30 Mayıs 2014 Cuma
İçimizdeki zehir; kıskançlık ve haset
Allah Resûlü bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurur: “Yalnız iki kişiye haset edilir.Biri, Allah’ın, mal verip hak yolunda harcamaya muvaffak kıldığı kişi; diğeri de, Allah’ın, kendisine ilim verip de onunla amel eden ve bunları başkasına öğreten (yani ilmini infak eden) kimsedir.” Burada Efendimiz, hasedi, gıpta manasına kullanmıştır. Yani insan, ilim sahibi birisinin ilmini neşrettiğini gördüğünde “Keşke ben de böyle olsaydım ve neşr-i hak yapsaydım!” duygu ve düşüncesiyle o kişiye gıpta ile bakabilir. Veya bir kimsenin olabildiğine serveti vardır, bu kişiye Allah, hem servet, hem de serveti değerlendirme, yani cömertlik vermiştir. O da malını tebzire girmeden hak yolunda saçar savurur, îsâr yapar ve sehavette bulunur. Bunu gören birisi: “Keşke benim de servetim olsaydı da böyle sarf ediverseydim.” duygu ve düşüncesiyle o kişi hakkında gıpta edebilir.Evet, hasedin gıpta şeklinde olanı mahzursuzdur. Fakat bunun sınırı ayarlanamadığı takdirde bazen mahzurlu olan kıskançlık derecesine girebilir. Meselâ bir kimse, beğendiği, takdir ettiği ve gıptayla baktığı bir ehl-i ilim hakkında, daha sonraları, “Niye onda ilim var da bende yok!” duygu ve düşüncesi içinde olursa sınırı aşmış olur. İşte arada böyle ince bir fark vardır. Bundan sakınmak, dikkatle basmak ve o noktada batmaktan korkmak lâzımdır. İnsan, “Gıpta sınırındayım.” derken, farkına varmadan haset sınırına girmiş olabilir. O bakımdan mü’min kardeşlerinin gıpta damarını tahrik etmemek de gıpta edilecek hâlde bulunan kimselere düşen bir vazifedir.Allah’ın sevmediği ve büyük günahlardan sayılan hasede gelince, bunun, insanın hem şahsî ve dünyevî hem de uhrevî hayatı adına büyük zararları vardır. Zayıf bir hadis-i şerifte, “Haset, tıpkı ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi ameli ve hasenatı yer bitirir.” buyrulmaktadır. İnsan, amel yapar yapar da -Allah muhafaza buyursun!- döner haset ederse her şeyi birden gider. Böyle açıktan açığa hasedin dışında, başkalarını kıskanma hâlet-i rûhiyesi içinde bulunan birinin de bazen ibadet ü taatin feyzini, bereketini, yümnünü ve hayrını görmemesi söz konusudur. Meselâ böyle bir kimse, birinin namazını kıskanıyorsa, mütemadiyen huzur ve huşu içinde namaz kılan o insanı gördükçe veya tahayyül ettikçe, namazından zevk alamadığı gibi kalben de asla terakki edemez ve Hakk’a yaklaşamaz. Bu yönüyle de o, manevi huzurunu yer bitirir. Öte yandan da Cenâb-ı Hakk’ın bir insana takdir ettiği şeyi, kaderi tenkit manasında istemediğinden dolayı, kadere karşı gelir ve Allah’a karşı da sû-i edepte bulunmuş olur. Mevlâ, kimine cemal, kimine mal, kimine mansıp, kimine de câh vermiştir. O kimse, Mevlâ’nın onun hakkında kader programıyla takdir ettiği şeye razı olmadığından ötürü, doğrudan doğruya attığı tenkit taşları kaderedir ve böylece o, -hâşâ- Allah’ın icraatını tenkit etmiş sayılır.Şimdi de meselenin dünyaya ait yönüne bakalım. Haset eden insan, mahsuddan (haset edilen kişi ) evvel kendi kendini yer bitirir. Zira Cenâb-ı Hakk’ın onun hakkındaki nimet ve takdirlerini gördükçe müteessir olur. Hasta olur, yıpranır. Kalbi zaafa uğrar, bedeninde ciddî bir zaaf hissetmeye başlar. Çünkü bu durum, onun uykularını kaçırır.Hasetten Kurtulma Yolları1.Hasetten kurtulmak çok kolay değildir. Çünkü o, ahlâk-ı seyyienin insan tabiatında en köklü olanıdır. Eğer insan, hasedin bu kabîl maddî-mânevî zararlarını düşünebilirse ihtimal ondan kurtulabilir.2.Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın herhangi bir insana verdiği nimetlerin encamını düşünmelidir. Bir kimsenin zâil ve fâni şeylere karşı bâkileştirebileceği nimetleri o yolda heder etmesi kâr-ı akıl değildir. Meselâ birinin nimetler içinde yüzdüğünü gören kimse, haset etme yerine şöyle demelidir: “Cenâb-ı Hakk’ın bana verdiği şeyler de bir nimettir. Ben başkasının nimetlerini kıskanma ile uğraşırken bana verilen bu nimetleri bâkileştirmezsem, işte o zaman kaybetmiş olurum.”3.Bir insanda gördüğümüz nimetin elde edilme yollarına bakılmalıdır. Zira her şeyin kendine göre bir elde edilme yolu vardır. Bu itibarla, servet sahibi birini gördüğümüzde, o serveti elde etmenin yoluyla onu kazanmaya bakmalıyız. İlim, makam, mansıp gibi şeylerde de aynı şeyi düşünebiliriz. Evet, zannediyorum, “Her şeye yoluyla varılır.” prensibiyle, yoluyla o noktaya varmak ve o durumu ihraz etmek mülâhazası kısmen haset rahatsızlığını izale eder.4.Şu fâni dünyada fâni şeylere bel bağlayıp gönül vermek, onların bizde olmasını temenni edip başkalarınınkinin de zevalini düşünmek, mümine asla yakışmaz. Kişi, Cenâb-ı Hakk’ın bâki nimetlerine hasr-ı nazar ederek bunların zevali ve bâki nimetlerin de bekâsı muvazenesiyle hasedine konu teşkil eden şeyi değerlendirebilir.5.Ayrıca haset eden, hiç olmazsa bu hissini izhar etmemeye bakmalı ve bu mevzuda kendini zorlamalıdır. Evet, kişi, hasedi izhar etmek suretiyle kendini hasede alıştırmamalıdır. Bu noktada kendisini tedip etmeli, elini, ağzını, gözünü, dilini ve kulağını kontrol altında tutmalıdır.6. Kişi, başkalarının mazhar olduğu nimetleri araştırıp karıştırmamalı ve derinliğine vâkıf olmayı düşünmemelidir. Madem kendisinde böyle bir hastalık var, bunun tedavi ve çaresi, mümkün olduğu kadar onların mazhar oldukları nimetleri görmemektir. Aksi takdirde kendisini kıskandıracak şeyler karşısına çıkarsa rahatsız olur.
23 Mayıs 2014 Cuma
Musibetlerin dilini okumak!
Doğrusu, musibet ister yangın, ister sel, ister deprem ve isterse heyelan olsun, onun bir mana ifade etmesi, sadece ve sadece inanmış insanlar için söz konusudur.İnkâr, dalâlet, küfran ve gaflet içinde yuvarlanıp giden, Kur’ân’ın ifadesiyle “Kör, sağır ve dilsizler” (Bakara Sûresi, 2/18, 171) ufkunda yaşayanlar için musibetler uyarıcı bir mana ifade etmezler. Onun içindir ki, Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Mü’minin durumu şayan-ı takdirdir. Niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkası için müyesser değildir. O, neşe ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder; bu onun için bir hayır olur; herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder, bu da yine onun için hayır olur.” hadisleriyle bu önemli hususa işaret buyurmaktadır.Bu hakikati böylece tespit ettikten sonra, birkaç hususa temas etmek gerekir:1. Başımıza gelen semavî ve arzî musibetlerin niçin ve nedenlerini kavrayabilmek bir ölçüde “te’vil-i ehâdîs”i bilmeye bağlıdır. Yusuf sûresinde geçen bu tabiri her ne kadar bazıları, sırf rüyaların yorumu şeklinde ele alsalar da, rüya tabirlerinin yanında onun bir diğer anlamının da eşya ve hâdiselerin akışından çıkarılan manalar olduğunda şüphe yok. İşte bu çerçevede, cereyan eden felaketlerde ilâhî ikazın sezilmesi çok önemlidir ki, bunu böyle anlamak da te’vil-i ehâdîsin bir yanı olsa