmanlıklar, belli düşmanlıklar doğurmuştur; insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, zıt cepheler oluşmuştur. Bugün bunları konu ederek yeniden kavga sebebi yapmak, yeni uçurumlar meydana getirmek manasızdır. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki-soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım ‘sulh adaları’na ulaşmalı, ‘sulh adacıkları’ oluşturmalıyız.Biz ‘hoşgörü’ diyelim, hoşgörünün de ötesine yürüyelim, dünyayı dostça paylaşmayı düşünelim; niyetimiz, azmimiz bu istikamette olsun ve planlarımızı, projelerimizi o niyet ve azme göre yapalım. Ceste ceste onları uygulamaya çalışalım. Bu bizim dinimizin ve tabiatımızın gereği olan bir tavırdır. Fakat unutmayalım ki, dünyadaki bütün insanları yumuşatmaya da bizim gücümüz yetmez. Herkese ‘diyalog’ dedirtemeyiz, ‘hoşgörü’, ‘konuma saygı’ dedirtemeyiz. Siz Türkiye’de bile herkesi hoşgörü atmosferine taşıyamıyorsunuz. Hatta bazen Abdulkadir Geylanî yolunda olduğunu söyleyen insanlar dahi, ‘Bunlar hoşgörü, diyalog diyerek milleti Hristiyanlaştırıyorlar.’ diye her yere şikâyet ediyorlar sizi. Sizinle uğraşmayı, aleyhinizde olmayı, kâfirle uğraşmak ve küfrün aleyhinde olmaktan daha önemli bir vazife gibi görüyorlar. Bunlara hoşgörü ve diyaloğu anlatmak mümkün değil. Belki kendileri o işin başında olsalardı, o zaman meseleye sahip çıkarlardı. Ama bir başkası o işi temsil edince, İslâm’ın geleceği ve insanlığın huzuru adına onu önemli görünce, sırf o işi temsil edenlerden ötürü öyle mühim bir meseleye de husumetle bakıyorlar. Bu açıdan, hoşgörü, diyalog, herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkese insanca davranmaya karşı çıkacak insanlar da her devirde bulunacaktır. Onların kin ve nefretini kırmak, kalplerini yumuşatmak, duygu ve düşüncelerinizi kabul ettirerek onları da hoşgörü çizgisine getirmek belki de mümkün olmayacaktır.Seviyeye Göre KonuşmaEfendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ-hâ, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın.. o şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir manası olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin... İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna da zerk edebilmek için, tatlılık göstererek ve ona göre bir şeyler söyleyerek ruhunun ilhamlarını onun ruhuna da akıtacaksın ki, teklif ve düşüncelerin reaksiyon görmesin. Bu şekilde davranmanın, din düşmanlarının ağızlarına pelesenk ettikleri takiyye ile de alakası yoktur. Arz ettiğimiz tavır, herkese anlayış seviyelerine göre konuşma, aldatma ve kandırma niyeti taşımadan fikir ve düşüncelerini muhatabın durumuna göre anlatmaya çalışma tavrıdır.

10 Ekim 2014 Cuma

Fedakârlık Yâ hû!

