31 Ekim 2014 Cuma
Dünya-ahiret dengesi
Hz. Üstad’ın ifadesiyle, dünyanın üç yüzü vardır. Birinci yüzü, Cenab-ı Hakk’ın isimlerine bakar ve onların aynasıdır.Allah’ın sonsuz Cemal tecellilerine ayna olarak O’nun muhabbetine vesile olduğu için dünyanın bu yüzü sevgiye layıktır. Rabb’imizi tanıma, O’nun kapısının önünde bulunduğunu düşünme ve sonra O’nu, kâinattaki hadiselerin tarrakalarıyla tanıma lütfuna erme öyle zevkli bir şeydir ki insana, “Ne güzelsin ki merak içinde intizar ettiğim Rabb’imi bana tanıtıyorsun.” dedirtir. İşte dünya bu yönüyle sevilir ve sevilmelidir de.İkinci yüzü, ahirete bakar ve hadisin ifadesiyle o, ahiretin tarlasıdır. Burada ektiğimiz şeyleri orada biçeceğiz. Yani ahiret hayatının saadeti bu dünyada kazanılacaktır. Şayet ahiret olmasaydı dünyanın hiçbir kıymeti olmayacak ve burada yapılan sa’y ve gayretler de bâd-i heva gidecekti. Dünyanın bu yüzü de sevilmeye lâyıktır ve sevilir.Üçüncü yüzü de, insanın fani heveslerine bakar. Geçicidir ve aldatıcıdır. Bu yönüyle dünyayı sevmek, insanı Allah’tan ve yaratılış maksadından uzaklaştırır, felâkete sürükler. Buna mukabil o fani dünya da elimizde durmaz, kaçar gider. Evet, dünyadaki bütün güzellikler, nefislerinden ötürü seviliyorsa geçicidirler ve lezzetleri ölçüsünde elemleri de vardır.Dünya Yörüngeli HayatÖteler düşünülmeyip de hayat hep dünya yörüngeli yaşandığı takdirde insan, kaybettiği her anı tahattur ettikçe damla damla içine elem damlayacaktır. Mesela âşıkane kendinizi ona saldığınız bir baharda, öyle bir bahar ki ortalık çemenzâr, hayvanat koşuyor, koyun ve kuzular meliyor, şakır şakır sular akıyor; bu atmosfer, şairleri dile getiriyor ve onlara destanlar yazdırıyor. İliklerine kadar zevkle dolu bu havayı yaşayanın birden gözlerinin önünde ürperten bir hazan esiveriyor. İşte o zaman bütün zevkler, elemlere inkılab edecek ve o, “Şu hazan mevsimi de nereden hortladı. Benim şu lezzetlerimin içine acı ve elem damlatmaya başladı” deyip inleyecektir. Evet, yok olup giden şeyler sevilmez. Peygamberler babası Hz. İbrahim “Batıp gidenleri sevmem” (En’âm, 6/76) sözüyle bu hakikati ifade etmiştir. Yani gurûb edenler derdime derman olamaz. Onlara gönül verilemez ve onlar âşık olmaya değmez.Öyleyse zatından dolayı gönül verdiğimiz her şey, bizim için, birer acı, ızdırap ve elem unsurudur. Hâlbuki dünyanın mukabili uhrâ (ahiret) olsa, burada bulunanlar bitip tükenecek ama yeni bir ahiret sabahı doğacak, her zaman kışı yeni bir bahar takip ettiği gibi bir gün, ahiret baharı gelecek ve orada çiçekler asla solmayacaktır. Binaenaleyh böyle bir inanç zaviyesinden bakınca, dünya kıymet kazanır. İnsan, “Dünya, sen ne güzelsin ki burada solup batmanla içimde solup batmayana aşk ve iştiyak hâsıl ediyorsun. Fâni sevgililerin beni terk etmesine mukabil içim tam kan ağlayacağı zaman, “Ey Ezelî ve Sermedî mahbup olan sevgili! Âlem beni terk etti. Ben kapına geldim. Anladım ki Sen’den başka vefalı ve hakiki dost yok. İçimi sana dökmek, dertlerimi Sana şerh etmek istiyorum. Ağaran saçlarıma, bükülen belime, sağa-sola