28 Şubat 2014 Cuma

Ah vefa nerede kaldın!

Vefa, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek nadirattan ve hatta mümkün değildir.Vefa, duyguda, düşüncede, tasavvurda aynı şeyleri paylaşanların etrafında üfül üfül eser durur. Kinler, nefretler, kıskançlıklar ise onu bir lâhza iflah etmez öldürür. Evet o, sevginin, mürüvvetin bağrında boy atar, gelişir, düşmanlık ikliminde ise bir anda söner gider.Vefayı; insanın, gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Eksik olsa bile yerindedir. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefadan bahsetmek bir hayli zordur. Konuşurken doğru beyanda bulunma, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefalı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan; her an verdiği söz ve yeminlere muhalif hareket eden ve bir türlü yüklendiği mesûliyetlerin ağırlığını hissetmeyen ikiyüzlü ve müraî tiplerin gönül hayatları olabileceğine ihtimâl vermek, sadece bir aldanmışlıktır. Böylelerinden vefa beklemek ise bütün bütün gaflet ve safderûnluk ifadesidir.Evet, vefasıza güvenen er geç iki büklüm olur. Onunla uzun yollara çıkan yolda kalır. Onu rehber ve rehnümâ (yol gösterici) tanıyanların gözü, daima hicranla dolar.‘Vefa umarken ondanDoldu gözüm hicrandanKaldım yaya dermandan..’Fert, vefa duygusuyla itimada şâyân olur, yükselir. Yuva, vefa duygusu üzerine kurulmuş ise devam eder ve canlı kalır. Millet, bu yüce duygu ile faziletlere erer. Devlet, kendi teb’asına karşı ancak bu duygu ile itibarını korur. Vefa düşüncesini yitirmiş bir ülkede, ne olgun fertten ne emniyet vaat eden yuvadan, ne de istikrarlı ve güvenilir devletten bahsetmek mümkündür. Böyle bir ülkede fertler birbirlerine karşı kuşkulu; yuva kendi içinde huzursuz, devlet teb’aya karşı uğursuzlardan uğursuz ve her şey birbirine karşı yabancıdır, tıpkı câmitler gibi. Üst üste ve iç içe olsalar bile...Vefa, fertlerin birbiriyle kaynaşıp bütünleşmesini temin eder. Vefa sayesinde cüzler küll olur; ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek vahdete ulaşır. Vefa duygusu varıp sonsuzluğa erince, ötelerden gelen tayflar, kitlelerin yolunu aydınlatır ve toplumun önünü kesen bütün tıkanıklıkları açar. Elverir ki o toplum, vefa duygusuyla olgunlaşmış ve onun kenetleyici kollarına kendini teslim etmiş olsun.Seni Ehl-i Vefa GördümBir düşünceye gönül mü verdin; bir ideale mi bağlandın; varıp biriyle dostluk mu kurdun, gel! Diriğ etmeden ver canını o uğurda, servetin yağma olup gitsin. Fakat vefalı ol! Zira Hak katında da halk katında da en çok itibar gören ‘vefa’ ve vefalılardır.‘Bana Hak’tan nida geldi;Gel ey âşık ki mahremsin,Bura mahrem makamıdır;Seni ehl-i vefa gördüm.’ (Nesîmî)Âdem Nebi (as), yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefa anahtarıyla teker teker açtı ve ‘gufran’ çeşmelerine ulaştı. Aynı hâdisede azgınlaşan iblis ise göz göre göre gitti kendini vefasızlık gayyasına atarak boğuldu.Tufan peygamberi de asırlarca süren ızdıraplı fakat vefalı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tembih ve ikazlarının, cemaatinin büyük bir kesiminde tesir icra etmemesi, onu, bağlı bulunduğu kapıya karşı vefa hissinden döndüremedi. Ondaki bu vefa düşüncesiydi ki yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü hengâmda, ona bir necât gemisi oldu.Hakk’ın dostu ve nebiler babası, Nemrut’un ateşini göğüslerken ne kadar vefalıydı! Onun gökleri velveleye veren ‘hasbî hasbî!’ şeklindeki vefa solukları, öteler ötesinden coşup gelen rahmet esintileriyle birleşince, cehennem gibi ateşlerin bağrı ‘berd-ü selâm’a döndü.Kudsîler ordusunun öncüsü, gelmiş ve geleceklerin en birincisi, kimseye müyesser olmayan semâlar ötesi seyahata, ruhundaki vefa duygusu sayesinde muvaffak oldu. Evet, o bu sayede meleklerin varıp ulaşamadığı iklimlere ulaştı ve hiçbir fânînin eremediği devletlere erdi. Sonra da gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o mutlular âlemini, ümmetine olan vefa duygusuyla terk edip arkadaşlarının yanına döndü. Hâdiselerle pençeleşecek, karşısına çıkan bâdireleri göğüsleyecek, onları da o yüce iklimlere yükseltecekti... Dost ve arkadaşlarına karşı vefa duygusuydu, O’na cennetleri ve hûrileri unutturan. Onlara karşı bir vefa sözüydü O’nu, başı semâvî ihtişamlara ulaştığı bir zamanda, bütün mânevî payeleri bir tarafa bırakarak, bu ızdıraplı ve elemli dünyaya yeniden onların yanına döndüren!..Bütün yükselenlerin hasenât defterleri, vefa ile kapanıp vefa ile mühürlendi. Bütün yolda kalmışların çirkinlikler meşheri kitapları ise vefasızlık damgasını yedi, onunla damgalandı. Evet, üzerlerine aldıkları mükellefiyetleri, iki adım öteye götürmeden vefasızlık edip bir kenara çekilenler, zillet ve hakaret damgasını yiyerek aşağıların aşağısına itildiler. Mukaddes yük ve yolculuğa çeyrek gün bile tahammül gösteremeyip yan çizenler ise o gün bu gün doğru yolu kaybetmiş sapıklar gürûhu hâline geldiler. Nihayet dönüp dolaşıp mukaddes çile nöbeti bize gelince, en sağlam vefa yeminleriyle yürüyüp bu koca mesûliyetin altına girdik.Nerdesiniz Vefalı Dostlar?!Coşkun ve heyecanlı, azimli ve kararlı idik. Heyhât... Beklenmedik bir dev önümüzü kesti ve bozduk, ettiğimiz bütün o yeminleri. Ve sonra, yeniden, her taraf çölleşmeye başladı. Bütün civanmertlikler eriyip yağ gibi gitti. Güllerin yerini dikenler aldı. Aylar güneşler peşi peşine batarken, ortalığı kasvet dolu bulutlar bastı. Bağ çöktü, bağban öldü; ‘petekler söndü, ballar kalmadı.’ Ve artık, insan nedretine maruz kalan bu devrin talihsizleri, kalbinde zerre kadar emanet ve vefa hissi bulunmayan ölü ruhlara, destan tutup yahşi çekmeye başladı. ‘Ne akıllı, ne centilmen!’ diye alkışlamadıkları ham ervâh kalmadı ve işte, bu devreye ait milletin yüreğinden yükselen son inilti ve son inkisar.Vefaya susamış neslimizin vefa düşüncesinin korunması dileğiyle...‘Vefa yok, ahde hürmet hiç... Emânet lafz-ı bî medlûl;Yalan râyiç, hiyânet, mültezem her yerde, hak meçhûl!Ne tüyler ürperir, yâ Rab! Ne korkunç inkılâb olmuş:Ne din kalmış, ne îman, din harâb îman serâb olmuş.’ (Mehmet Akif)Ah vefa, nerde kaldın! Bıktık şu her gün birkaç defa yemini bozup ahdinden dönenlerden. Her sözü mübâlağa, her davranışı sun’î nâmertlerden ve vefa duygusundan mahrum uğursuz gönüllerden!.. Ve nerdesiniz! Ey bir vefa düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan bekleyen vefalı dostlar!.. Nerdesiniz ruhuyla bütünleşmiş vefa timsali er oğlu erler!.. Nerdesiniz bir vefa uğruna harap olup, turâb olup gidenler ve çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları!.. Kalkın; girin ruhlarımıza. Kamçılayın hayâllerimizi ve boşaltın vefa adına ne taşıyorsanız hepsini sînelerimize!.. Mertliği, yiğitliği, vefayı bütün bütün unutmuş sînelerimize. Bizleri bu yeniden diriliş yolunda Hızır çeşmesine ulaştırın! Gelin, gelin de şurada burada dolaşıp duran şu üç-beş vefalı insanı, ümitsizlik ve inkisardan kurtarın!..