Adanmışlık düşüncesi ve fedakârlık ruhunun, bir mefkûreyi ayakta tutan, onun devam ve temadisini sağlayan temel dinamikler olduğu muhakkak.Bundan dolayıdır ki, Kur’an-ı Kerim, ideal bir nesil olarak, Ensar ve Muhacir’i anlattığı hemen her yerde, onları, hep “evet” diyen, hep veren ve hep fedakârlığın zirvesinde adanmışlık düşüncesiyle hareket eden insanlar olarak nazara verir.Mesela Kur’an-ı Kerim’de, bir yerde, onların, infak edecek imkânları olmadığı halde, “ah olsaydı da verseydik” anlayışıyla mahzun olup gözyaşı akıttıkları takdirle yâd edilir. (Tevbe Sûresi, 9/92) Ensar-ı kiramın, Akabe biatindeki sözleri de bu hususa çarpıcı bir misal teşkil eder. Bildiğiniz üzere, onlar, bu biatte Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), her türlü şartta ve hayatları pahasına koruyup himaye edeceklerine ve O’nun davası uğrunda hırz-ı canda bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. Hâlbuki onlar böyle bir söz verdiklerinde, “Bu işin sonunda elde edeceğimiz mükâfat ve semere nedir?” diye hiç mi hiç düşünmemişlerdi. Vakıa, o gün onlara, yaptıklarının karşılığında cennetle mükâfatlandırılacakları müjdesi verilmişti. Fakat denilebilir ki, başlangıç itibarıyla onların o günkü icmalî cennet bilgileri, bugün bizim, Kur’an ve sünnette tafsiline erdiğimiz, selef-i sâlihînin o mevzuda ortaya koyduğu malumatla enginliğine vâkıf olduğumuz ölçüde de değildi. Fakat bütün bunlara rağmen onlar, tam bir sadakat ve engin bir fedakârlık anlayışıyla, yapılan bu biatin çok güzel bir alış-veriş olduğunu ifade etmiş, başka herhangi bir beklentiye girmemiş ve sadece Cenab-ı Hakk’ın rızasını hedefleyerek, kendilerini bu işin içine atmışlardı.O halde yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş, bir yönüyle ona göre kendi düşünce dünyasını yeniden inşa etmeye çalışan ve böylece başta kendi milleti olmak üzere topyekûn insanlığa yeni bir diriliş yaşatma istikametinde didinip duran bir insan, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmemesi gerektiği gibi, çok defa belki cennete girme ve cehennemden uzak kalma gibi, Cenab-ı Hakk’ın fazlından beklenen manevî beklentilere dahi girmemelidir. Zaten sahih hadislerde de ifade edildiği üzere, insanın yaptığı ibadetlerle cennete hak kazanması mümkün değildir. Evet, adanmış bir ruh, yaptığı yatırımın vaat ettikleriyle alakadar olmayacak, toprağa saçtığı tohumların kendi döneminde filize yürüyüp yürümemesine takılmayacaktır. O, sadece kendi vazifesine bakacak, onu bilecek ve sonucu yaratmanın hep Allah’a ait olduğu şuuruyla hareket edecektir. Bu hususta Celaleddin Harzemşah’ın bir mülahazası nakledilir. Sefere çıkarken, bu zata, muvaffak olacağı söylendiğinde o, muvaffakiyet gibi bir neticenin Allah’ın şe’nine ait olduğunu, dolayısıyla kendi vazifesini yapıp şe’n-i Rubûbiyet’in gereğine karışmayacağını ifade eder.Asıl, İltifat Marifete TabidirBu açıdan daha baştan adanmışlık düşüncesiyle işin içine girmiş bir fert, ilerleyen zamanla birlikte, meselenin geriye dönüşüyle alakalı herhangi bir beklenti içinde olmayacaktır. Mesela, yaptığı hizmetler karşılığında insanların teveccühüne mazhar olma, takdir toplama, alkışlanma, iltifat görme gibi beklentiler onun hayal dünyasına dahi misafir olamayacaktır. Halk arasında, “Marifet iltifata tabidir.” şeklinde yaygın olarak kullanılan bir söz vardır. Belki pek çok insan için böyle bir disiplin söz konusu olabilir. Yani halk iltifatta bulunduğu takdirde bazı insanlar marifetlerini döktürür, kabiliyetlerini sergilerler. Mesela bir resim yapar, eğer yaptığı bu resim alaka görürse buna bağlı olarak yeni çalışmalar içine girer. Gördüğü iltifat onun azim ve gayretini tetikler. İşte bu tür iltifatlar, umumi manada insanlar için teşvik edici bir unsur, hatta bir ihtiyaç olarak görülebilir. Fakat adanmış bir ruha göre, iltifat marifete tabidir. Siz yapmanız gerekeni yapar, ortaya koymanız gerekeni ortaya koyarsınız; bunun sonucunda âlem ister iltifat eder, isterse etmez; meseleyi asla buna bağlı götürmezsiniz.Dolayısıyla başta beklentisiz olarak işin içine girme, vermeyle meseleye başlama, adanmışlık duygusu ile hareket etme öyle ciddi bir güç kaynağıdır ki, bunlara sahip olan insan, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiçbir zaman ye’se kapılmaz, hâdiselerin karşısında her zaman dimdik durur ve sarsılmaz bir iman ve ümitle onların üzerine yürür. Bu aynı zamanda acz u fakr yoludur. Yani insan önce acizlik ve fakirliğinin farkında olacak, sonra da adanmışlık mülahazasıyla hareket edecek ve “yaptıklarım geriye dönmedi, iltifat ve teveccüh olmadı, demek ki başarılı olamadım” diye bir anlayışa kapılmayacak; kapılmayacak ve bundan dolayı hır-gür çıkarmayacak, streslere girmeyecek, anguazlar yaşamayacak ve kaderi tenkit etmeyecektir. O, hep“Gelse celalinden cefaYahut cemalinden vefa,İkisi de cana safa,Lütfun da hoş, kahrın da hoş” mülahazasına bağlı hareket edecektir.O halde insan, ahirete ait amellerin mükâ-fatını, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz lütuf ve ihsanına bırakarak, onu dünyanın fani, geçici ve dar kıstaslarına hapsetmemelidir. Mesela İstanbul’un fethini dünyanın darlığı içinde düşündüğünüzde, sadece İstanbul’un fatihi olma söz konusudur. Ancak böyle bir fetihte beklentiler Cenab-ı Hakk’ın teveccühüne bağlandığında, ahirette fethe terettüp eden varidat, ganimet ve mele-i âlânın ona karşı duyduğu alaka neyse bütün bunlar dünyanın darlığı içinde değil de, ukbanın enginliği içinde insana verilir. O halde burada bir “sübhanallah” deyip ötede bir cennet bahçesine sahip olma varken, neden meseleyi burada sadece bir “sübhanallah” ölçüsünde mükâfata bağlayalım ki!