inhiraf etmeden içine girmeye doğru koştuğum kabrin elemlerini, bitip tükenmeme, kabrin karanlığına derman, derman sahibi dermanın yanında ey Rahman Sana geldim” der, içi birdenbire sürurla dolar ve bütün hüzünler gidiverir.Ahirete İman Olmasaydı?Herhalde bugün bütün insanlık böyle bir duygu ve düşünceye muhtaçtır. Onun için Allah’a hamd ederiz; az dahi olsa bütün mü’min gönüllerde her zaman bu duygu nümâyândır. Ölümü düşündükçe ara sıra belki ölümün dış yüzündeki çirkin taraf görülebilir. Buna rağmen en mücriminiz olan ben, parmağın ucuyla biraz dokunup perdeyi kaldırdı mı, çok defa şöyle diyorum: “Ne zaman ya Rabbi, şu yükü sırtımdan alıp da beni de vuslata erdireceksin. Eğer bu isyan olmasa ve buradan gitmeye kendisinin rızası bulunsa, hayatımın bütün cürümlerine rağmen çok noktalarında beni şu hacâlet ve mahcubiyetten halas eyle. Huzuruna al. Gerçek lezzetlere ereyim, aşk ve şevkini ruhumda duyayım.” Evet, bir mü’min kalbi için elemin, hüznün, kederin yeri yoktur. Öyleyse dünyayı dünya yapan ukbadır, ahirettir. Bu da meselenin bir başka yönüdür.Meselenin diğer yönüne gelince, eğer ahirete iman olmazsa ve öbür âlemde Mevla’nın huzurunda hesaplaşma ve muhasebe duygusu bulunmazsa, bu dünyada çocuklar ızdırap çekecek, mallar pâyimâl ve servetler târumâr olacak, kimse malından ve canından emin olamayacak ve böylece dünyanın tadı tuzu da kalmayacaktır. Aksine ahirete iman duygusu, bir kalpte zuhur ettiği zaman çocuklar bile sevince gark olacak ve “Öldü ama cennete gitti” diyerek içleri huzurla dolacaktır. Ayrıca bir genç de nefsinin galeyanı, kanının tuğyanı hengâmında ancak haşre iman ve Mevla-yı Müteâl’e hesap verme sayesinde nefsini frenleme imkânını bulur.Hâsılı, dünyayı dünya yapan ahiret inancıdır. Ahireti kazanmak ise burada Cenab-ı Hakk’ın rızasını kazanmaya matuf ameller yapmaya bağlıdır.
25 Ekim 2014 Cumartesi
Biliyorum Sana Giden Yollar Kapalı
Biliyorum sana giden yollar kapalı
Üstelik sen de hiçbir zaman sevmedin beni
Ne kadar yakından ve arada uçurum;
İnsanlar, evler, aramızda duvarlar gibi
Uyandım uyandım, hep seni düşündüm
Yalnız seni, yalnız senin gözlerini
Sen Bayan Nihayet, sen ölümüm kalımım
Ben artık adam olmam bu derde düşeli
Şimdilerde bir köpek gibi koşuyorum ordan oraya
Yoksa gururlu bir kişiyim aslında, inan ki
Anımsamıyorum yarı dolu bir bardaktan su içtiğimi
Ve içim götürmez kenarından kesilmiş ekmeği
Kaç kez sana uzaktan baktım 5.45 vapurunda;
Hangi şarkıyı duysam, bizimçin söylenmiş sanki
Tek yanlı aşk kişiyi nasıl aptallaştırıyor
Nasıl unutmuşum senin bir başkasını sevdiğini
Çocukça ve seni üzen girişimlerim oldu;
Bağışla bir daha tekrarlanmaz hiçbiri
Rastlaşmamak için elimden geleni yaparım
Bu böyle pek de kolay değil gerçi...
Alışırım seni yalnız düşlerde okşamaya;
Bunun verdiği mutluluk da az değil ki
Çıkar giderim bu kentten daha olmazsa,
Sensizliğin bir adı olur, bir anlamı olur belki
İnan belli etmem, seni hiç rahatsız etmem,
Son isteğimi de söyleyebilirim şimdi:
Bir geceyarısı yazıyorum bu mektubu
Yalvarırım onu okuma çarşamba günleri.