26 Şubat 2014 Çarşamba

Biz Ne Ayrılıklar Gördük - Ahmet Selçuk İLKAN


Gitmek istiyorsan gidebilirsin
Biz ne ayrılıklar görmüş adamız
Çekinme sende vur sırtımdan beni
Biz ne ihanetler görmüş adamız

Aldırma sen benim yalnızlığıma
Aldırma sen benim gözyaşlarıma
Boşver sende kalmış yarınlarıma
Biz kadere çelme takmış adamız.

Sevsen gidemezdin sevsen bırakamaz
Sevsen çıldırırdın seven ne yapmaz
Git bu ateşte beni kül etmez yakmaz
Biz ne cehennemler görmüş adamız

Hadi daha çabuk daha acele
Git başka kollara git güle güle
Sende unutursun adımı bile
Biz ne vefasızlar görmüş adamız

Hep aynı hikaye hep aynı masal
Sen bu şarkıyı git başka yerde çal
Al yanı başımdan gölgenide al
Biz ne yalnızlıklar görmüş adamız

Kaynak: Şiir Dinle

21 Şubat 2014 Cuma

Bir garipsin şu dünyada

"Bir garipsin şu dünyada Gülme gülme ağla gönül!” (Yunus)Bir avuç gönül eri, bir düzine meçhûl kutsilerdir garipler. Ah edip inleyen, sînesini yakıp sızlayan, gönül verdiği yüce hakikatlerden ötürü dövülüp kovulan; her gün yığın yığın gailelerle burun buruna gelen; her dem ayrı bir ölümle tehdit edilen, her an horlanıp hakîr görülen; işte garip budur.Garip, yurdundan yuvasından uzak kalan, dostundan, ahbabından ayrı düşen değildir. O, yaşadığı dünya içinde bulunduğu toplum itibarıyla hâlinden, yolundan anlaşılmayan; yüksek ideâlleri, ötelere ait düşünceleri, başkaları uğruna şahsî zevklerinden fedakârlığı ve fevkalâde himmet ve azmiyle, kendi toplumunun kanunlarıyla sık sık zıtlaşıp çakışan, çevresi tarafından yadırganıp irdelenen ve her davranışıyla garipsenen insandır.Yardımlarına koştuğu yığınlar onu, kâh azarlayıp kapı kapı kovar, kâh derdest edip zindanlara tıkar, kâh memleket memleket sürgünlere yollar, kâh onun için darağaçları hazırlar ‘aman vermen, öldürün!’ der, çığlıklar atarlar. O ise yığın yığın tehlikelerin kol gezdiği bu atmosferde, her an ayrı bir ölümle pençeleşir, her lâhza ayrı bir mağdurun imdadına koşar; zaman olur, bir Heraklit gibi tehlikelerin üzerine yürür, an gelir, bir itfaiye eri gibi çevreyi saran ateşleri göğüsler ve zaman olur şefkatli bir ana gibi hep inler. Etraf cefadan, garip de vefadan asla usanmaz!..Bir Ölür Yirmi DirilirlerGaripler; baharda, başını topraktan erken çıkaran çemenlere benzerler. Toprağın ortaya çıktığı her yerde, bu şafak çiçekleri, karla buzla burun buruna gelir ve yer yer soğuğu, donu aşarak geçip, bir ulu kavga başlatırlar tipiye, borana karşı. Evet, alaca karda beyaz tülbentleriyle, güneşe gamze çakıp cilveler atan kar çiçekleri ne ise gökler ötesi âlemlere göre, bin çığlık aydınlığa koşan garipler de odur. Kara, cemre düşmeden; henüz buzlar erimeden ortaya çıkarlar. Güç bela varlıklarını sürdürür, karşılarına çıkan tehlikelerle pençeleşir, yara alır, hırpalanır ve çok defa dünya zevki nâmına bir şey tadıp duymadan ‘harab olup, turâb olup’ giderler. Giderler ama gidişleri de merdâne olur. Toprağın bağrına sinip, birkaç sümbülü netice vermeden gitmezler. Onlar ‘bir ölür yirmi dirilirler!..’Garipler, ölü toplumlara hayat sunmak, onlara kaybettikleri değerleri yeniden iade etmek için, bir düzine mukaddeslerden mukaddes düşüncelerle, her Allah’ın günü toplumun kapısına dikilir, kapının tokmağına birkaç defa asılır, sonra ruhunun ilhâmlarını haykırır ve geriye dönerler. Bu uğurda tartaklanır, azar işitir, defalarca kovulurlar; ama kat’iyyen yılmaz, usanmaz ve hele asla darılmazlar. Onlar gözleri her ân ötelerde ve bir diriliş müjdesi beklemektedirler güneşin her doğup batışıyla. Her yeni günle, taptaze bir şevk kazanır ve soluk soluğa köşeyi bucağı tutar, yığınlara Hızır çeşmesine giden yolu gösterirler.Garibin kırık kalbinde ve bulanık bakışlarında bin hüzün ve bin keder nümayândır. İniltileriyle o, Âdem Nebi’yi (as), âh u efganıyla da Davut Peygamber’i (as) hatırlatır. Yâd ellere düştüğü, azar görüp dost ikliminden uzaklaştığı için: ‘Cüdâ düştüm güzellerden derem vâ-hasretâ şimdi!’ der sızlanır ve iştiyakla vuslat gününü, yâr ile hemdem olacağı ânı bekler.Bin müjde gariplere! Bin muştu, fitnenin, fesadın ortalığı kasıp kavurduğu bir dönemde, ümit ve itminan soluyanlara, umumun huzur ve mutluluğu için şahsî haz ve zevklerini unutanlara!Kendine YabancılaşanlarBir de kendi ülkesinde, kendi insanına, kendi harsına karşı her gün biraz daha yabancılaşan garipler, daha doğrusu gariban vardır ki, hüzün ve ızdıraplarıyla öncekilere çok benzerler. Ama bunlar, derbeder, perişan, ümitsiz ve inançsızdırlar. Hele, kalbî ve ruhî hayatları itibarıyla tamamen fersiz ve dermansız kimselerdir. Bunların gündüzleri gecelerinden daha karanlık, geceleri zalâm zalâm üstüne kabri andırır. Binbir paradoksun ruhları aşındırdığı, kökten ve benlikten mahrum bu sefiller, âdeta insan-altı bir sınıfı temsil etmektedirler. Hatta akıllarının, ruhlarına yağdırdığı endişe ve elemlerle, hayattan lezzet alma noktasında, daha aşağı bir seviyeye itilmişlerdir. İçleri kapkaranlık; düşünceleri sisli, bakışları bulanık ve dimağlarında yığın yığın çözüm bekleyen bilmecelerle daha çok cehennemdekileri hatırlatmaktadırlar. Onların yaşadıkları bu hayata hayat demek çok zordur. Ama nazarlarında ölüm bir hiçlik olduğu için, bütün bütün tereddüt ve kuşkudan ibaret olan bu hayatı tercihten başka da çareleri yoktur.Onlar için hayat bir azap; insan olmak ayrı bir musibet; ölüm bir girdap, bir karadelik; varlık bir kaos; acı duymamanın tek yolu sarhoşluk.Bin nefrin bu türlü düşünceye ve böyle sefillere! Yazıklar olsun bu türlü gariplere!

