26 Aralık 2014 Cuma
Küfre sürükleyen ameller
İnanılması gereken şeyleri icmalen veya tafsilen inkâr etmek insanı küfre düşürür.Muhal farz bir mümin, Allah’ı veya Peygamberi inkâr etse veya zorlama olmadan tekzip etse küfre girer. Esasen bir mümin için -inşallah- böyle bir şey düşünülmez. Çünkü bunlar insanı sarih küfre sokucu şeylerdir. Bunun dışında bir de kastı küfür olmamakla beraber küfür içeren söz ve davranışlar vardır. Mesela bir müminin, zorlama olmadan ağzından –el-iyâzubillah- mukaddesatı hafife alıcı bir laf çıkarsa o da küfre düşmüş olur. Söz gelimi, “Kur’an da ne oluyor ki…” diyen bir kişi iman dairesinden çıkmış olur. “Resul-i Ekrem’e bu noktada ittibada zaruret vardır” sözüne karşı bir kimse “Ben bu noktada ittiba etmiyorum” derse o da küfre girer. Veyahut “Allah Resulü şunu severdi” sözüne mukabil “O seviyorsa ben onu sevmiyorum” derse yine küfre girmiş olur. Bunun gibi daha pek çok küfür lafızları vardır ki, bunlara elfaz-ı küfür denir.Bir de insanı küfre sokan bazı davranışlar vardır ve bunlara da ef’âl-i küfür denir. Mesela imana müteallik bir mesele yapılırken veya söylenirken omuz silkme, ezan-ı Muhammedi okunurken herkesin camiye gelip gitmesini davranışlarıyla hafife alma, el-ayak hareketleri ile dince muazzez ve muhterem sayılan şeyleri davranışlarıyla istihfaf etme gibi davranışlar insanı küfre götürür. Bunlar çok ciddi hususlardır. Ancak çoğu zaman dikkat edilmeyebiliyor. Hâlbuki fıkıh kitaplarında elfaz-ı küfür ve ef’âl-i küfür başlıkları altında uzun boylu bu hususlardan bahsedilir. Cenab-ı Hak, herkesle beraber bizim de imanımızı muhafaza buyursun.İmana Mukabil Küfürİman, nasıl ki küfre ait her şeyi siler süpürür, insana tamamen kendi boyasını çalar ve Allah’la münasebet kurabileceği bir dairede insanın hükümferma olmasını temin ederse; küfür de bir bakıma insan üzerinde bir şeytan hâkimiyeti tesis eder, imana ve imanın teferruatına ait her şeyi siler-süpürür, götürür de insan, bilerek veya bilmeyerek ağzından çıkan bu türlü lafla küfre girmiş olur. Şunu da ifade edeyim ki, fıkıh kitaplarında bu mevzudaki hükmün terhib yani korkutmak için olmadığı açıktır. Bir insan davranışlarıyla veya sözleriyle küfre girerse o dakikaya kadar yaptığı bütün ibadet ü taati de gidiverir.Asrımızda küfrü işmam eden söz ve davranışlar pek çoktur. Fıkıh kitaplarında, din ve dinle alakalı herhangi bir hususu hafife alma küfür sayılır. Mesela bir yerde bir hoca, sarığı ile hafife alınıyorsa, orada hocanın kendisi değil, hocalık şahs-ı manevisi hafife alınıyordur. Bir fıkra anlatırlar: Manda ile molla tarlaya girmiş. Mandayı bırak mollayı çıkar demişler. Bu fıkrayı anlatan da, buna gülen de küfre girmiş olur. Mesela kendisine dini bir mesele getirilen bir insan, “Kara ciltli kitaba bir bakayım” derse ve “kara ciltli kitap” sözü kütüb-ü fıkhiye ve dinî eserleri hafife almayı kast ederse kâfir olur. Bunu sahneye aktaran ve bu sahnelere gülen de kâfir olur. Fıkıh kitaplarındaki hüküm böyledir.Din Hafife AlınamazAslında bütün bunlar İslam düşmanları tarafından içimize sokulmuştur ve bu örnekleri çoğaltmak da mümkündür. Konyalı meşhur Hâdimî, Tarikat-ı Muhammediye şerhi Berîka’sında elfaz-ı küfrü sıraladığı bir yerde şu hususu bizzat kaydeder: “Bir kimse, Efendimiz’in sevdiği şeyleri kendisi bizzat sevse de fakat