Kaynak: Şiir Dinle
24 Ekim 2014 Cuma
Ümitvâr olunuz…
Son dönemde hadiseler dış yüzleri itibarıyla insanı bedbinliğe ve karamsarlığa sevk edecek şekilde cereyan ediyor.Ancak bir şey var ki, onu da inkâr edemem. Şöyle ki, eğer Cenab-ı Vacibu’l-Vücud ve Tekaddes Hazretleri’nin konuşturduğu bir insan, yani Resûl-i Ekrem (sas), ümmetinin son günleri adına bir beşaret vermişse, ben onu, kendi karamsar dünyam içinde karartamam. Bana düşen, onu kendi berraklığına has keyfiyette takdim etmektir.Ayrıca, ümitsizliğe düşecek çok ciddi bir durum yok, aksine ümidinizi besleyecek pek çok gelişmeler var. Ben rahmet-i İlahi’den ümidim açısından, kendimi asrımızda yetişen neslin içinde sıradan bir fert olarak görüyorum. Dahası kendimizi bizden evvelki mahvolmuş nesillere benzetiyorum. Bizden evvelki bazı neslin duygusu, letâifi ve hissiyatı Hakk’a vuslata müsait değildi ama bütün bunlarla beraber biz kendimizi yeni bir nesle köprü durumunda görüyoruz. Ölünceye kadar da böyle görmeye çalışacağız. Çünkü o nesle, Cenab-ı Hakk’ın hususi bir iltifatı olacağına inanıyorum. Ben de bu iltifatlardan onca cürmüm ve günahımla istifade etme ümidini taşımaktayım. Şahsen hep bu hususu düşünerek hiçbir zaman ümitsizliğe düşmedim. Bir karanlık dönemde hiç yoktan başlayıp gelişen, mesafe üstüne mesafe kat eden, hatta daha gerilere dönüp baktığında dün, ufkunda yalancı bir şimşeğin çakmadığını, kâzip bir fecrin tulû etmediğini gören ve bugün bir zahire-i şemse ulaşan ve güneşin parlaklığı başını okşayan bir neslin ümitsizliğe düşmeyeceğine inanıyorum, zira bizden evvelki nesillerin kupkuru ve karanlık bir dünyaları vardı. Hâlbuki şimdi az da olsa aydın bir dünyamız var ve bizi aydınlık bir istikbal beklemektedir. Bu hususu teyit eden pek çok emare var ve kimse de bunları inkâr edemez ve inkâr etme nankörlük sayılır. Her şeyden evvel mazi de bu türlü iniş ve çıkışlarla doludur. Biz, ne ilk defa inen ve devrilen kimseleriz, ne de ilk defa bir çukurdan çıkma mecburiyetinde olan kimseler. Evet, bizden evvel nice milletler hep aynı inişleri düşüşleri yaşamış ve Allah’ın lütfuyla değişik şekilde çıkışlar yapmışlardır. Hz. Nuh, ümmeti içinde bin seneye yakın irşat ve tebliğde bulunmuştu. O ümmet öyle bir çukura düşmüştü ki beş büyük peygamberden birisi olan Hz. Nuh (as), bu kadar yıl sa’y ve gayret etmesine mukabil sefine-i selamete binerken yanında ancak altmış-yetmiş kadar insan vardı. Hz. Âdem’in irşadıyla başlayan din hakikatini tanıma devresi, Hz. Nuh döneminde bu kerteye ulaşmıştı. Adeta her şey bitmiş ve tükenmiş ve Hz. Nuh ile yeni bir irşat devri başlamıştı. Hz. Hud devrine doğru yeniden bir iniş devri olmuştur. Hz. Hud, bir kere daha insanları imana çağırmıştır. Hz. Salih, muasırlarına belki