26 Eylül 2014 Cuma

Mü’minin en büyük yardımı: Dua

Dua, hem kulun Allah’la arasındaki alâka ve münasebet adına, hem de Allah’ın (celle celâluhu) kula muamelesi açısından çok önemlidir.Dua eden bir insan, her şeyden önce, Allah ile münasebet ve alâkasının şuurunda demektir. Evet, dua mülâhazasıyla ellerini kaldıran insan, yüceler yücesi bir dergâhla münasebet içinde olduğunun şuuruna erer. İnsanın Cenâb-ı Hakk’la kuracağı böyle bir münasebet ve alâka, Allah’ın da ona olan muamelesinin farklı bir şekilde cereyan etmesine vesile olur. Bazı yerlerde “Bahane Tanrısı” dedikleri gibi, Cenâb-ı Hak, insanın bu kadarcık olsun kendisine yönelmesini bir vesile kabul buyurur; buyurur da o insana, Kendi azamet ve ululuğuna yakışır şekilde muamelede bulunur.Sırlı ve Safi Bir KullukDiğer yandan dua, sebepler üstü Cenab-ı Hakk’a yalvarmanın bir unvanıdır. Bu yönüyle o, sırlı ve safi bir ubudiyettir. Diğer ibadet ü taatlerin, manevî de olsa sebepler kategorisi içerisinde bir izahı vardır. Meselâ abdest almanın veya namaz kılmanın kendine göre bir külfeti vardır. Aynı şekilde oruç tutma veya hacca gitme gibi ibadetlerin içinde de bir kısım mekruhlar mündemiçtir. Dolayısıyla bu ibadetleri yerine getirirken çekilen meşakkat, Cenab-ı Hakk’a karşı bir sebep olarak sunularak, bunun karşısında O’ndan bir şeyler talep etme düşüncesi içine girilebilir. Fakat insanın acz u fakr şuuru içinde ihtiyaç tezkeresiyle ellerini açıp bütün samimiyetiyle O’na yönelmesi, O’ndan bir şeyler beklemesi öyle sırlı bir kulluk ameliyesidir ki, bu, halis bir ubudiyete tekabül eder. Bu yönüyle duanın ibadetler içinde apayrı bir hususiyeti vardır.İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine baktığımızda da, O’nun bütün hayatını duayla geçirdiğini, duayla oturup duayla kalktığını, gece-gündüz hep Cenab-ı Hakk’a yalvarıp yakardığını görürüz. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), yatarken, kalkarken, bir bineğe binerken, cihada giderken, insanları karşılarken, bir sıkıntıya maruz kaldığında… Hep dua etmiş ve hayatının her anını adeta bir dantela gibi duayla örgülemiştir. O’nun duaya dair nurlu beyanlarına bakıldığında da, onların tam yerli yerinde ve Cenâb-ı Hakk’la münasebet açısından çok yakışıklı düşen sözler olduğu görülür. Temkin ve tedbir abidesi olan Nebiler Sultanı, Allah’ı en iyi bilen zât olduğundan, Cenab-ı Hakk’tan neyin nasıl isteneceğini de en güzel ve en mükemmel şekilde bilen ve ifade eden O’dur. Evet, O, dualarında nüanslarına dikkat ederek öyle enteresan kelimeler seçmiştir ki, O’nun ifade ettiği sözlerin hiçbirisini sorgulamak mümkün değildir. Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ına yaraşır yerli yerinde sözlerle O’na teveccühte bulunma çok önemli bir husus olduğuna göre, biz de Efendiler Efendisi’nin nurlu beyanlarıyla Rabb’imize teveccüh edebiliriz. Bu açıdan bir insan dualarında bin defa:“Allah’ım, nebin Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Senden istediği her hayrı Senden istiyor, yine nebin Hazreti Muhammed’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), şerrinden Sana sığındığı şeylerden de Sana sığınıyoruz.” dese, yine de şahsı adına bunu az görmelidir.Efendimizin Dua Talebiİki Cihan Serveri’nin kendisi kim bilir kaç sahabîden dua talebinde bulunmuştur. Meselâ rahatsızlandığı zaman Hazreti Âişe Validemiz’den dua talep etmiştir. Allah Resûlü (aleyhissalâtü vesselâm), ruhunun ufkuna yürümeden önce, derecesinin yükselmesi, Makam-ı Mahmud’un inkişafı, şefaat alanının genişlemesi, bütün ümmetini kucaklayabilecek imkân ve salahiyetin kendisine bahşedilmesi için ümmetine çektirilecek sıkıntılar, âdeta O’na da çektiriliyordu. Zaten, bir hadis-i şerifte de ifade buyrulduğu üzere, belaya en çok maruz kalanlar enbiya-i izamdır. Bu açıdan hastalık, bütün nebilerin sultanı olan Efendimiz’i hususiyle son zamanlarında, demir pençesine almıştı. Öyle ki, mübarek başının ağrısının dinmesi için, başına sımsıkı sargı sarıyordu. İşte Hazreti Âişe Vâlidemiz, bu durumdan kurtulması için Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) elinden tutuyor ve O’na dua ediyordu. Ancak son zamanlarda Hazreti Âişe Validemiz, yine O’na dua etmek üzere elinden tutmak istediğinde, Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) elini çekmiş ve “Allah’ım yüce dostluğunu istiyorum.” demiştir. Yani Allah Resûlü, artık murad-ı İlahînin öteye müteveccih bir istikamette olduğunu anlamış ve kendi ruh ufkuna seyahatin söz konusu olduğu bir yerde elini çekmiş ve dua talebinde bulunmamıştır. Başka bir zaman Hazreti Ömer (radıyallâhu anh) umreye gitmek üzere Allah Resûlü’nden izin istediğinde ona izin verdikten sonra şöyle buyurmuştur: “Ey kardeşim, duanda bizi de unutma.” (Ebû Dâvud) Allah’ın himayesinde istiğna-i mukayyet içinde bir hayat geçirmesine ve Cenâb-ı Hakk’ın, kendisinin bütün dualarına icabet buyurmasına rağmen Efendimiz‘in (aleyhissalâtü vesselâm) Hazreti Ömer’den veya diğer sahâbîlerden dua talep etmesi, bu meselenin hafife alınmayacak derecede önemli bir mesele olduğunu gösterir.En Hızlı Kabul Olunan DuaKonuyla ilgili bir hadis-i şerifte Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “En süratle kabule karin olan dua, gâibin gâibe duasıdır.” (Ebû Dâvud) Hazreti Pîr de 23. Mektup’ta duanın kabulünün hangi şartlara müstenit olduğunu anlatırken, diğer şartların yanında bu hususu da zikrederek gıyaben yapılan duanın kabule karîn olacağının rahmet-i İlahiye’den kaviyyen ümit edileceğine dikkat çeker. Ayrıca Üstad hazretleri, eserlerinin birçok yerinde, “Sabah ve akşam duamda dâhilsiniz. Siz dahi beni duanıza dâhil ediniz. Şu âlemde mü’minin mü’mine karşı en büyük yardımı dua iledir.”, “Ahiret kardeşiniz olan Said ise her sabah-akşam dergâh-ı İlahî’de dua vasıtasıyla sizinle beraberdir.”, “Senden ve ahiret hemşirem yani ikinci validem ve kardeşimin muhtereme validesinden duanızı istiyorum. Madem duaya sizi ortak ediyorum; siz de benim duama âmin hükmünde olarak dua ediniz.”, “Ben onları duama dâhil ediyorum; onlar da bana dua etsinler.” gibi ifadelerle bu meselenin hafife alınmaması gerektiğini göstermiştir.