gerek... Dolayısıyla yangın, sel, heyelan, patlama ve diğer bütün musibetleri, bu ülke insanına Cenâb-ı Hakk’ın bir ikazı, bir tembihi olarak değerlendirmek, eşya ve hâdiselere mü’mince bir bakışın sonucu olsa gerek. Tabiî, musibet televvünlü bu ikazlar, bizler için hep rahmet buudunda cereyan etmektedir. Yani dış görünüş itibarıyla bunlar her ne kadar şer gözükse de, varlığın perde arkası ve neticesi itibarıyla hayırdır. Ne var ki, bunları herkesin sezmesi ve kavraması da âdeta imkânsızdır.Meselâ, Rihter ölçeğine göre 3 derecelik bir deprem olur. Bununla önce birçok insan, Rabb’iyle olan münasebetleri açısından teyakkuza geçer. Sebeplerin bütünüyle sukût ettiği o hengâmda ve onu takip eden günlerde, müsebbibü’l-esbab olan Allah’a öyle bir yönelir ki, o yönelişte “sırr-ı tevhid” içinde “nur-u ehadiyet” tecellî eder. Ve sanki bu yönelişiyle herkes, Allah ile direkt telefonla görüşüyor, konuşuyor gibi olur. İşte böyle bir münasebet, bir “ân-ı seyyâle” bile sürse, insan onunla veli olabilir. Hatta o bir ân-ı seyyale, insana Cennet hayatını bile kazandırabilir.Veya yine bu deprem vesilesiyle, günümüzün büyük problemlerinden biri olan çarpık şehirleşme, gecekondu, binaların statik hesaplamalarının iyi yapılmaması vs. gibi dünyevî hayatımızı ilgilendiren noktalarda gerek halk, gerekse idarî erkân çeşitli düzenlemeler içine girebilirler.Veya bir yerde sel felaketi olmuştur. Orada cezaya istihkakı bulunanlar cezasını bulmuş, istihkakı olmayanlar ise ölmüşseler şehit olmuş, zayi olan mal mülk de sadaka hükmüne geçmiş sayılır. Öte yandan bu vesile ile birçok insan da, ciddî bir teyakkuzla Rabb’ilerine yönelerek kurbet (Allah’a yakınlık) kazanmışlardır ki, zannediyorum bununla elde edilen yakınlık günde bin rekât namaz kılmakla bile elde edilemez.Ayrıca bu vesile ile heyelanların önlenmesi adına mühendisler tarafından arazinin tetkiki, uzmanların, akademisyenlerin bu mevzuda teyakkuza geçmesi, gönüllü kuruluşların ve devlet erkânının bu işe sahip çıkması gibi güzel neticeler de elde edilir ki, bunlar bütünüyle mahz-ı hayırdır.2. İlâhî ikaz olan bu hâdiselerde, kat’iyen teşe’üme (şerre yorma) gitmemelidir. Zira yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, bunlar musibet de olsa, sonuçları veya melekût cihetleri itibarıyla rahmet buudunda tezahür eden ilâhî ikaz ve tecellîlerdir. Meselâ, Allah, bazen sizin ayağınıza bir diken batırır ve o dikenle sizi teyakkuza sevk eder ki, daha büyük, daha çok diken ayağınıza batmasın.3. Objektif olmadığı için, mânevî irtibatını tam ayarlamamış olan insanların, belki de anlayamayacakları, hatta itiraz edecekleri sübjektif bir değerlendirmedir bu. Bahsi geçen semavî, arzî belâ ve musibetlerle, neticede masum, bîgünah kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar ölüyor veya öldürülüyorlar ise, demeli ki, bunlar, tıpkı bir paratoner gibi belâları üzerlerine çekiyor ve umumî musibetlerin gelmesine engel oluyorlar...Yalnız böyle bir yaklaşım, ledünnî ve ehlullahın keşfen görebileceği bir husustur. Evet, bu insanlar “İkisi de Hakk’a inkıyat edip teslim olunca O, kurban etmek üzere oğlunu yere serdi.” (Sâffât Sûresi, 37/103) ruhunun temsilcileridir. Onlar İbrahim ve İsmail gibi, âdeta kurbanlık koyun misali boyunlarını Hakk’a uzatır, “Çal bıçağı!” derler. Hâsılı, küçük musibet, büyük musibete karşı bir sed veya küçük kaymalar, büyük kaymalara karşı ikaz edici birer mana ifade etmektedir.