Abdurrahim Karakoc - Acaba


Uyuyan göllere ay ışığında
Sevginin resmini çizsem kim anlar?
Tomurcuk ayrılıp, gül açtığında
Yağmurun saçını çözsem kim anlar?
***
Bir mekan kaplamış ne varsa nerde
Kendi ötesini saklar her perde
Sonsuzluğun sona erdiği yerde
Huduttan bir kulaç kazsam kim anlar?
***
Aşk, kömür beyazı; kin, süt karası
Eklenir yarama her dost yarası
Et oldum bıçakla kemik arası
Cellatla ahdimi bozsam kim anlar?
***
Doğumda yalan var, ölümde gerçek
Bir şeyler anlatır balık, kuş, çiçek
Kırık gönülleri toplayıp tek tek
Toplayıp göğsüme dizsem kim anlar?
***
Gün geldi zamanı gömdüm kabire
Dağ oldu aklımın verdiği fire
Bağlasam telaşı çelik zincire
Sabrın derisini yüzsem kim anlar?
***
İçte deprem olur dışın düğümü
İhlâssız çözülmez işin düğümü
Aklımdan geçeni, düşündüğümü
Okusam kim dinler, yazsam kim anlar?

Gökçekimi(sh.121)

Kaynak: Şiir Dinle

14 Şubat 2014 Cuma

Sezai Karakoç - Şehrazat


Sen gündüzün gecenin dışında
Sen kalbin atışında kanın akışında
Sen Şehrazat bir lamba bir hükümdar bakışında
Bir ölüm kuşunun feryadını duyarsın

Sen bir rüya geceleyin gündüzün
Sen bir yağmur ince, hazin
Sen şarkılarca büyük uzun
Sen yolunu kaybeden yolcuların üstüne
Bir ömür boyu yağan bir ömür boyu karsın

Sen merhamet sen şefkat sen tiril tiril kadın
Sen bir mahşer içinde en aziz yalnızlığı yaşadın
Sen başını çeviren cellat başının güne
Sen öyle ki sen diye diye seni anlayamayız..
Şehrazat ah Şehrazat..
Sen sevgili, sen can, sen yarsin...