19 Eylül 2014 Cuma

O’nun adıyla oturup kalkmak

Selef-i salihîn arasında, ciddi şekilde, rekâike tevcih gayreti vardı; zühd mülahazasını yerleştirme, kalbin zümrüt tepelerinin eteklerinde dolaşma, sonra o zümrütten yamaçlara tırmanma ve nihayet o tepenin zirvelerine ulaşma; Üstad’ın yaklaşımıyla, insanları hayvaniyetten çıkarma, cismâniyetten kurtarma, kalb ve ruhun derece-i hayat seviyesine yükseltme gayreti vardı.Hatta onlar arasında yaşayan öyle kalb, muhasebe, murakabe ve haşyet insanlarından bahsedilmektedir ki, ötelere ait bir mesele okurken korkudan kalpleri duruvermiştir. Mesela, Abdullah b. Vehb, kıyametin yüreklere ürperti salan sahnelerini okuduğu bir anda kalbi havf ve haşyetle dolmuş, hıçkırığa tutulmuş, kendinden geçmiş, kollarına girip evine götürdükleri zaman korkudan dolayı kalbinin durduğunu görmüşlerdi. Ebu Osman en-Nehdî, bayılana kadar namaz kılıyor, bazen okuduğu ayetlerin tesiriyle bayılıp düşüyordu. İnsanlar o kadar hüşyar ve yürekler de öyle titrekti.İşte, namaz, oruç, hac gibi ibadetlerin de, emr-i bi’lma’ruf, nehy-i ani’lmünkerin de kendilerine göre ayrı birer yeri vardır. Fakat ibadetin ruhu ihlassa, ibadet ü tâatın damarlarında dolaşan kan da zikirdir. Zikir, hem lisan, hem kalb, hem beden ve hem de vicdanın bütün erkânıyla yerine getirilen bir vazife ve bir kulluk borcudur. Cenab-ı Hakk’ı, bütün esmâ-i hüsnâsıyla, bütün sıfât-ı kutsiyesiyle yâd etmek, hamd ü senâyla gürlemek, tesbih u temcîdlerle gerilmek, kitabını okumak, O’nun rehberliğine sığınmak; kâinat kitabındaki âyât-ı tekvîniyesini mânâ-yı harfî ile mırıldanmak; acz u fakrı, dua ve münâcât lisanıyla ilân etmek… Evet, bunların hepsi lisana ait birer zikirdir.Zikirle Coşan GönüllerAshâb-ı kiram ve selef-i sâlihin efendilerimiz zikrullahı, en zor şartlarda ve harp meydanlarında bile terk etmemişlerdir. Hatta onlar, cihada giderken bile, öyle yüksek sesle Allah’ı (celle celâluhu) anıyor, O’nun esmâ-i ilâhiyesini, sıfât-ı sübhâniyesini zikrediyorlardı ki, -teşbih caizse- adeta bir mehter takımıyla cûşiş temin ediyor gibi, zikirle gönüller heyecanlanıyor, dört bir yanda yankılanan evrâd ü ezkâr sesleriyle öteler iştiyakı köpürüyordu insanların içinde. Gürül gürül Kur’an ve dua okuyor, avaz avaz Allah’ı (celle celâluhu) anıyorlardı. Onların bu halini gören Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Siz sesinizi duymayan, yakarışlarınızı işitmeyen birisine seslenmiyorsunuz; sesinizi indirin, kendinize biraz şefkat edin.” deme lüzumunu hissetmişti.İstidrâdî olarak bir hususu arz ettikten sonra zikre devam etmek istiyorum: Merhum Şâtıbî, İ’tisâm’ında; gür sesle zikretme meselesini bid’at sayıyor. Zannediyorum, o dönemde pek çok bid’at yapılıyordu. Bu sebeple o da, bid’at saydığı şeylerin üzerine şiddetle gidiyordu. Cenâb-ı Hak Şâtıbî’yi Firdevs’iyle sevindirsin, zira o dine çok hizmet etmiş, bitevî beyin sancıları çekmiş, miras olarak kıymetli eserler bırakmıştır. Fakat muasırım olsaydı ben ona derdim ki, “A üstad, senin yaşadığın dönemde, Endülüs’te eyalet eyalet üstüne, künde künde üstüne yıkılıp gidiyordu. Orada zalim hükümdarlar, Müslümanları kılıçtan geçiriyordu. Ve sen Müslümanlar arasında İslâmî heyecan uyaracağına, bid’atlara kafanı taktın, hep onlarla uğraştın. O gün yapılması gerekli olan iş o değildi. İşte o gün, senin yaşadığın bölgede birliği temin etme, yüreklerde din gayretinin kor haline gelmiş ateşine güç verme çok öne çıkmıştı. O gün de Müslümanların hastalığı ihtilaf ve tefrika; fakr u zaruret ve cehaletti. Bunlara karşı mücadele vereceğine teferruat sayılabilecek meselelerle uğraştın.”Eğer o mübarek zatın, Şâtıbî’nin ruhaniyeti benim söylediğim bu şeylerden rahatsız olduysa Allah (celle celâluhu) beni bağışlasın, Cenab-ı Hakk’ın binlerce mağfireti de onun üzerine olsun. Fakat kafama takılan, çoktan beri zihnimi meşgul eden bir meseleyi söylemiş oldum. Ben, onun İ’tisam adlı kitabına takıldığımda, o mesele de benim kafama takıldı. Evet, o devirde yazılacak şey başkaydı; o gün, insanlarda İslâmî heyecanı uyarmak, birlik ruhunu diriltmek, ilme ve eğitime önem vermek ve el ele İslâm dünyasının maddî-mânevî yükselmesine çalışmaktı. Ne var ki, öyle pek çok devirde olduğu gibi, aslı ve temeli dinde olan meselelerde teferruata ait şekillendirme mevzuuyla uğraşılmış ve dolayısıyla da çok şey ihmale uğramıştı.Evet, belli dönemler itibarıyla bizim dünyamızda, evde, sokakta, camide ve hatta harp meydanlarında Allah (celle celâluhu) anılıyor, her fırsatta zikir halkaları teşkil ediliyor ve Cenâb-ı Allah’ın isim ve sıfatları yâd ediliyordu. Zikrullah, oruç tutarken de, zekât verirken de ihmal edilmiyordu. Hacda gürül gürül zikrullah sesi duyuluyordu… Bayram sabahları ovalar, obalar bir çağlayanın akışına benzeyen zikir sesleriyle doluyordu. Hususiyle de Kurban Bayramı’nda yüksek sesle tekbir getirme, şeâiri ilan etme manasına geliyordu. İşte bu itibarla zikrullah, hemen her ibadetin damarlarında cereyan eden kan gibiydi; bugün de öyledir. Onsuz hiç olmadı; bugün de onsuz olamaz. Çünkü biz ancak onun sayesinde, Allah’la (celle celâluhu) irtibatımızı kuvvetlendiririz. Zikrullahın, evrâd ü ezkârın terkedilmesi bizde ciddi bir zaaf meydana getirir. Allah’la (celle celâluhu) münasebetlerimizde bir gevşeme hâsıl eder, hafizanallah.

12 Eylül 2014 Cuma

Önden giden atlılar...