bir muhavere esnasında O’nun sevdiği bir şeyin bahis mevzu edildiği yerde kendisinin onu sevmediğini ifade ederse kâfir olur. Ancak kişi böyle bir durumda Efendimiz’in sevdiğini sevmeme durumuna düştüğünden kâfir olur. Onun için usul-u dinden yani Allah’a, meleklere, kitaplara, ahirete ve haşre imandan alın da teferruat-ı şeriata kadar hangisi inkâr edilirse insanı küfre sokacağı gibi bunların hafife alınması da onu küfre sokar.”Dinde Sahib-i Şeriat’ı hatırlatacak mahiyette, dinin şahs-ı manevisi olarak usul ve füruuna müteallik herhangi bir meseleyi inkâr, tezyif, tekzip ve istihfaf küfrü gerektirir. Hâlbuki bir insan bir sünneti veya vacibi terk ettiği zaman kâfir olmaz. Hatta belki bir farzı terk ettiği zaman da kâfir olmaz. Ancak farzın terk edilmesi mevzuunda mülahaza dairesi açıktır. Kasten terk etmek bahis mevzu olursa durum değişebilir. Cenab-ı Hak elimizi ve dilimizi elfaz-ı ve ahval-ı küfürden muhafaza buyursun. Onun için sık sık gönülden tecdid-i imana çok ihtiyacımız vardır. Çocukluk devresinde biz de bu türlü fıkralar dinlerdik. Belki bilmeyerek filmler de seyretmiş, hatta dudağımız geriye de gitmiş olabilir. Bu vesileyle temiz gönüllerinizi vasıta ve şefaatçi yaparak Cenab-ı Hakk’ın beni sizlerle beraber affetmesini dilerim. Elimize ve dilimize sahip olmada çok ihtiyatlı olalım. Din çok ciddi bir mevzudur ve onun hiç şakası yoktur. Allah hâzır ve nâzırdır. Din, O’nun sistemidir. Biz ise o sistemi yaşayan piyonlarız ve her an O’nun nigâhbanlığı altında bulunuyoruz.Not: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.
19 Aralık 2014 Cuma
Kaos, imtihan ve ümit
Günümüzde hâdiseler, sırf dış yüzleri itibarıyla değerlendirilmekte; sürekli korku, telâş, endişe ve ürperten bir belirsizlik var olup-biten her işte.Niyetler olabildiğine karanlık, söz ve davranışlar aldatıcı, emeller hırsların güdümünde ve şu koca dünya fevkalâde hassas dengeler üzerindeki o iğreti duruşuyla birkaç macerapereste emanet. Kimin ne yaptığı, ne yapacağı belli değil; arzular başka, sözler-vaatler başka; aldatan aldatana. Kimse inanmasa da, öldürenler ve ezenler bir sürü bahane uydurabiliyor; mazlum ve mağdurlar ise olup biten şeylerden bütün bütün habersiz. Ölene şehit diyorlar, kalana da gazi. Aslında bunlarla teselli olmak için de imana ihtiyaç var. Böyle bir desteği olmayanlar da ödüllerle, madalyalarla avutuluyor.Bunların yanında, gözleri fizik ötesi âlemlere açık, başları mumlar gibi önlerinde ve gönüllerinden kopup gelen çığlıklarla Hakk’a arz-ı hâl edenlerin sayısı da az değil. İmanları sağlam, ümitleri pek, her işlerini hesaba bağlı götüren, hesapları da tam bu insanlar, hâdiselerin sadece dış yüzlerine bakarak ve her şeyi hâle sıkıştırarak değil; varlığı, varlık içinde de kendilerini doğru okuyarak, doğru yorumlayarak onları maddî-mânevî bütün derinlikleriyle ve bir küll halinde mütalâa ediyor; çirkin gibi görülen şeylerin arkasındaki güzellikleri de seziyor; ızdıraplara terettüp eden ledünnî zevkleri duyuyor ve sürekli musibet kâselerinden kevserler yudumluyorlar.Hayır Rengini Alan ŞerlerAslında, nâhoş görünen her ilâhî icraatın gizli bir kısım güzel yanları da var; evet bazen öyle ilâhî iş ve faaliyetler oluyor ki, dış yüzleri itibarıyla insan onlarda hiçbir güzellik göremiyor; ama iç yüzleri, neticeleri ve herkese, her