Kaynak: Şiir Dinle

Sağlıklı bir yuvanın esasları

Yuva, insanoğluyla beraber var olmuş, çok eski fakat hiçbir zaman eskimemiş bir müessesedir.Tarih boyunca yer yer sert darbelere ve hatta tasfiyelere maruz kalmasına rağmen, o her defasında kendisini yıkmak isteyen kanlı ellerden kurtulmuş ve maruz kaldığı gailelerden sıyrılarak hep varlığını devam ettirmiştir.Hikmet elinin fıtratın sinesine yerleştirdiği yuvayı, ne kadim Isparta’nın vahşî ceberutu ne de bu asrın ibtidaî diktatörlükleri yerinden söküp atamamış ve onu beşer hayatından uzaklaştıramamıştır, uzaklaştıramazlardı da.Yuva Kurma, Fıtrî Bir İhtiyaçtırZira kâinatı şiirimsi bir nizam içinde vaz’eden Yüce Yaratıcı, yuvayı da bu umumî nizamın en ehemmiyetli bir parçası olarak takdir etmiştir. Tabiatın bağrına yerleştirilmiş bu ehemmiyetli parça, aynı zamanda da mevcut âlemşümul ahengin itici ve çekici kuvvetleriyle sıkı sıkıya irtibatlıdır.Meselâ, her canlı varlık kendi fıtrat sınırları içinde başını sokup barınacağı bir yuva ve yavrularını palazlatacağı ana kadar da onları görüp gözeteceği bir mesken tesisine çalışmaktadır. Öyle ki etrafımızdaki canlıların bu mesken kurma gayreti, aynı zamanda insan aklına durgunluk verecek titizlikte gerçekleşmektedir.Canlı varlıklar arasında belli bir dönem için dahi olsa yuva kurmayan, yavrularının kendi nezaretinde yetişmesi için vasat hazırlamayan bir canlı yok gibidir. Kuşlar bin bir zorlukları göğüsleyerek yuva kurarlar. Karıncalar durup dinlenmeden yerin derinliklerine delikler açar dururlar. Dağlarda gezip dolaşan bütün vahşîler, inleri ve kovukları mesken edinip oralara başlarını sokarlar.Bütün bunlar bize, kâinatta ilmik ilmik örülen nizam ve ahengin hususiyetlerini göstermekle, her canlının kendine has, mahfuz bir yuvası olduğunu ilham etmektedir. Bu hareketler şuursuzca görünse de, ondaki ahenk, sevk-i ilâhîyi göstermektedir.Aslında bunların hepsi şuurlu bir varlık olan insana bir şeyler anlatmaktadır. Ama galiba her şeyde olduğu gibi, büyük bir itina ve ilgi isteyen bu müessesede de insan yeterince hassas olamamakta ve ona gerektiği ölçüde kıymet ve ehemmiyet verememektedir.Sağlam Yuva, Sağlam ToplumdurSağlam toplum, sağlam ailelerden, sağlam aileler de sağlam fertlerden meydana gelir. Bu itibarla, içtimaî kemal fertle başlayıp, aile ile zirvelere ulaşır ve gider mükemmel bir toplum ve mükemmel bir milletle noktalanır.Mükemmel bir cemiyetin yapısında fert kadar, aile ve yuva da çok ciddî önem taşır. Bu itibarla, insanı yuvadan ayırmak insanlıktan uzaklaştırmak kadar çirkin ve tabiattan tecrit etmek kadar da gayr-i mantıkîdir.İnsanın insanlığı yuva ile tamamlanır, kemale erer ve yine onunla devamlılık kazanır. Bu yüzden yuvanın ciddiyet ve ağırlığı ile oynamak, onu örselemek, insanlık hakikatine dokunmak, onu hafife almak demektir ki, tehlike arz eden böyle bir durum tabiî dengeleri de alt-üst etmeye kâfi bir gayret demektir.Meşru çizgide kurulan her yuva, maddî-mânevî kemalât ve faziletin vesilesi olmuştur. Onun bozulması veya meşruiyet çizgisinden sapması ise milletlerin yıkılışını hazırlamıştır.Şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki, sıhhatli bir yuva, huzur ve emniyeti temin eden en kudsî bir müessese ve içtimaînin de en mühim bir kaidesidir. Aksine, iyi kurulmayan bir yuva huzur ve emniyet vermediği gibi, yetişen nesiller için de bir han ve otelden öteye geçmeyecektir. Bütün hayatlarını böyle bir otelin soğuk duvarları arasında geçiren çiftler tali’siz, yetişen yavrular da sahipsizdirler.Günümüzde ehemmiyetini yitirmiş gayri meşru yuvacıkların, millî zemini delik deşik edip millet ağacını içten içe çürüttüğü cemiyetler birer birer yok olup gitmektedir.Sağlıklı Bir Yuvanın EsaslarıYuvada huzur ve emniyetin birinci şartı, eşler arasındaki uyumdur. Duygu, düşünce, kültür, ideal, ahlâk ve inançta uyum... Buna göre, yuva kurmaya teşebbüs eden her ferdin, evvelâ bu mevzularda mutabakata varabileceği birisini araştırması çok önemlidir.Aksi hâlde, tasavvurdan düşünceye, düşünceden ahlâka kadar her şeyiyle tezata düştüğü bir arkadaşla hayatını geçirme mecburiyetinde kalacaktır ki, böyle bir durum çiftler için bütün bir hayat boyu sadece ızdırap demektir.Bu durumda fertler, ya her şeye rağmen bu tezat yüklü düşüncelerin altında ezilerek beraberliklerini devam ettirecekler ya da daima yuvadan uzak kalmayı düşünecek ve derbeder bir hayat yaşayacaklardır.Şüphesiz, cemiyet açısından ailenin devamı, bazı anlaşmazlıklara rağmen efdal olmakla beraber, böyle bir beraberlik sûrî yan yana olmadan öteye geçmeyecektir. Zira eşler, bedenleriyle hanenin içinde olmalarına rağmen ruhen birbirlerinden uzak ve hanenin dışında yaşayacaklardır.Hulâsa olarak diyebiliriz ki, iyi nesillere doğru atılan ilk adım yuva ile başlar. Yuva fıtratın, aklın ve iz’anın gerekleri istikametinde kurulur; eşler ruh, düşünce, anlayış ve ahlâkta uyum içinde olurlarsa, hane bir cennet köşesi, içindekiler de ebedî huzur ve saadete namzet tali’liler olurlar.Aksine yuva, inanç, düşünce ve anlayıştaki imtizaç ve uyum dikkate alınmadan hissîlik üzerine kurulursa, o hane huysuzlukların ve huzursuzlukların kaynaştığı bir han hâline dönüşür ve bir cehennem köşesini hatırlatır.