İlk Müslümanların, İslâm’ı dünyanın dört bir yanına götürmeleri sırasında nasıl davrandıklarına dair teferruatlı bilgiye sahip değiliz.Gittikleri yerlerdeki hâkim dinler, mezhepler, düşünceler ve müessir kültür kalıntılarına rağmen çok kısa bir zamanda İslâm’ın gönüllere girmesi insana hayret veriyor. Onların, bu konuda çok başarılı oldukları anlaşılıyor. Bu başarıyı, kâhir orduların, girdikleri yerlerde halka baskı yapmasıyla ve kılıç zoruyla açıklamaya çalışmak akıl ve mantığın kabul edeceği bir şey değildir.Buyurun bugün gelişmiş bir millet olmanın imkânları ile medeni insanlar olarak Hindistan’a gidin; ilk Müslümanların o zamana nisbeten elli senede yaptıklarının ne kadarını yapabileceğinizi bir deneyin. Zaten, bugün Hindistan’daki mevcut Müslüman nüfus da, o dönemde Müslüman olanların çocukları. Müslümanlar daha hicret-i seniyyenin kırkıncı senesinde Sindâbâd’a girdiler ve o günden bu yana Hindistan’da Müslümanlık var. Buhâra, Semerkand gibi beldelere hicret-i seniyyenin sekseninci senesi girilmiş. Buhârî’nin dedesi, kendi hocası meşhur hadisçi Müsnedî’nin dedesinin vesilesiyle Müslüman olmuş. Buhârî, üçüncü asrın yarısına kadar yaşadığına ve üçüncü asırda o muazzam eserini ortaya koyacak verimliliği gösterdiğine göre diyebiliriz ki, o coğrafyada bulunan insanlar çok erken dönemde Müslümanlaşmışlar, dahası dinin dilini benimsemişler, o dilin büyük üstadlarını yetiştirmişler ve Hicaz’da yaşayan hadisçilerden daha güçlü muhaddisler Asya’da ortaya çıkmış. Hatta denebilir ki, İmam Malik gibi Muvatta sahibi büyük bir âlim istisna edilecek olursa, ondan sonrakiler -İmam Şafiî de dâhil- Asya kültürüyle yetişmiştir.Evet, İmam Şafiî, Irak, İran, Bağdat civarında dolaşmış; İmam A’zam Ebû Hanife’nin talebelerinden ders almıştır. Buhârî, Müslim, Nesâî... Bunların her birisi Asya’nın bir yerinde neş’et etmiştir. Buhâra ve Tirmiz birbirine yakın yerlerdir. Ebu Davud, Sicistan’dan; Nesâî, Nesâ’dan... Hadisçilerden başka onca fakih yetişmiştir buralarda. İkinci asrın ortalarına doğru devâsâ hukukçular sahnede yerini almış, fıkıh metodolojisi gelişmiş ve üçüncü asra doğru dünyada eşi-emsâli olmayacak şekilde bir rönesans yaşanmıştır.Erken devirlerdeki Müslümanlar oralara kılıç zoruyla, baskıyla girmiş değillerdir. Gönülleri fethetmiş, kalplere taht kurmuş, akılları durduran hayretengiz bir performans ortaya koymuşlardır. Şimdi günümüzün, daha sağlam düşünüyor gibi görünen, daha iyi imkânlara sahip insanına bakalım. Günümüz insanı daha çok malzemeye, daha çok dokümana sahip; muhâbere ve muvâsala (haberleşme) şartları daha rahat; telekomünikasyon imkânları oldukça ilerlemiş, teknoloji insanların emrine âmâde fakat acaba günümüzün Müslümanları, ilklerin ortaya koyduğu cehd ve gayretin ne kadarını sergiliyor? Kaç insanın hidayetine vesile olmuş ve bundan sonra da kaç insanı iman nuruna taşımayı planlıyor?İbretlik Misaller…Evet, selef-i salihînin elinde bizdeki imkânlar yoktu. Ebû Eyyûb el-Ensârî Hazretleri İstanbul’a ulaşıncaya kadar kim bilir neler çekti? Yezid döneminde yaptıkları bu seferde, herhalde oraya gelinceye kadar altı ay yol yürümek zorundaydılar. Ebû Eyyûb Hazretleri çok yaşlıydı. Efendimiz (sav) Medine’ye hicret buyurdukları zaman Ebû Eyyûb el-Ensari Hazretleri’nin çoluk çocuğu vardı. O zamanlar otuz küsur yaşında var idiyse ve katıldığı İstanbul seferi, hicret-i seniyyenin aşağı yukarı kırkıncı senesinde olduğuna göre, yaşı yetmiş-yetmiş beş civarındaydı. Yetmiş yaşın üzerindeki o insan dinini î’lâ uğruna kendisini atın üzerine bağlatıyor ve o uzun mesafeyi o şekilde aşıyordu.Aynen onun gibi, Ebû Talha Hazretleri de oldukça yaşlanmıştı; ama hâlâ cihad aşkıyla yanıyordu. Atın üstünde duramayacak halde olmasına rağmen cihada gitmek isteyince torunları diyordu ki, “Sen Allah Resûlü hayatta iken yeterince savaştın. Bedir’de, Uhud’da bulundun. Artık sen dinlen; biz senin yerine cihad ederiz. Hem yürüyecek dermanın bile kalmadı!” Ebû Talha (ra): “Hayır” diye cevap veriyor, Tevbe Sûresi’nin kırk birinci ayetini okuyor ve “Allah öyle bir tefrik yapmıyor ki. Yaya ya da binitli olarak, piyade veya süvari olarak Allah yolunda seferberlik yapın buyuruyor.” (Tevbe, 9/41) diyordu. “Sen atın üstünde duracak halde de değilsin!” dediklerinde ise “Bağlayın beni atın üstüne, öyle gideyim.” cevabını veriyordu. Ve o haliyle, Kıbrıs’a yapılan deniz seferine katılıyordu. Gemide ağır hastalanmış ve birkaç gün sonra da vefat etmişti. Geminin karaya ulaşmasını bekledikleri için defnini yedi gün sonra yapmışlar; ama cesedinin bozulmadığını görmüşlerdi.Aynı sefere katılanlardan birisi de “Hala Sultan” dediğimiz Ümmü Haram validemizdir. Bu sefere katılacağı müjdesini seneler önce Allah Resûlü’nün (sav) fem-i mübârekinden alan anamız; o gün, seksen altı yaşında olmasına rağmen aynı i’lâ-yı kelimetullah aşkı onu da evinde oturmaktan alıkoymuş ve Kıbrıs’a kadar götürmüştü. Karaya çıkıldığında atının ayaklarının sürçmesiyle düşmüş ve şehit olmuştu. Kıbrıs Rum kesiminin Larnaka şehrinde bulunan kabr-i şerîfi, adayı fetheden Osmanlılar tarafından 1570 senesinde türbe ve cami yapımıyla genişletilmiş ve onarılmıştı.