16 Mayıs 2014 Cuma
Vefa ve şefkat abidesi: Anne
Anne kendi dünyasında bir kutup varlıktır. Kâbe, topyekûn kâinat hakikatinin; Mekke, umum beldelerin, dimağ bütün bir bünyenin ruhu, manası, özü ve atlası olduğu gibi, anne de ailenin temeli, direği, esası ve Yaratıcı Kudret’in de en önemli bir malzemesidir.Yuvada her şey onun etrafında döner, ona dolanır ve ona dönüşür. O ise kutup yıldızı gibi hep kendi çevresinde döner ve ucu gökler ötesi bir yörüngede yol alır.Onlar, bizi, her bağırlarına basışlarında karşılık beklemeyen birer vefa kahramanı misillü büyülü bir hal alır; biz de onlarla her şeyi aşabileceğimiz hissiyle bir güven ve emniyet içinde gerilir, etrafı süzer; hatta herkese meydan okuyor gibi bir tavra girer ve onlara sımsıkı sarılırdık.Anne, gökler kadar derin.. ve içinde göklerin yıldızları kadar duygu ve düşüncelerin kaynaşıp köpürdüğü, köpürüp lav ırmakları veya yer altı çayları gibi şuraya-buraya aktığı sırlı bir his yumağıdır. Evet o, acı-tatlı kaderiyle uyumlu.. sevinçlerle, kederlerle barışık.. beklentileri olmayan, beklentilere takılıp yavrularına gönül koymayan.. tabiatı İlahi ahlâkla kristalize öyle bir vefa ve şefkat abidesidir ki; ne çektiği mihnetlerin mahşerdeki ter lüccesine denk gelip gırtlağına dayanması; ne de evlat vefasızlığının bir poyraz gibi esip ruhunu sarması; sarıp ona gurbetlerin en acısını yaşatması onu dize getiremez ve ona “pes” dedirtemez...Anam!.. Kuzum!..Çocuğunun parçalayıcı neşterleri altında, ciğeri delik-deşik edilirken, bıçağı eline kaçırıp da “Anam!” diye inleyen bir kanlı katilin koluna “kuzum!” çığlıklarıyla sarıldığı hikâye edilen bir anne ciğeri hikâyesini, çocukluğumdan beri ne zaman anmışsam hep ürpermiş ve bu mini damlada anne şefkatinin enginliğini duymaya çalışmışımdır. Hele, ebediyet ve ahirete inanan, dolayısıyla da bedenî ve cismanî olduğu kadar uhrevî ve ruhanî yanları da olan anneler!. Bunlar madde ve mananın, cisim ve ruhun yerleşik âleminde, gönülleri evlatlarına karşı, tasavvurlar üstü öyle güçlü rabıtalara sahiptir ki; dünya ehlince çok köklü ve güçlü kabul edilen alakalar bile ona nispeten zayıf bir gölgeden ibaret kalır. Ne var ki, imanı, imandaki sonsuzluk zevkini duymayanlara bunu anlatmak çok da kolay olmayacaktır.Evet, onlardaki samimiyetin hep böyle derin kalmasını, ihlâsın kesintisiz devam etmesini ve onların kalplerinin her zaman sevgiyle coşmasını, bakışlarının alaka ve güven va’diyle içimize akmasını fena ve zeval vadilerinde yetiştikleri halde bu kadar ebedî ve maveraî hislerle dolup-taşmalarını anlatmak oldukça zor olsa gerek...Bir düşünün; bizim için onlar, ne uzun hazırlıklar dönemi geçirmiş! Ne aşılmaz zorluklara toslamış ve neleri aşmış? Ne çetin hadiselerle pençeleşmiş, ne kadar hayal ve melal ile oturup kalkmış? Ne hülya ve rüyalarla dolup boşalmış, ne kadar yeis ve inkisarlarla burkulmuş? Ne zorluk ve sıkıntıları göğüslemiş ve kaç türlü çileyle preslenmiş? Ne sancılar çekmiş ve ne kadar inlemiş? Kaç defa çığlık çığlığa ağlamış ve ne kadar ağlama dindirmiş? Kaç defa merhametle coşmuş ve kaç defa merhamete ihtiyaç hissetmiş? Hasılı bizim için ne değerli şeyler harcamış ve ne emekler sarf etmiş.. sarf etmiş de sonra da herhangi bir beklentiye girmemişlerdir...Evet, bizi, varlığa ermenin hemen her safhasında kucaklayan, koklayan, öpüp öpüp okşayan, teessür ve infiallerimizi yatıştırıp sıkıntılarımızı paylaşan; yemeyip yediren, giymeyip giydiren, açlığını-tokluğunu, açlığımız-tokluğumuz içinde hissedip yaşayan, mutluluk ve saadetimiz adına insanüstü bir gayretle akla-hayale gelmedik zorluklara katlanan.. bize, vücudumuzun gelişmesi, irademizin kuvvetlenmesi, zekâmızın incelip keskinleşmesi, ufkumuzun uhrevîleşmesi yollarını gösteren.. bütün bunları yaparken de açık-kapalı herhangi bir beklentiye girmeyen bir varlık varsa, işte o da anadır.Biz, korumanın-kollamanın neş’esini-heyecanını, gösterişini-hesabını, sistemini-yolunu onlarda görmüş, onlarda tanımış, onlarda duymuş ve onlarda tatmışızdır. Hele, ihtiyaç ve zaaflarımız; güçsüzlük, yetersizlik ve hayatın bir kısım aksilikleriyle birleşerek üzerimize çullanışında hep onlara sığınmış ve karşımıza çıkan handikapları hep onlarla aşmaya çalışmışızdır. Biz onlara sığınırken onlar da gönüllerinin bütün sıcaklığıyla bizi sinelerine basmış ve hafakan dolu gönüllerimize emniyet ve itmi’nan üflemişlerdir...Anne Eli Her Şeyin ÜzerindedirŞu gökkubbe altında ne varsa onun eli hepsinin üstündedir.. ve cennete giden yol onun ayaklarının altından geçer. Allah, kitabında ona öyle bir ululuk ve sultanlık vermiştir ki, yeryüzü sultanları ona nisbeten, liyakatsiz başlarda kuru birer taçtan ibaret kalırlar. Zaten, onun ayağının altında yerini bulamamış başlardaki taçların da kalıcı hiçbir değeri olduğu söylenemez.Ey ruhlar gibi ince, melekler kadar masum ve gökler kadar da derin, yüce ve değerli varlık! Biz hepimiz senin kölelerin, sen ise şefkat, vefa ve samimiyet ağıyla bizleri avlayıp esir eden taçsız bir sultansın! Eğer şu varlık âleminde her şeyin kendine göre bir ruhu, bir hayat cevheri varsa, bizim hayat cevherimiz de sen olmalısın!Allah, kıyamet sabahında seni Zât’ının ışıklarıyla aydınlatsın! Geleceğin, cennetin cuma yamaçları gibi neşeli ve vuslatın da kutlu olsun.