şeye bakan farklı yanları itibarıyla bunlar o kadar yerinde ve nefistirler ki, bunu böyle görüp sezebilenler, ah-of yerine, “Dahası olamaz.” deyip hayranlık izhar ediyorlar.Gökte ve yerde ne varsa hepsinin, ilmî bir programa göre Yaratan’ın meşîetine bağlı cereyan ettiğini sezip anlayanlar, her şeyi daha farklı görür ve daha farklı değerlendirirler. Onların ufkunda guruplar tulû televvünlü, felaketler saadet renkli, elemler muvaffakiyet edalı, elde olmayan mazlumiyet ve mağduriyetler de müstakbel mutlulukların vesilesidir. Onlar, hâdiselerin o ekşi çehrelerinden daha çok gülen yüzüne bakar ve olayların acı yanları yanında tatlı taraflarını da görmeye çalışırlar. Dolayısıyla da, onların o aydınlık dimağlarında, yerinde toprak altın kesilir; zehir, şeker-şerbet olur; tipi-boran rahmet rengine bürünür; elemler emellerin koridorları hâline gelir ve ızdıraplar da birer doğum sancısına dönüşür. Şerler, böylelerinin atmosferinde hayır rengini alır; ızdırap ve acılar da onların saflaşıp özlerine ermelerini netice verir. Havaların kararması, ortamın yaşanmaz hâle gelmesi onların gerilimlerini artırarak daha bir teyakkuza sevk eder. Zalimlerin zulmü, müstebitlerin ardı arkası kesilmeyen dayatmaları, aleyhlerinde komploları komploların takip etmesi ve bir ölçüde sebeplerin sukûtuyla çarelerin bütün bütün bitmesi onları daha bir yürekten Çaresizler Çaresi’ne yönlendirir ve kendi kendilerine: “Nâçâr kaldığın yerde / Nâgâh açar ol perde / Derman olur her derde” (İ. Hakkı) der; her şeyi daha iyi okur, daha iyi değerlendirir ve kaybetmeler kuşağında iç içe kazançlar yaşarlar.Fitne ve Fesada Karşı Koymak ŞiarımızdırYıllar var bizler, hep bu anlayışa sadık kalmaya çalıştık: Fitne ve fesada karşı koymak şiarımız oldu. Milletin selâmeti adına, tecavüzlere, tasallutlara ses çıkarmadan fenalıkları sürekli iyiliklerle savmaya uğraştık. Bize zulmedenlere, akla-hayale gelmedik komplolar kuranlara tek bir sözle olsun mukabelede bulunmadık. İftira ve tezvîre kilitlenmiş olanlara dahi bir kerecik olsun “Allah onları kahretsin.” demedik.Dünya peşinde koşmayı, sâfiyane Allah yolunda bulunma ile telif edemediğimizden, O’nun rızasına bağlılık içinde i’lâ-yı hak mecburi seçeneğimiz oldu. Yürüdüğümüz yolda hep başkaları için yürüdük ve her zaman onları yaşatma mülâhazaları, yaşama arzularımızın önünde bulundu. İnanmış ve sevgiyle atan sînelere refakatin dışında dünyevî zevk, lezzet adına bir şey duyup tatmadık. Dünyaya ait büyük-küçük herhangi bir talebimiz olmadığı gibi, dünyevî sayılan yanları itibarıyla -siyaset dâhil- her şeye karşı bilerek mesafeli durmaya fevkalâde gayret gösterdik. Saf Allah hoşnutluğunu bulandırır ve Rabb’imizle kulluk münasebetlerimizi zedeler mülâhazasıyla makam, mansıp düşüncelerini kalbî ve ruhî hayatımız adına birer kirlenme sayarak bu tür arzu ve beklentilerden hep uzak durduk.Zulüm ile Âbâd Olanın Âhiri Berbat OlurBugüne kadar zalimler, önlerine gelen herkesi eziyor, kendileri gibi düşünmeyenlere kan kusturuyor ve ettiklerinin bir gün gayretullaha dokunacağını hiç mi hiç düşünmüyorlardı. Ezilip horlananlarsa, hiçbir şey yapamama hafakanlarını, sadece onları Allah’a havale etmekle yatıştırmaya çalışıyorlardı. Yıllar hep böyle Muharrem gibi geçti; gözyaşları da Revân Nehri gibi çağlayıp durdu.. derken yapılanlar