mucizelerle Hakk’ı anlatmış, onlar, Hz. Salih’in devesi ile istihza etmiş, peygamberden gelen tehdidi kulak ardı etmişlerdir. O’da ümmetine yeniden çeki düzen vermiş ve yeniden bir kez daha küre-i arza nur serpiştirmiştir.Adını Anan KalmayacakHz, İbrahim, firavun tarafından zevcesi ile tehdit edildiğinde ellerini açarak şöyle yalvarmıştır: “Allah’ım! Biliyorsun ki, yeryüzünde eşim ve benden başka Müslüman yok. Eğer bizi de mahvedersen Senin adını anan kalmayacaktır!” Onun bu sözlerinden, Hz. İbrahim devrinde de inananların bir kere dalalete sürüklendikleri anlaşılmaktadır. Bu dönemde Hz. İbrahim’le yeni bir aşk, heyecan ve coşkunluk devri başlamıştır. Hz. Musa, bu işi devlet çapında planlamış, rayına oturtmuş, İsrailoğulları ile bir devlet kurarak firavunlara başkaldırmış ve gürül gürül Hakk’ı ilan etmiştir. Bu süreç Hz. Süleyman ve Hz. Davut devirlerinde muhteşem bir devlet olarak yerine oturmuş ve cihan çapında bir hâkimiyet kurulmuştur.Hz. Mesih’e doğru gelindiğinde hak duygusu yeniden yıkılmış ve Hz. Mesih’in etrafında sağlam inanmış bir avuç insan kalmıştı. Hz. Mesih’in elçi olarak gönderildiği cemaat, kendilerine peygamber olarak gelen ve kendi ırklarından olan Hz. Zekeriya ve Yahya’yı tereddüt etmeden şehit edecek kadar asi bir toplumdu. Hz. Mesih, bu cemaati Hakk’a çağırarak Efendimiz’e giden yolu açmıştı.Efendimiz (sas), dünyayı teşrif ettiği zaman her yanda bambaşka bir hava vardı; beşer bütün bütün şirazeden çıkmıştı. İnsanlık tamamen Hakk’tan uzaklaşmıştı. O kadar ki, yerdeki en mukaddes bina olan Kâbe’yi kadınlar çırılçıplak tavaf ediyor, Mekke sokakları fuhşiyatla inliyordu. Hz. Muhammed (sas), beşeri son kez bir gayyadan alıp belli bir doruğa ulaştırmıştı. Aynı zamanda insanlığın bir gün yeniden dirileceği müjdesini de vermişti. İşte benim ümidimin kaynağı, bu iniş ve çıkışların devamındaki temel espridir. “Batılılaşağız” diye gafletle bir kuyuya baş aşağı dalmaya durduk. Biz indikçe birileri bize “merdiven çıkıyorsunuz” diyor ve adeta her yüz metre inişte bize bir madalya takıyorlardı. Bütün bunlar, bizim maskaralığımızın ifadesiydi. Ancak Allah’ın lütuf ve keremiyle yirminci asırda, birden bire İslam âleminin makûs talihi yeniden değişmeye durdu. Cenab-ı Hak, mürşid ve mübelliğler göndererek, Kur’an’ın mübarek veçhinden nikabı çıkıverdi ve yeniden Tur’da berk çakar gibi oldu ve Hira’da vahyin sesi gürlemeye başladı.Pek çok güzel gelişmeler gördükten sonra ümitsizliğe düşmek için hiçbir sebep yok. Ümidimizi besleyici bu kadar faktör içinde elbette ümitli olacağız. Şimdi bu faslı da tekrar ettiğim fikir mimarımızın şu ifadeleriyle noktalayalım: “Ümitvâr olunuz. Şu istikbal inkilâbâtı içinde en yüksek ve gür sadâ, İslam’ın sadâsı olacaktır.”