9 Mayıs 2014 Cuma
Kutlu zaman dilimi: 3 Aylar
Üç ayların kendilerine mahsus bir tadı bir şivesi vardır ki, onları yılın diğer aylarından ayırır..her ayın güzellik ve nefasetinin zahirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, bu müstesna zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır. Bu aylarda gönül dünyalarına yönelen insanlar, îmân ve iz’ânlarından fışkıran ışıklarla eşyanın perde arkasını süze süze, duygularıyla, içinde ebedî bir ömür sürecekleri firdevslere uyanmış ve ulaşmış gibi olurlar. Onlar için bu aylardaki günler, geceler, hatta saatler ve dakikalar âdeta bir başka büyüyle gelir-geçer; gelip geçerken de derecesine göre herkese mutlaka bir şeyler fısıldar.Üç ayların başlangıcı, kamer birkaç gün önce zuhur etse de, rağbetlere açık inayetle tüllenen bir perşembe akşamı ‘merhaba’ der ve bir mızrap gibi gönüllerimize iner. Ulu günlere ve daha bir ulu güne akort olmaya teşne duygularımızı ilk defa uyarıp coşturan ‘Regâib’ bir ses ve enstrüman denemesi gibidir. Yirmi küsur gün sonra gelecek olan Miraç ise tam hazırlanmış ve gerilime geçmiş ruhlar için âdeta, semâvî düşüncelerle, gök kapılarının gıcırtılarıyla ve uhrevîlik esintileriyle gelir. Beraât bu tembihlerle uyanmış ve tetikte bekleyen sînelere kurtuluş muştularıyla seslenir. Kadir Gecesi’ne gelince, bu kadirşinas insanları, tasavvurlar üstü ve ancak bin aylık bir cehd ile elde edilebilecek feyiz ve bereketle kucaklar ve onları afv u mağfiret meltemleriyle sarar.Recep ayının girmesiyle Rahmeti Sonsuz’a karşı duâ, niyaz, hamd u senâ ve tam bir teyakkuzla hazırlığa geçen ruhlar, ayın sonuna doğru ötelere uyanmış gibi tam bir temâşâ zevkine ererler... Ererler de hemen herkesin dili, edâsı, üslûbu değişir ve çehrelerini bir heybet, bir haşyet ve bir ümit sevinci bürür. Herkes daha ziyade kalp diliyle konuşmaya başlar... Beşerî sertlikler daha bir yumuşar... Ve bunlar arasında bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır. Derken Hakk’a yönelmiş bu insanların gönüllerinden taşan nûrâniyet ve sîmâlarındaki rengârenk incelik en katı kalpleri dahi yumuşatacak ve rikkate getirecek ölçülere ulaşır.Recep ayının girmesiyle, her zaman ayrı bir derinlikle tüllenen geceler, daha bir büyülü hal alır ve herkese ne dâhiyâne düşünceler ilham ederler. Hele, ondaki bu gecelerin ötelere açık menfezleri sayılan kutlu zaman parçaları, her zaman bize, gönüllerimize benzeyen emeller ve cennet duygularıyla coşan hülyalar aşılarlar... Aşılarlar da, sonsuzluk arzularımızı kucaklar ve ruhlarımıza yeni yeni rüyaların kapılarını aralarlar. Hemen her gece benliğimizde uyukluyor gibi sessiz sessiz duran hislerimizi uyarır ve bize dünyadakinden daha derin saadet düşünceleri ilham ederler.Kitaplarda ‘Şehrullâhi’l-Muazzam’ diye geçen Şaban ayını, bütün varlığa ve benliğimize sinmiş bir lezzet gibi duyar ve gönüllerimizin ümide, beklentiye, uhrevî güzelliklere kaydığını hisseder gibi oluruz. O, gecesiyle-gündüzüyle, insana Ramazan besteli büyülü bir musiki gibi tesir eder... Ve