30 Ağustos 2014 Cumartesi

İmanda derinleşme adına

Hemen her hareket, her cereyan, başlangıçta saflığı ve duruluğuyla, sonunda da kemmî derinlikleriyle tarih boyunca tekerrür edegelmiştir.Sahabi saflığı ve duruluğu bu çizgide gösterilebilecek en iyi misaldir. İslam tarihinin ilerleyen dönemlerinde hemen her alanda tecdid hareketleri olmuştur ama ne devlet yapısı ne mektep-medrese sistemi ne de değişik düşünce ekolleri bakımından İslam’ın o ilk dönemine ait saffet ve duruluk yakalanamamıştır. Belki gönül hayatının yoğun olarak yaşandığı tekke ve zaviyelerde kısmen bu saffet duyulmuş olabilir.Başlangıçta insanlar içtenlik ve candanlıklarından olsa gerek genelde boşluklarının farkındadırlar. Kendi güç ve kuvvetlerine güvenmezler, dayanmazlar, onlara bağlı olarak iş görmezler. Boşluklarını sadece Cenab-ı Hakk’ın sonsuz kudret ve kuvvetiyle doldurmaya çalışırlar. Kudreti Nâmütenahi’ye sonsuz itimatları, güvenleri vardır. Bu birinci husus...İki, din adına her şeyi başta duyuyor olmanın orijinalitesi vardır onlarda: Yenidir her şey onlar için; meselâ Kur’an yenidir. Dolayısıyla o yenilik bir şekilde onların hayatına akseder. Eski düşünceler, inançlar bu yenilik karşısında nakavt olmuştur. Artık farklı bir hayat yorumuna, dünyaya değişik bir bakış açısına sahiptirler. Her şeye o gözlükle bakarlar. Allah’ın, kâinat düzeninde kendisini bu şekilde ifade ettiğini ilk defa duyar ve hissederler. “Bak biz bunları hiç düşünmemiştik.” der ve kendilerinden geçerler. Sonra da uzun zaman bu duyuş ve hissedişin neşvesini yaşarlar.Üçüncü husus insibağdır. Bu insibağ, Huzur-u Risalet-penâhî’de oturanların ancak anlayabileceği, hissedebileceği ve hakiki mana ve muhtevasıyla yine ancak onların anlatabileceği bir keyfiyettir. Ona ister mücerred huzurda bulunma deyin ister teveccüh deyin, isterseniz nazar deyin -ki bu daha ziyade sofilerin iç ve vicdani sezişlerinin karşılığıdır ve bana uygun gelen mana da budur- bugünkü Müslümanların mahrum olduğu bir özelliktir bu.Hâsılı, mebdedeki insanlar her an bir mâide-i semaviyenin yere konduğuna şahit olur, kabiliyetleri nispetinde o sofradan istifade ederler ve o istifadelerini hemen tavırlarına aksettirirler. Yerinde bir teşbih olur mu bilemiyorum ama hani kurgu bilimlerde birisi bir şey yiyor ve hemen ardından birden mahiyet değişikliğine uğruyor, aynen öyle bu semavî mâideye el uzatan herkes birden bire iç yapısı itibariyle bir mahiyet değişikliğine uğruyor, potansiyel insan olmadan hakiki insan olmaya yükseliyor; duyguları ve düşünceleri inkişaf ediyor.Her An Yeni Bir SürprizMeseleye bu zaviyeden bakınca mebde’deki insanlar çok şanslı; şanslı çünkü hemen her gün o güne kadar bilmedikleri, akıl ve vicdanlarının da reddedemeyeceği, orijinal ve sürpriz şeylerle karşı karşıya kalıyorlar. Meselâ semadan bir haberin gelmesi, sürpriz bir hadise onlara göre. Biz hâlâ sırrını kavramış değiliz; bizim gibi etten kemikten bir insanın semalar ötesi, ötelerin de ötesi varlıklarla münasebete geçmesini, bir yönüyle kelam teatisinde bulunmasını; “şöyle dedim - şöyle dedi, şöyle istedim - şöyle cevap verdi” demesi. Bunları anlayabilmiş değiliz henüz.Şöyle düşünün, o güne kadar ne sözlerinde, ne tavırlarında, ne de davranışlarında, olduğunun dışında bir şey görmedikleri bir insan, Allah hakkında diyor ki; “O isimleri ve sıfatlarıyla muhâttır, Zatıyla ihata edilemez. Bu sebeple O’nun âsârını düşünün, ef’âli üzerinde i’mal-i fikir edin ama Zât’ı hususunda düşünmeyin. Çünkü mütenâhi bir varlık Nâmütenâhi’yi idrak edemez.” Bunlar, ulûhiyet meselesine put ve putperestlik persektifinden bakmış insanlar için o kadar orijinal şeyler ki. Hatta tek başına bir “nâmütenahi” sözü bile fevkalade orijinal onlar için.“Allah’ın binlerce ismi vardır. Bu binlere binler daha ilave etsek ve ardından O’nu yâd etsek yine O’nun namına bir şey söylemiş olamayız.” Meselâ bunun lâl-i güher-i Nebevî’den bir söz olduğunu, onların önlerine inciler, mercanlar gibi saçıldığını hayal edin. Gören gözleri kamaşır, başları döner onların. Ben şahsen cahiliyye yaşamamış insanların bu sözlerdeki orijinalliği sezeceğine ihtimal vermiyorum.Bir başka örnek de ezandır. Ezan onların bildikleri kelimelerden oluşuyor ama o kelimeler böylesine yerli yerinde hiç ifade edilmemiş. “Allahu Ekber - Allah büyüktür, büyüklük O’na mahsustur. Şehadet ederim ki O, Ma’bûd-u bi’l-hak ve Maksûd-u bi’l-istihkaktır.” Öyle bir yenilik ki bu, işte bu yenilik onların ruhlarına siniyor; siniyor ve bu mülahazalarla camiye koşuyorlar.Bu defa camide imamın arkasında yeni, esrarengiz şeyler duyuyor ve hissediyorlar. Tahiyyât öyle, selâm öyle. Tabir caizse her gün semadan bir sofra-i cedide iniyor, o sofradan istifade ediyor, yepyeni, ter ü taze hislerle, fevkalâde zinde ruhlarla, yeniliğe doymuş, ülfetten fersah fersah uzak bir hâletle evlerine dönüyorlar. Ve bu vetire burada bitmiyor, hiç son bulmuyor. Ertesi gün yine semavî yepyeni sofralar onları bekliyor.