17 Ekim 2014 Cuma
Biz gönüllere talibiz
Osmanlı’nın üst üste zulüm ve ihanetlere uğradığı, İslâm âleminin müstemlekeciler tarafından adeta tırpanlandığı ve fikir, düşünce adına dümdüz edildiği, geriye sadece Osmanlı’ya sövme ve vefasızlığın miras kaldığı bir dönemin akabinde, Malik bin Nebi, o ihanetlere ve vefasızlığa başkaldıran ilk kadirşinaslardan biridir ve şu sözleri ifade etmiştir: “Eğer İslâm dünyasının şimalinde Türk toplumu olmasaydı, bugün İslâm dünyası da olmazdı. Türkler olmasaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık da kalmazdı.”Bir şey ifade ediyorsa, ben de senelerdir aynı kanaati taşıyorum; evet, asırlar var ki, İslâm dünyası dediğimiz coğrafyada Müslümanların en büyük problemi düşmanlık ve vefasızlık olmuştur. İslam’ı gadre uğratan iki cephe vardır: Birisi, sürekli taarruzlar peşinde olan haset, kin, inat ve küfür cephesi; diğeri de, dini yolda bulmuş gibi davranan, kültür Müslümanlığı tavrı sergileyen vefasızlar cephesi.Bu hakikati dile getirmek ve vakayı rapor etmek gereksiz görülebilir. Fakat bazı problemleri bilme ve onları teşhis etme tedavi adına çok önemlidir. Ziya Paşa’nın‘Bil illeti, kıl sonra müdâvâta tasaddî,Her merhem her yâreye derman mı sanırsın?En ummadığın keşfeder esrar-ı derunun,Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?’dediği gibi her şeyden önce illetin bilinmesi, hastalığın teşhis edilmesi, doktorların ifadesiyle ‘tanı’nın ortaya konması lazımdır. Bu yapılmadan tedaviye başlanması mümkün değildir. Bu açıdan, hoşgörü, barış ve sulh atmosferinde yaşamayı arzu eden ve bu gaye uğrunda gayret gösteren Müslümanlar da İslâm’ın dünden bugüne biteviye saldırılara maruz kaldığını ve bundan sonra da bazı insanların düşmanca hislerle hareket edebileceğini bilmeleri lazımdır.Sulh AdalarıFakat biz bunları söz konusu etmeme, düşmanlık vesilelerine hayat hakkı tanımama azmindeyiz. Mazinin yanlışlıklarını tarih kitaplarında zincire vurma ve düşmanca duyguları hortlatmama taraftarıyız. Geçmişte belli hadiseler başka zincirleme hadiselere sebebiyet vermiş; düşmanlıklar, belli düşmanlıklar doğurmuştur; insanlar birbirlerinden uzaklaşmış, zıt cepheler oluşmuştur. Bugün bunları konu ederek yeniden kavga sebebi yapmak, yeni uçurumlar meydana getirmek manasızdır. Kim ne derse desin, ne yaparsa yapsın; biz, yürüdüğümüz hoşgörü yolunda ilerlemeye devam etmeli, sağdaki-soldaki kine, nefrete, düşmanlığa rağmen, bir kısım ‘sulh adaları’na ulaşmalı, ‘sulh adacıkları’ oluşturmalıyız.Biz ‘hoşgörü’ diyelim, hoşgörünün de ötesine yürüyelim, dünyayı dostça paylaşmayı düşünelim; niyetimiz, azmimiz bu istikamette olsun ve planlarımızı, projelerimizi o niyet ve azme göre yapalım. Ceste ceste onları uygulamaya çalışalım. Bu bizim dinimizin ve tabiatımızın gereği olan bir tavırdır. Fakat unutmayalım ki, dünyadaki bütün insanları yumuşatmaya da bizim gücümüz yetmez. Herkese ‘diyalog’ dedirtemeyiz, ‘hoşgörü’, ‘konuma saygı’ dedirtemeyiz. Siz Türkiye’de bile herkesi hoşgörü atmosferine taşıyamıyorsunuz. Hatta bazen Abdulkadir Geylanî yolunda olduğunu söyleyen insanlar dahi, ‘Bunlar hoşgörü, diyalog diyerek milleti Hristiyanlaştırıyorlar.’ diye her yere şikâyet ediyorlar sizi. Sizinle uğraşmayı, aleyhinizde olmayı, kâfirle uğraşmak ve küfrün aleyhinde olmaktan daha önemli bir vazife gibi görüyorlar. Bunlara hoşgörü ve diyaloğu anlatmak mümkün değil. Belki kendileri o işin başında olsalardı, o zaman meseleye sahip çıkarlardı. Ama bir başkası o işi temsil edince, İslâm’ın geleceği ve insanlığın huzuru adına onu önemli görünce, sırf o işi temsil edenlerden ötürü öyle mühim bir meseleye de husumetle bakıyorlar. Bu açıdan, hoşgörü, diyalog, herkesi kendi konumunda kabul etme ve herkese insanca davranmaya karşı çıkacak insanlar da her devirde bulunacaktır. Onların kin ve nefretini kırmak, kalplerini yumuşatmak, duygu ve düşüncelerinizi kabul ettirerek onları da hoşgörü çizgisine getirmek belki de mümkün olmayacaktır.Seviyeye Göre KonuşmaEfendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) buyuruyorlar ki: “Ben farzları yapmakla emrolunduğum gibi insanları idare etmekle de emrolundum.” Yani, Allah farzları emrettiği gibi, insanları idare etmeyi, evirip-çevirip hak ve hakikate uygun bir şekilde herkese anlayacağı dille konuşmayı da emretti, buyuruyor. Cenab-ı Hak, Hz. Musa ve Hz. Harun’a (as), “Ona tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin. Olur ki aklını başına alır yahut hiç değilse biraz çekinir.” (Tâ-hâ, 20/44) diye ferman ediyor. Firavunla bile münasebet kuracak ve yüzünü ekşitmeden hakkı ve hakikati ona da anlatacaksın.. o şekilde anlatacaksın ki, anlatmanın bir manası olsun ve bu uğurda gösterilen gayretler de boşa gitmesin... İçi nur dolu enjektörü, onun vücuduna da zerk edebilmek için, tatlılık göstererek ve ona göre bir şeyler söyleyerek ruhunun ilhamlarını onun ruhuna da akıtacaksın ki, teklif ve düşüncelerin reaksiyon görmesin. Bu şekilde davranmanın, din düşmanlarının ağızlarına pelesenk ettikleri takiyye ile de alakası yoktur. Arz ettiğimiz tavır, herkese anlayış seviyelerine göre konuşma, aldatma ve kandırma niyeti taşımadan fikir ve düşüncelerini muhatabın durumuna göre anlatmaya çalışma tavrıdır.