kendisine sığınanları semâvî kollarıyla sarar... Bir anne şefkatiyle kucaklar ve onları rahmetin enginliklerinde dolaştırır. Onu kendi ruhuyla idrak edenler için, sanki zaman delinmiş de, duygularımıza zaman üstü âlemlerden bir şeyler akıyor gibi olur. Öyle ki, herkes onun aydınlık dakikalarında ve onu duymanın enginliklerinde bir adım daha atsa, kendini, bir sihirli merdivene binip ötelere yürüyecekmiş gibi sanır. Hemen her gün, her gece, her saat ve her dakika fıtratlarımızdaki gizli sonsuzluk arzusu ve ebediyet düşüncesiyle kim bilir kaç defa ötelere ihtiyacımızı hisseder ve bu Allah ayının araladığı menfezlerle emellerimizi temâşâya koşarız.Ramazan’a Doğru…Derken sımsıcak, olabildiğince yumuşak ve hummalı dakikalarıyla Ramazan ufukta belirir... Vicdanlar teyakkuza geçer, bütün gönüller uyanır, bütün duygular coşar... Ve insanlar oluk oluk mabede akar; oradan da Rabbine yürür. Ramazan’ın gelmesiyle ruhunun râbıtaları daha bir güçlenir. Uhrevî arzu ve emeller daha bir köpürür; köpürür ve duygular üzerine bir mızrap gibi inip kalkan bir Ramazan mülâhazası, inanmış sîneleri aşkla, şevkle coşturur ve onların ruhlarında âdeta yangınlar meydana getirir. Denebilir ki, Ramazan senenin en nurlu, en içli, en tesirli, en lezzetli günleri ve ledünnî hayatımızın da en önemli bir iç dinamizmi olarak bütün benliğimize siner ve bize en uhrevî hazlar yaşatır. Çarşı-pazar ve sokakların görüntüsü ötelere ait duygularla köpürür. Minarelerin solukları gönüllerde Kur’ân hüznüyle yankılanır... Mabetler ışıktan fistanlara bürünür ve imanlı gönüllerin avazlarıyla inler. Evden mabede, mabetten mektebe her yerde Hakk’a yönelişin sevinç ve itmi’nânı yaşanır... İbadetle şahlanan sîneler, bütün güzelliklerini ortaya döker... En mahrem çizgileriyle iç dünyalarından kopup gelen aşklarını, şevklerini haykırırlar. Bu insanlar, güya ‘vuslata hazırlanın’ emrini almış gibi her geceyi bir ‘şeb-i arus’ arifesi sayar ve her günü de engin bir vuslat duygusuyla geçirirler.Ramazan’da hayat o kadar derin ve anlamlıdır ki, konuşulan her söz, duyulan her ses insana, onun gönlünden fışkıran bir besteymiş gibi gelir; gelir de en tatlı nağmeler halinde duygularımız süzülmeye başlar. Her zaman ruhun bir tomurcuk gibi açılmasına ve benliğin derinliklerinde uyuyan duyguların uyanmasına vesile olan ve bizi en büyüleyici, en enfes hülyalar âleminde dolaştıran Ramazan, hepimizi ta iliklerimize kadar bir aşk u şevk ve bir vuslat ihtiyacıyla yoğurur ve gönüllerimize gerçek hayatın neşvesini duyurur.1-Üç aylarda beşerî sertlikler daha bir yumuşar ve bir hayli insan, miraç yapacakmışçasına bütün dünyevî ağırlıklarını atar ve âdeta ruh hiffetine ulaşır.2-Her ayın güzellik ve nefasetinin zahirî duygularımızla hissedilip yaşanmasına mukabil, üç aylık bu zaman dilimi kalple ve bâtınî duygularla yaşanır.3-Recep ayının girmesiyle bütün ruhlar, Rahmeti Sonsuz’a karşı dua, niyaz, hamd u senâlar sayesinde tam bir teyakkuzla hazırlığa geçerler.
3 Mayıs 2014 Cumartesi
İnayetin devamı nelere bağlıdır?