15 Ağustos 2014 Cuma

Şirkten ve küfürden koruyan zırh

Dinî vazifelerimiz arasında mutlaka yapmamız gerekli olan şeyler vardır. Bazen bunlardan biri öne çıksa da, bu, diğerlerinin terk edilirliği manasına gelmez.Fakat bazen, zamanın ve şartların durumuna, insanların dinî emirler karşısındaki tavırlarına göre, Enbiya-i İzam ve sonra da sahabe efendilerimizden başlayarak her devrin mürşidleri, belli konuların üzerinde daha fazla durur; o mevzuları her fırsatta hatırlatırlar. Bir mesele hakkında o kadar çok hatırlatma ve tavsiyelerde bulunur; onun üzerine öyle hassasiyetle titrerler ki, zannedersiniz, bir tek o mesele önemli, onun dışındaki hususlar tâlî şeyler. Mesela, namazda tekâsül olduğu, insanların namaza karşı bir bıkkınlık ve tembellik tavrı sergilediği bir dönemde hakiki mürşidler, “Namaz kılmayanın işi bitmiştir, onun diğer ibadet ve iyilikleri de beyhûdedir.” derler. Namaza şiddetle vurgu yapar, onun üzerinde ısrarla dururlar. Ama bu, kat’iyen “oruç olmasa da olur, zekât verilmese ve hacca gidilmese de olur.” manasına gelmez.Bu ibadetlerin hepsi farzdır, dinde hepsinin ayrı bir yeri vardır. Emr-i bi’l-ma’ruf, nehy-i ani’l-münker vazifesi de, din-i mübîn-i İslâm’a hizmet de bir farzdır ve onun da kendine göre bir yeri vardır. Normal şart ve zamanlarda, bu ibadetlerin bazıları bazılarından üstündür. Mesela, sahabe efendilerimiz namazı, imandan sonraki en önemli bir esas kabul etmiş ve onu gaye ölçüsünde bir vesile seviyesinde görmüşlerdir. Ona, müminin miracı nazarıyla bakmışlardır. “İnsan ile küfür arasında sadece namaz ya da namazı terk vardır.” demişlerdir... Evet, onlara göre, küfürle insan arasındaki biricik perde, namazın kılınması veya kılınmamasıdır. Namaz kılınmazsa, o perde kalkar aradan… İnsanın öbür tarafa, tehlikeli bölgeye geçmiş olma ihtimali hâsıl olur. Düşmüş ve kapaklanmış olma ihtimali belirir. İşte namaz o kadar önemlidir.Hatta hem onlar ve hem de Üstad’ın talebelerine kadar daha sonraki devirlerde yaşayan hassas ruhlar, namazın mükemmilâtından (tamamlayıcı unsurlarından) sayılan “namazı cemaatle kılma” hususunda büyük bir titizlikle durmuşlardır. Cemaatle namaz kılmaya, “farz” ya da “farz-ı ayn” demişler, çok az bir kısmı da “en azından vaciptir” hükmünü vermişlerdir. Bu meselede en esnek davrananlar Hanefiler olmuş, onlar da “Sünnet-i müekkededir.” demişlerdir. Ahmed bin Hanbel Hazretleri’nin mezhebinin imamlarından bazıları, cemaati namazın rüknü olarak görmüşlerdir. Yani, onlara göre, cemaatle kılınmayan namaz, namaz değildir.Namazı Cemaatle Kılmakİstidradî olarak ifade etmeliyim ki, onca fukahânın böylesine önemli gördüğü “namazı cemaatle kılmak” meselesinde de çok hassas olunması, bu hususun üzerinde ısrarla durulması icab eder. Kitap ve sünneti çok iyi bilen, icma ve kıyasın kurallarına vakıf olan insanların, dinin herhangi bir emriyle alakalı söyledikleri “Bu çok önemlidir, bu olmazsa olmaz.” sözü kulak ardı edilebilecek bir ifade değildir. Onu kulak ardı eden, zamanla kulak ardı edilmemesi lazım gelen daha pek çok şeyi hafife alıp görmezlikten gelebilir. Cemaat en azından, tamamlayıcı ve namazı daha güzel eda etmeye yardımcı bir unsurdur. Ayrıca cemaat halinde yapılan vazife, ferden ferdâ yerine getirilen bir vazifeden on kat daha üstündür; bir de, toplu eda edilen vazife namaz ise, o, yalnız kılınandan yirmi yedi derece daha faziletlidir.Zekât, oruç ve hac gibi diğer ibadetler hakkında da teşvik ifade eden pek çok söz zikretmek mümkündür. Çünkü her bir ibadetin dinde bir kıymeti ve yeri vardır. Birinin çok kıymetli olması diğerinin değersiz ve kıymetsiz olduğu manasına gelmemektedir. Yani, her şeyden önce ibadetlerin belli çerçeveleri vardır. O çerçeveler içinde biri daha üstün, tercihe şâyân ve daha faziletli olabilir. Ama yer yer bunlardan diğeri bir öncekinin önüne geçebilir. Mesela, yazın kavurucu sıcağında oruç tuttuğumuz dönemler olmuştur. O dönemde tutulan oruçlar çok zor gelmiştir nefislere. Maden ocaklarında ya da fabrikalarda ateş karşısında çalışan; ama imanın verdiği güçle orucunu aksatmayan insanlara oruç, bir ay da olsa, çok zor gelebilir. İşte, öyle bir dönemde ve o türlü şartlarda çalışan insanlar namazı zaten kılıyorlarsa, onlara oruçla alakalı çok ciddi teşviklerde bulunmak lazım gelir. Namazı nasıl olsa kılan bu insanların zor şartlardan dolayı orucu terk etmemeleri için tahşidat yapmak icab eder.İşte, zannediyorum, bugün Türkiye’deki insanların yüzde seksen beşi oruç tutuyordur. Fakat namaz kılanların aynı nisbette olduğu söylenemez. Cumaya ve bayram namazına gidenler belki yüzde doksanlara varıyordur ama beş vakit namazın o ölçüde kılındığını sanmıyorum. Öyleyse, namazın ehemmiyetini sık sık anlatmak, insanları ona teşvik etmek lazımdır.