13 Şubat 2014 Perşembe

Facebook Virüslerinden Korunma Yolları

Bir önceki yazımda Facebook Virüslerinden Kurtulmayı anlattım. Sonra düşündüm de, virüsleri temizlemekten daha önemlisi virüslerden korunmaktır. Bu olay kullanıcının deneyimi ve dikkatiyle alakalı genellikle fakat burada anlatacaklarım daha tedbirli olmanız açısından bilinçlendirici olacaktır.

Facebook Uygulamalarını Kullanırken Tedbirli Olun

Facebook üzerinde oyun için veya farklı farklı hizmetler için birçok uygulama kullanılıyor. Uygulamalar, Facebook hesabınızı kullanmak için sizden yetki isterler ve siz de verirsiniz. Ne yetki istediği uygulamayı kabul ederken bellidir fakat insanlar genellikle buna dikkat etmez. Uygulamayı sunanların güvenilirliğini de pek sorgulamaz. Dolayısıyla uygulama kötü niyetliyse ve sizden duvarınızda paylaşım yapmak için izin aldıysa, sizin duvarınızı kendi çıkarları için kullanacaktır.

Bu durumdan sakınmanın öncelikli yolu, tabii ki izin verdiğimiz uygulamaların güvenirliğine dikkat etmek, her uygulamayı kabul etmemek.

Daha sonrada şu iki yöntemden birisini kullanarak, uygulamanızın duvarınızı kullanmanızı veya arkadaşlarınızın bu uygulamanın yapacağı paylaşımları görmesini engelleyebilirsiniz.

facebook uygulama ayarı

Burası bir uygulama izin sayfasında karşınıza çıkan ikinci adım, burada size bu uygulamanın duvarınızda paylaşım yapmak istediğini söylüyor. Eğer kullandığınız bu uygulamanın sizin adına paylaşım yapmasını istemiyorsanız, burada ya "Geç" butonuna basarak bu izni vermeyebilirsiniz veya görünürlük ayarlarını "Sadece Ben" seçerek bu uygulamanın yapacağı paylaşımları arkadaşlarınızın görmesini engelleyebilirsiniz.

Bu işlem, bir uygulamayı kullanmak istediğinizde fakat bu uygulamaya tam olarak güvenemediğinizde size çok yardımcı olacaktır.

Mevcut uygulamaları görme ve kaldırma konusunu Facebook Virüslerinden Kurtulmak başlıklı yazıda görsellerle anlattım. Gerek duyarsanız buna başvurabilirsiniz.

Virüslü Dosya ve Eklentilere

Bilgisayarınıza veya kullandığınız tarayıcıya virüs bulaşması için bir dosya indirmiş olmalısınız. Burada Chrome tarayıcısının deneyimli olmayan kullanıcılar için bir dezavantajı var. Diğer tarayıcıların birçoğunda bir dosya indirmek için tıkladığınızda size bir uyarı verir, kabul ettiğinizde başlar. Fakat Chrome tarayıcısı sitenin kendisine ve dosyanın türüne göre birçok durumda sadece gerekli linke tıklamanız halinde dosyayı indirmeye başlıyor. Sol alt köşede bir uyarı çıkıyor ve siz ne oluyor gibisinden tıkladığınızda zaten virüs dosyasını çalıştırmış oluyorsunuz.

Her tarayıcıda buna dikkat etmek gerekiyor fakat Chrome kullanıcıları ayrıca dikkatli olmalı. İndirilen dosyaları iyi gözlemlemeli ve her şeye tıklamamalı.

Chrome'da dosyaların inmesini zorlaştırmak için şu ayarı yapmanızı tavsiye ederim;
Menü > Ayarlar > Gelişmiş ayarları göster...
Burada "İndirmeden önce her dosyanın nereye kaydedileceğini sor" diye bir seçenek var. Bu seçeneği işaretleyip dosyanın direk inmesini engellemiş olursunuz. Yani en azından her seferinde nereye kaydetmesini soracağından işi bir kademe uzatmış olursunuz.

Facebook Etiketlemeleri Onayınıza Sunulsun

Facebook'ta size virüs bulaşmasa bile arkadaşlarınıza virüs bulaşması sizi olumsuz etkileyebiliyor. Özellikle etiketleme virüslerinin hat safhada olduğu bu aralar, etiketlemeleriniz onaya sunulmuyorsa, bu virüse sizin listenizdeki insanlarda maruz kalabiliyor. Etiketlerin onaya sunulmasını istiyorsanız aşağıdaki ayarları yapmalısınız;

facebook etiket ayarı

Altın Kural; Her Şeye Tıklamayın!