Herhalde hepimiz farkındayızdır; dün şurada-burada dolaşıp dururken, Allah hepimizi aldı ve inâyet ü keremiyle belli bir noktaya ulaştırdı.Her şeyden önce, bunun böyle kabullenilmesi ve bu cemâatın bir inâyet cemâati olduğunun idrak edilmesi gerekiyor. Belli bir dönemde bu hizmeti samimiyetle, ihlâsla başlatan zatlar oldu. Şimdi bu cemâate düşen şey de, onlardan tevarüs ettiği bu hizmeti, yine aynı samimiyet ve hüsn-ü niyetle alıp hedefe ulaştırmak olmalıdır. Bu gerçeği böylece tesbit ettikten sonra, şimdi de üzerimize sağnak sağnak yağan İlâhî inâyet ve bereketin kesilmemesi adına, bugüne kadar çok yerde söylenip yazıldığı üzere, kısaca şunları ifade etmekte yarar var:Hizmet adına yapılan işlerde, şahsen en ufak bir dahlimizin olmadığına nefsimizi iknâ etmeliyiz. Evet, hemen her şeyin Cenâb-ı Hakk’ın lütfu, bereketi ve inâyetiyle olduğunu kabûl etmeli ve böylece hem şirkten kurtulmalı, hem de bencillik adına nefsimizin içimize pompalayacağı vehimlerden uzak kalmalıyız.Bunun da ötesinde, “bu işin içinde biz olmasaydık ihtimâl bu hizmet, daha hâlis insanlarla temsil edilirdi ve bu sayede şimdiye kadar olanından çok daha büyük mesafeler alınmış olurdu” diye düşünmeliyiz. Bu da yetmez, “Cenâb-ı Hakk’ın inâyeti, menbaından geldiği gibi hizmete aksetmiyor, bizim benliğimize, nefsaniliğimize ait birtakım kötülüklere çarpıp kırılıyor, dolayısıyla da, bugüne kadar varmamız gereken noktanın çok gerilerinde kalınıyor” demeliyiz.Eskiden bize şöyle anlatılırdı: Önde bulunanların yanına biri gelince, “Arkadaş, kaç insanın kâtilisin?”; yani, “Kaç insan sana takılıp kaldı da hakikati bulamadı?” diye sorarlarmış. Günümüzün hizmet erleri de bu endişeyi her zaman ruhlarında taşımalı ki, İlâhî inâyet kesilmesin.Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim. Bu mülâhaza ruhlarımızda perçinlenmeli ve her zamanki halimiz olmalıdır. Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), sabah-akşam duaları arasında ve başını tevbe için secdeye koyduğu anlarda: “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, birahmetike esteğîs eslihlî şe’nî küllehû ve lâ tekilnî ilâ nefsî tarfete ayn”; yani, “Yâ Hayyu yâ Kayyûm, Senin rahmetini dilerim. Bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma” der ve duâ duâ yalvarırdı. Biz de bu duâyı çok tekrar etmeli ve bir an için olsun nefsimizin insafsızlığıyla baş başa kalmamalıyız.“BEN YAPTIM” SÖZÜ MÜ’MİNCE DEĞİLDİRYukarıda ifade edildiği gibi, her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir İlâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz. Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “bunlar bana ilmimden dolayı verildi” diyordu. Bütün karunlar, firavunlar da hep böyle demişlerdir. Ancak bütün peygamberler ve Peygamberimiz (aleyhimü’s-salâtü ve’s-selâm): “Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim” inancı içinde olmuşlardır. Evet, “bildim, yaptım, tuttum, çattım” düşüncesi, mü’mince bir düşünce değildir.Efendimiz, bir hadislerinde “Bir insanın, sizin vasıtanızla hidâyete ermesi, sizin için sahrâ dolusu kızıl develerden daha hayırlıdır” buyuruyor. Eğer, sizin elinizle, vasıtanızla bir milyon insan hidâyete erse ve sonra da, siz bunu kendinizden bilseniz, bir milyon insanın hidâyeti sizin Cennet’e girmenize değil, ihtimâl Cehennem’e gitmenize vesîle olabilir. Kur’ân-ı Kerim’in bu husustaki beyanı açıktır: “Sizi ve yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” (Saffât, 37/96) buyurur. Öyleyse, nedir hayırlardan hissemize düşen şey? Hissemize düşen şey, ancak aczimizdir, fakrımızdır; evet biz aczimizle O’nun kudretine, fakrımızla gınâsına yol bulur ve şükürle gerilip, şevkle hizmetimize devam edersek, bu mazhariyetler de sürer-gider.Hayatımızdaki her hayır ve muvaffakiyetin Allah’tan olduğunun şuur ve idraki, O’nu anlatma cehdimiz ve