10 Ekim 2014 Cuma
Fedakârlık Yâ hû!
Adanmışlık düşüncesi ve fedakârlık ruhunun, bir mefkûreyi ayakta tutan, onun devam ve temadisini sağlayan temel dinamikler olduğu muhakkak.Bundan dolayıdır ki, Kur’an-ı Kerim, ideal bir nesil olarak, Ensar ve Muhacir’i anlattığı hemen her yerde, onları, hep “evet” diyen, hep veren ve hep fedakârlığın zirvesinde adanmışlık düşüncesiyle hareket eden insanlar olarak nazara verir.Mesela Kur’an-ı Kerim’de, bir yerde, onların, infak edecek imkânları olmadığı halde, “ah olsaydı da verseydik” anlayışıyla mahzun olup gözyaşı akıttıkları takdirle yâd edilir. (Tevbe Sûresi, 9/92) Ensar-ı kiramın, Akabe biatindeki sözleri de bu hususa çarpıcı bir misal teşkil eder. Bildiğiniz üzere, onlar, bu biatte Resûl-i Ekrem Efendimiz’i (sallallâhu aleyhi ve sellem), her türlü şartta ve hayatları pahasına koruyup himaye edeceklerine ve O’nun davası uğrunda hırz-ı canda bulunacaklarına dair söz vermişlerdi. Hâlbuki onlar böyle bir söz verdiklerinde, “Bu işin sonunda elde edeceğimiz mükâfat ve semere nedir?” diye hiç mi hiç düşünmemişlerdi. Vakıa, o gün onlara, yaptıklarının karşılığında cennetle mükâfatlandırılacakları müjdesi verilmişti. Fakat denilebilir ki, başlangıç itibarıyla onların o günkü icmalî cennet bilgileri, bugün bizim, Kur’an ve sünnette tafsiline erdiğimiz, selef-i sâlihînin o mevzuda ortaya koyduğu malumatla enginliğine vâkıf olduğumuz ölçüde de değildi. Fakat bütün bunlara rağmen onlar, tam bir sadakat ve engin bir fedakârlık anlayışıyla, yapılan bu biatin çok güzel bir alış-veriş olduğunu ifade etmiş, başka herhangi bir beklentiye girmemiş ve sadece Cenab-ı Hakk’ın rızasını hedefleyerek, kendilerini bu işin içine atmışlardı.O halde yüce bir mefkûreye dilbeste olmuş, bir yönüyle ona göre kendi düşünce dünyasını yeniden inşa etmeye çalışan ve böylece başta kendi milleti olmak üzere topyekûn insanlığa yeni bir diriliş yaşatma istikametinde didinip duran bir insan, dünyevî herhangi bir beklenti içine girmemesi gerektiği gibi, çok defa belki cennete girme ve cehennemden uzak kalma gibi, Cenab-ı Hakk’ın fazlından beklenen manevî beklentilere dahi girmemelidir. Zaten sahih hadislerde de ifade edildiği üzere, insanın yaptığı ibadetlerle cennete hak kazanması mümkün değildir. Evet, adanmış bir ruh, yaptığı yatırımın vaat ettikleriyle alakadar olmayacak, toprağa saçtığı tohumların kendi döneminde filize yürüyüp yürümemesine takılmayacaktır. O, sadece kendi vazifesine bakacak, onu bilecek ve sonucu yaratmanın hep Allah’a ait olduğu şuuruyla hareket edecektir. Bu hususta Celaleddin Harzemşah’ın bir mülahazası nakledilir. Sefere çıkarken, bu zata, muvaffak olacağı söylendiğinde o, muvaffakiyet gibi bir neticenin Allah’ın şe’nine ait olduğunu, dolayısıyla kendi vazifesini yapıp şe’n-i Rubûbiyet’in gereğine karışmayacağını