Evet, en önemlisi bu; her şeye tıklamayın. :) Maalesef çeşit çeşit virüs var ve genelde bu virüsleri hepsi meraktan bulaşıyor. O yüzden, virüsün nasıl bulaşacağı değişebilir ama neden bulaştığı çok değişmiyor, meraktan! :)

8 Şubat 2014 Cumartesi

Facebook Güvenliğini Sağlamak

Facebook hesabının güvenliği artık oldukça önemli bir konu oldu. Çünkü neredeyse tüm yakınların ve iş arkadaşların arkadaş listende ve sen burada yaptığın her şeyden sorumlusun. Bu konuda bulaşan virüslerde önem taşıyor, bu konuyaFacebook Virüslerinden Korunmak yazısında değinmiştim. Şimdi hesabın güvenliği ile ilgili öneriler vereceğim. Bunları uyguladığınızda, Facebook'a girdiğiniz cihazı ya da telefon hattınızı çaldırmadığınız takdirde hesabınız tamamen güvende olacaktır.

Bunları yine görsel olarak anlatacağım. Öncelikle güvenlik ayarları sayfasına giriyoruz;

facebook güvenlik sayfası

Güvenli gezinmeyi aktif duruma getirmeniz önerilir. Çok önemli bir şey değil fakat yararı olabilir, aktif duruma getirmekte fayda var.

facebook güvenli gezinme

Facebook Giriş Bildirimleri

Bu özelliği aktif duruma getirmeniz durumunda, daha önce giriş yapmamış olduğunuz bir cihazdan giriş yapıldığı takdirde size bildirim gelir. Burada hem mail hem de kısa mesaj bildirimini aktifleştirmeniz iyi olacaktır.

facebook giriş bildirimleri

Facebook Giriş Onayları

Bu çok önemli bir özelliktir. Facebook hesabınıza yabancı bir hesaptan girilmeye çalışıldığında tanımlamış olduğunuz telefonunuza bir onay kodu gelir. Bu onay kodunu girerek giriş yapılabilir. Başka bir şekilde yapılamaz.

facebook giriş onayı ayarı

Eğer Android veya IOS işletim sistemli cihaz kullanıyorsanız kodmatik programını kurarak, bu program aracılığıyla onay kodunuzu alabilirsiniz.

Güvenilir Kişiler Belirle

Burada seçeceğin kişileri hem yakının olmasına hem de Facebook hesabını bilinçli kullanan birisi olmasına dikkat etmeniz önemlidir. Eğer hesabınıza ulaşamazsanız Facebook bu kişileri kullanarak size yardım edebiliyor.

facebook güvenilir kişiler belirleme

Facebook Telefon Doğrulama

Eğer telefon numaranız hesabınıza tanımlı değilse, önce telefon numaranızı tanımlamalısınız. Bu işlemlerde aşağıdaki gibidir;

facebook telefon doğrulama

Bu içeriği de herkesin anlayabileceği bir şekilde görsellerle hazırladım. Umarım faydalı olur..