kıskançlığımızla kendini gösterir. Riyânın gizlileri de vardır; meselâ bazen, “şuna da muvaffak kılındık; Allah aczimizden bize bunu da yaptırdı” der ve gizli gizli riyâ sergileriz. Zaman zaman yanıma gelenler oluyor ve “şu kadar arkadaşla şunu okuduk; farklı kesimlerden şu kadar insan sohbetimize devam ediyor” gibi sözlerle, hep kendilerini anlatıyorlar. Hâlbuki biz, daima Allah’ı anlatmalıyız, anlatmalı ve bu hususta çok kıskanç olmalıyız.HER FIRSATTA ALLAH’I ANLATMALIYIZHani, afacan çocuklar çok sevilir. Bir yerde çocuklardan bahsedilirken, biz de hemen bir girizgâh bulup, çocuğumuzu anlatmak isteriz. Bazen, yazımızın, beyânımızın, talâkatimizin güzelliğini anlatmak için fırsat kollarız. Bunlar bizim için yakışıksız şeylerdir. Hattâ bazen münasebetsiz de sayılabilirler. Oysaki biz, her fırsatı değerlendirip mutlaka Allah’ı anlatmalıyız. Bir yerde, vefâdan ve vefâlı arkadaşlardan mı bahsedildi; hemen söze girmeli ve “Allah’tan daha vefalı, daha sadık dost mu olur?” deyip, Allah’ı anlatmalıyız. Yine, hakka riâyetten ve hakkın yerine getirilmesinden mi söz ediliyor; hemen, “eğer, hakkı yerine getirilmesi gereken biri varsa, o da, bizi yokluktan varlığa çıkaran, varlıkta bırakmayıp canlı yapan, canlılıkta bırakmayıp insânî seviyeye i’la eden, sonra da mü’min kılma lütfuyla şereflendiren, bununla da kalmayıp, imân ve Kur’ân hizmetinin içine çeken Allah’tır” demeliyiz. Ve Allah (cc) dururken, başkalarının anlatılması karşısında olabildiğince kıskançlık duymalıyız. Hele, biri kalkıp da, “Bir hayır toplantısında konuştum, halk coştu ve şu kadar hayır-hasenatta bulundu...” derse, orada hasta olacak ölçüde rahatsızlık duymalı ve “şuna bak, Rabb’imden bahsedeceğine kendinden bahsediyor” diye için için kıvranmalıyız.Evet, Allah’ın nezdindeki yerimizi öğrenmek istiyorsak, Allah’ın nezdimizdeki yerine bakmalıyız. O’na ne kadar alâka duyuyor, O’nunla nasıl bir irtibat içindeyiz, sürekli bunu kontrol etmeli ve hep tetikte olmalıyız.İşin doğrusu eğer, O’nunla irtibatımız sağlamsa, her girizgâhı değerlendirip, O’na ve O’nu anlatmaya bir yol bulacak ve dolayısıyla da sadece O’nu görecek, O’nu bilecek, O’nu düşünecek, O’nunla oturup kalkacak, gözlerimizi O’nun için açıp kapayacak ve O’ndan başka bütün mülâhazalara kapanacağız.Tevfik ve inâyet-i İlâhî’nin en büyük bir vesilesi de vifak ve ittifaktır. Allah’ın tevfikine ermek, bir sermâye ister ve bu sermâye de, cemâat içinde vifak ve ittifakın korunması, ayrılık ve gayrılıklara düşülmemesidir. Bir ve beraber olduğumuz zaman, gözlerin görmediği, kulakların işitmediği, beşerî tasavvurları aşan lütuflara mazhar olur ve Kafdağı’ndan ağır yükleri taşıyabiliriz. Aksine, vifak ve ittifakımız bozulup, sadece etrafımızda toplanmış üç-beş hempâmızla kaldığımızda; evet, böyle bir zamanda, ne denli gayret gösterirsek gösterelim, vifak ve ittifak içinde olmayınca, esas kuvvet kaynağımızı dinamitlemiş ve inâyet-i İlâhî’nin kesilmesine de vesîle olmuş oluruz. Bu bakımdan, bütün cehd ve gayretlerimizi bir demir gibi, kurşun gibi, ‘bünyân-ı mersus’ olma keyfiyetini koruma yolunda kullanmak mecbûriyetindeyiz. Kur’ân: “Allah’ın eli, onların elleri üzerindedir” (Fetih, 48/10) ferman etmektedir. Bu açıdan da, cemâate gelen lütufların, bütün insanlığı irşâd etme isti’dadındaki kutup, gavs ve ferd-i feridlerin bile mazhar olamayacağı buudda olduğunu zannediyorum.İnsanlık zor; kulluk ondan da zor bir iştir. Âhir zamanda büyük bir misyonu edâ etme mecbûriyeti ise, hepsinden daha zordur. Biz zora tâlibiz. Dağların, göklerin yüklenmekten kaçındığı bir zorluğu, yani benlik ve iradeyi yüklenmişiz ve bu benlik ve irademizi de, bu zorları başarmakta kullanmak için Allah’ın havl ve kuvvetine sığınmak suretiyle güçlendirecek ve değerler üstü değerlere ulaştıracağız.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)