ifade eder.Asıl, İltifat Marifete TabidirBu açıdan daha baştan adanmışlık düşüncesiyle işin içine girmiş bir fert, ilerleyen zamanla birlikte, meselenin geriye dönüşüyle alakalı herhangi bir beklenti içinde olmayacaktır. Mesela, yaptığı hizmetler karşılığında insanların teveccühüne mazhar olma, takdir toplama, alkışlanma, iltifat görme gibi beklentiler onun hayal dünyasına dahi misafir olamayacaktır. Halk arasında, “Marifet iltifata tabidir.” şeklinde yaygın olarak kullanılan bir söz vardır. Belki pek çok insan için böyle bir disiplin söz konusu olabilir. Yani halk iltifatta bulunduğu takdirde bazı insanlar marifetlerini döktürür, kabiliyetlerini sergilerler. Mesela bir resim yapar, eğer yaptığı bu resim alaka görürse buna bağlı olarak yeni çalışmalar içine girer. Gördüğü iltifat onun azim ve gayretini tetikler. İşte bu tür iltifatlar, umumi manada insanlar için teşvik edici bir unsur, hatta bir ihtiyaç olarak görülebilir. Fakat adanmış bir ruha göre, iltifat marifete tabidir. Siz yapmanız gerekeni yapar, ortaya koymanız gerekeni ortaya koyarsınız; bunun sonucunda âlem ister iltifat eder, isterse etmez; meseleyi asla buna bağlı götürmezsiniz.Dolayısıyla başta beklentisiz olarak işin içine girme, vermeyle meseleye başlama, adanmışlık duygusu ile hareket etme öyle ciddi bir güç kaynağıdır ki, bunlara sahip olan insan, Allah’ın izni ve inayetiyle, hiçbir zaman ye’se kapılmaz, hâdiselerin karşısında her zaman dimdik durur ve sarsılmaz bir iman ve ümitle onların üzerine yürür. Bu aynı zamanda acz u fakr yoludur. Yani insan önce acizlik ve fakirliğinin farkında olacak, sonra da adanmışlık mülahazasıyla hareket edecek ve “yaptıklarım geriye dönmedi, iltifat ve teveccüh olmadı, demek ki başarılı olamadım” diye bir anlayışa kapılmayacak; kapılmayacak ve bundan dolayı hır-gür çıkarmayacak, streslere girmeyecek, anguazlar yaşamayacak ve kaderi tenkit etmeyecektir. O, hep“Gelse celalinden cefaYahut cemalinden vefa,İkisi de cana safa,Lütfun da hoş, kahrın da hoş” mülahazasına bağlı hareket edecektir.O halde insan, ahirete ait amellerin mükâ-fatını, Cenab-ı Hakk’ın sonsuz lütuf ve ihsanına bırakarak, onu dünyanın fani, geçici ve dar kıstaslarına hapsetmemelidir. Mesela İstanbul’un fethini dünyanın darlığı içinde düşündüğünüzde, sadece İstanbul’un fatihi olma söz konusudur. Ancak böyle bir fetihte beklentiler Cenab-ı Hakk’ın teveccühüne bağlandığında, ahirette fethe terettüp eden varidat, ganimet ve mele-i âlânın ona karşı duyduğu alaka neyse bütün bunlar dünyanın darlığı içinde değil de, ukbanın enginliği içinde insana verilir. O halde burada bir “sübhanallah” deyip ötede bir cennet bahçesine sahip olma varken, neden meseleyi burada sadece bir “sübhanallah” ölçüsünde mükâfata bağlayalım ki!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)