7 Şubat 2014 Cuma

Izdırap ve çile bu yolun kaderidir

Izdırap ve çile, bu yolun kaderidir. O hâlde irşâd ve tebliğ adamı, daha işin başında ızdırap ve çileye razı olmalıdır. Tıpkı nebilerin, sıddîklerin, şehitlerin ve bütün salih mürşitlerin razı olduğu gibi.Evet, İlâhî davanın kudsî hameleleri de mutlaka bu zatların takip ettikleri yolu takip edecek ve onların çekip gördüklerini mutlaka görecektir. Eğer bu yol tabiî bir yol ise, bu yolda sapma, hedef ve gayeden uzaklaşma manasına gelir. Gayeden uzaklaşan insana ise, mürşit ve mübelliğ demek doğru değildir.Hz. Nuh (as) bu çileyi, asırlarca çekmiştir. Hz. İbrahim (as) bu uğurda sürgün edilmiş ve yine bu uğurda ateşe atılmıştır. Hz. Musa (as) İsrailoğulları’ndan çekmediği kalmamıştır. Hz. Yahya (as) ikiye biçilmiştir. Hz. Mesih’in yüzü tebessüm görmemiştir. Çünkü bu dava ağırdır, bu dava zordur ve bu davada iradenin kavgası verilmektedir. Dolayısıyla da o, cidalin en çetinidir. Bu kaderi sevemeyen, bu yolda severek çileye katlanamayan insanlar, nebilerin gittikleri bu kulvarda iz sürüp ilerleyemezler. Bir yerde iradeleri gevşer, dizlerinin bağı çözülür ve tökezlerler...Hâris b. Hâris (ra) anlatıyor:“Babamla Beytullah’a gidiyorduk. Ben o gün küçük bir çocuktum. Beytullah’a yaklaşmıştık ki, büyük bir kalabalığın, aralarına aldıkları, üzerine üşüştükleri ve durmadan dövdükleri birini gördüm. Babama kimi dövdüklerini sordum. ‘Bir Sâbiî’yi’ cevabını verdi. Ben o gün için bunun manasını anlamamıştım. Ancak biraz sonra o dayak yiyen insanın Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olduğunu görmüştüm ki, sürekli: ‘Ey insanlar ‘Lâ ilahe illallah’ deyin kurtulun.” diyordu.’Haris b. Haris (ra)’ın, çocukluk hafızasına yerleşmiş ve silinmeyecek şekilde onun ruhunda iz bırakmış bu tür vakalar, Mekke döneminde başta Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) olmak üzere, bütün Müslümanların normal hayatlarının bir yanı hâline gelmişti. Evet, onların her günü hep böyle geçiyordu.Bir defasında yine Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’e saldırmış ve O’nu kan revan içinde bırakmışlardı. Bu esnada kızı Fatıma (r.anha) koşarak gelmiş, hem babasının yüzündeki kan izlerini siliyor hem de ağlıyordu. Ancak Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) o hâlinde dahi kızını teselli edip, “Kızım ağlama, Allah babanı zayi etmeyecektir.” diyordu.Bir başka gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Kâbe’de namaz kılıyordu. İbn-i Ebi Muayt -ki kavminin en şakîsi idi- arkadan geldi ve Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in boğazına sarılarak sıkmaya başladı. Durumu haber alan Hz. Ebû Bekir (ra) oraya koştu ve: ‘Rabbim Allah’tır dediği için bu insanı öldürecek misiniz?’ diyerek Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) ile onların arasına girdi.Ve Hz. Ebu Bekir (ra).. kim bilir kaç kere, Mekke sokaklarının herhangi bir yerinde, dayaktan dolayı baygın düşmüş ve tanıyan bir-iki kişi tarafından sürüye sürüye evine götürülüp bırakılmıştı. Gözünü açtığı zaman da, ilk sözü; ‘Allah Resûlü’nün durumu nasıl?’ şeklinde olmuştu!..Ammâr’lar, Bilal’ler, Talha’lar…Ammâr bir köşede, babası Yasir diğer bir köşede, evin kadını Sümeyye ise (r.anhüm) daha başka bir köşede vücutları dağlanırken, bu yolun kaderini tarihin mermer sütununa nakşetmiş oluyorlardı. Bilal (ra), taşlar altında ‘Ehad, Ehad..’ diye inlerken, sanki bir gün Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem)’in müezzini olma liyakatinin imtihanını veriyordu. Talha b. Ubeydullah (ra), annesi tarafından elleri-ayakları zincire vurulup, sokaklarda süründürülürken, Zübeyr b. Avvam (ra), hasıra sarılıp yakılırken hep bu yolun rengini aksettiriyorlardı.Bir başka tablo.. Abdullah b. Hüzafetü’s-Sehmî (ra), Romalılar’a esir düşmüştü. O’na günlerce işkence yapmış ve sonra Hıristiyanlığı kabule zorlamışlardı. Başa çıkamayınca da, idam etmeye karar vermişlerdi. O, idam sehpasına doğru götürülürken ağladı. Niçin ağladığı sorulduğunda; “Vallahi, şu anda başımdaki saçlarım adedince başlarım olmasını ne kadar arzu ederdim! Keşke, öyle olsaydı da her gün birini hak namına verebilseydim. Böyle bir mazhariyete eremediğim için üzüldüm ve onun için de gözyaşı döktüm.” demişti.Evet, tebliğ adamının her zaman şevk ve iştiyak ateşi, batmayan bir güneş gibi olmalıdır; olmalıdır ve etrafı aydınlatma, onun hayatının gayesi hâline gelmelidir. Muvaffakiyete giden yol, ızdırap ve çileden geçer.

1 Şubat 2014 Cumartesi

Can Yücel - Ben Hayatta En Çok Babamı Sevdim


Ben hayatta en çok babamı sevdim
Karaçalılar gibi yerden bitme bir çocuk
Çarpık bacaklarıyla -ha düştü ha düşecek
Nasıl koşarsa ardından bir devin

O çapkın babamı ben öyle sevdim
Bilmezdi ki oturduğumuz semti
Geldi mi de gidici - hep, hep acele işi
Çağın en güzel gözlü maarif müfettişi
Atlastan bakardım nereye gitti
Öyle öyle ezber ettim gurbeti

Sevinçten uçardım hasta oldum mu,
Kırkı geçerse ateş, çağırırlar İstanbul'a
Bi helallaşmak ister elbet , diğ'mi oğluyla!
Tifoyken başardım bu aşk oy'nunu,
Ohh dedim, göğsüne gömdüm burnumu,

En son teftişine çıkana değin
Koştururken ardından o uçmaktaki devin,
Daha başka tür aşklar, geniş sevdalar için
Açıldı nefesim, fikrim, canevim
Hayatta ben en çok babamı sevdim.

Kaynak: Şiir Dinle