8 Ağustos 2014 Cuma

Mahzun kalblerin ağlaması

Hazreti Âdem’den bugüne beşeriyetin yaşadığı ferdî, ailevî, içtimaî bütün problemlerin temelinde insan vardır.Çağımızda yaşanan anarşi, zulüm, fitne ve buhranların temelinde de yine insan unsuru bulunmaktadır. Bütün problemler gelip gelip insanda düğümleniyorsa, o hâlde, bu problemlerin çözümü de vahiy buudlu, vicdan eksenli bir terbiye sistemi ile insanın yeniden ele alınmasıyla mümkündür. Aksi takdirde yeryüzündeki hiçbir şekavet, dalâlet, sefahet ve sefaletin önü alınamaz.Kuyunun Dibinde Olduğunu Fark EdebilmekEvet, bugün beşeriyetin en büyük problemi insanı ihmal problemidir. Fakat acaba kaçımız bu problemi derinden derine yüreğimizde hissediyor ve içimizde bunun ızdırabını duyuyoruz? Maalesef çoğumuz itibarıyla biz, aynı ortamı paylaştığımızdan dolayı, yeryüzünü kasıp kavuran bu sefahet ve sefaletin, bu inhiraf ve düşüşün çap ve büyüklüğünü dahi anlayabilmiş değiliz.Hazreti Mevlânâ Mesnevî’sinde, derici dük-kânındaki pis kokuya alışıp daha sonra ıtriyat çarşısına götürülen bir insanın, oradaki güzel kokular karşısında düşüp bayıldığından bahseder. Esasında hazret bu hikâyesiyle bize, bozulmuş tabiatların hâlini resmetmektedir. İşte çağımızın insanları olarak biz, neş’et ettiğimiz ortama öyle alışmış ve öyle uyum sağlamışız ki, insanı insanlığından utandıracak manzaralar karşısında dahi herhangi bir utanç ve acı duymuyoruz. Bütün terslikleri ve yanlışlıkları âdeta normal görüyoruz.Bunun gibi biz de acıyı hissedip farkına varmayınca, vicdanımızda ona karşı “yeter” deme ve ardından silkinip doğrulma gayreti içinde olmuyoruz. Çünkü insanın yaşadığı ortam ve şartların kendisine göre bir insibağı vardır. Bu insibağ, insanın kulağına, gözüne, burnuna, ağzına kısaca bütün zevk sistemlerine tesir eder ve bir yönüyle onun korteksini etkisi altına alır. Böylece kişi, her şeyi buna göre duyar, buna göre değerlendirir ve bir türlü bu çerçevenin dışına çıkamaz. Dolayısıyla da Allah nezdinde durması gerekli olan farklı bir konum olduğunun, kendisinin bu konumun çok gerisinde bulunduğunun farkına varamaz. Kuyunun dibinde durduğu hâlde kendisinin ferah feza bir iklimde dolaştığını zanneder. Bu yüzden de onun kuyudan çıkma adına bir gayreti olmaz.Hâlbuki ızdırap çok önemli bir ilham kaynağıdır. O, insana içinde bulunduğu sıkıntılı hâlden kurtulma adına çok farklı yol ve yöntemler ilham eder. Mesela kuyuya düşen bir insan, kuyunun dibinde bulunduğunun farkındaysa ve bunun ızdırabını duyuyorsa, kuyudan çıkmak adına elli türlü yol arar ve Allah’ın izni ve inayetiyle bir çaresini bulup oradan çıkar. Elinde kazma ve kürek olmasa bile, ellerini âdeta pençe gibi kullanıp oradan çıkmaya çalışır. Didinir durur, tırnaklarıyla ayaklarını koyabileceği iki oyuk açar. Daha sonra ayaklarını o oyuklara koyup daha yukarıda iki tane daha oyuk açar ve böylece bir takvime bağlamak suretiyle belli bir müddet sonra oradan çıkmayı başarır. Fakat kuyunun dibinde yaşadığının farkında olmayan ve hâlinden memnun olan birisinin hiçbir zaman böyle bir cehd ve gayreti olmaz.Merhameti Celbeden Mağduriyet HâliAyrıca insan yaşadığı düşüş ve inhiraf karşısında, onun ızdırabını derinden derine duyar ve Cenâb-ı Hakk’a tam bir teveccühte bulunursa, Hazreti Üstad’ın Lem’alar isimli eserinde ifade ettiği gibi, esbabın bi’l-külliye sukût ettiği böyle bir anda, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyetin zuhur ettiğini görebilir. Bilindiği üzere Yunus bin Metta (aleyhisselâm) balık tarafından yutulduğunda; balık, denizin dalgaları ve gecenin karanlığı bir araya gelerek onu dört bir taraftan çepeçevre kuşatmıştı. Fakat o büyük peygamber, üst üste bu karanlıklar içinde, “Senden başka ilâh yoktur. Sen bütün noksan sıfatlardan münezzehsin; doğrusu ben kendi kendime zulmettim (affını bekliyorum).” (Enbiyâ Sûresi, 21/87) şeklinde niyaz ederek, Cenâb-ı Hakk’ın nazar-ı merhametini celbetmiş ve karanlık karanlık üstüne bir hâlde bulunuyorken balığın karnından kurtulmuştu. İsterseniz siz, burada İbrahim Hakkı Hazretleri’nin şu mısralarını hatırlayabilirsiniz:Nâçâr kaldığın yerde,Nâgâh açar ol perde,Derman olur her derde,Mevlâ görelim neyler,Neylerse güzel eyler.Şimdi bu açıdan bir bakın günümüzdeki derbeder hâlimize! Allah aşkına, bugün biz, Yunus bin Mettâ’nın (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm) balığın karnına düşmesinden daha feci bir durumda değil miyiz? Hazreti Pîr, bu konuyu ele aldığı yerde, “Nefsimiz, bizim hûtumuzdur.” diyor. Yani bugün bizler, esasında nefislerimiz tarafından yutulmuş bir hâldeyiz. Varsa bu dünya, yoksa bu dünya deyip, heva-i nefse esir olmuşuz; fakat en acısı bu durumun farkında bile değiliz. Dolayısıyla günümüzde değişik coğrafyalarda yaşanan fevkalâde mazlumiyet, mağduriyet ve mahkûmiyet karşısında da hissizler, kalpsizler gibi hareket ediyoruz. O hâlde evvelâ kendimize “biz ne idik, ne olduk?” sorusunu sormamız gerekir. Daha sonra da, yaşadığımız zamanla devr-i risalet-penahi arasında irtibat kurup her iki dönem arasında mukayeseli okuma yapmamız lazım.