ilâhî izzete dokundu ve Allah zulmedeni de, zulmü alkışlayıp zalimi seveni de, haksızlıklar karşısında sessiz kalanı da toptan te’dîb etti/ediyor ve edecektir de. Atalarımız “Zulm ile âbâd olanın âhiri berbat olur.” demişlerdir ki tarih bunun yüzlerce misaliyle mâlemâldir. Dahası, iğneden ipliğe her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var ki, o gün vay haline o zalimlerin! Biz, şimdi her şeyi Sahibine havale ederek bir kere daha:Zalimin zulmü varsa mazlumun da Allah’ı var,Bugün halka cevretmek kolay, yarın Hakk’ın divanı var.deyip geçelim. Allah dünkü zalimleri bugün cezalandırdığı gibi, günümüzün gaddarlarını da çok yakın bir gelecekte mutlaka tecziye edecektir. Bugün, şahlar, şehinşahlar gibi yaşayanlar, günü gelince sürekli ızdırapla kıvranacak ve sefalet içinde yutkunup duracaklardır. Bu dünya, var olduğu günden beri her zaman yarısı ışık, yarısı da karanlık olagelmiştir. Bugün karanlık yaşayanlar, yakın bir gelecekte -eğer iradelerine emanet edilen dinamikleri iyi kullanırlarsa- aydınlıklara yürüyecek, içinde bulundukları zamanı günahlarıyla kirletenler de karanlıklara yuvarlanacaklardır.Şimdilerde bize, geceleri hep seher kuşları gibi inleyip durmak ve âh u enînlerle gök kapılarını zorlamak düşüyor. Aksine eğer bir an evvel kendimize dönüp, kendi değerlerimizi, kendi dinamiklerimizi harekete geçirmezsek, daha uzun süre mahrumiyetler içinde kıvranıp durmamız kaçınılmaz olacaktır. Evet, bugün kendini rahata salanlar şimdilerin miskinleri, yarınların da zelilleri olmaya mahkûmdurlar. Ömürlerini hissiz ve hareketsiz geçirenler, çevrelerinde ölüm sûrları ötmeye başlayınca çaresizlikle hep şaşkınlık yaşayacaklardır; yaşayacaklardır ama, yaz ve bahardaki fırsatları fevt edenler, kışta âh u vâh etmiş ve nedamet duymuşlar neye yarar ki..! İnsan, bugününü, gelecekte “keşke keşke” demeyecek şekilde değerlendirmeli ve yarınlarını karartmamaya çalışmalıdır.Not: Bu yazı ilk defa Mayıs 2003’te Sızıntı dergisinde yayımlanmıştır.
12 Aralık 2014 Cuma
Sulh çizgisi veya meşrepçilik
Mü’minler, kendi meşrep ve mesleklerine bağlılıklarını izhar ederlerken, “Benim mesleğim haktır, güzeldir, çok hoştur, hatta en güzeldir, en doğrudur, ama başka güzel, doğru ve hak meslekler de vardır.” demelidirler.Hatta kendi yol ve yöntemlerini ifade sadedinde “En doğru ve en güzel bizimkidir” demelerinde de bir beis yoktur. Çünkü bu ifadelerde başkalarının bâtıl olduğuna dair bir hüküm söz konusu olmadığı gibi onların gittiği yolun aldatıcı olduğunu bildirmek de mevzubahis değildir. Bu ifadelerde, fazlaca güzelliği ve doğruluğu kendi mesleğine izafe etmek, diğerlerinin de hakkaniyetini ve güzelliğini kabul etmek söz konusudur. Hususiyle günümüzde meşreplerin ve mesleklerin birer mevzu ve gaye haline getirilmek istenmesine karşı, bu milletin inanan evlatları arasında, bir birlik tesis etme maksadına matuf her zaman hareket tarzımız bu olmalıdır. Bugün, inkâr-ı ulûhiyet düşüncesinde ne kadar insan varsa, bu insanların hepsiyle beraber şöyle böyle bir münasebet içinde bulunma yolu araştırmak gerekmektedir. Her mü’min diğer meşreplerin de hak ve güzel olduğunu, kendi mesleğinin ise daha doğru ve güzel olduğunu, bu yüzden de içinde bulunduğu düşünceyi seçtiğini ve bu mecrada hizmet verdiğini, ama diğerlerinin de batıl ve yanlış olmadığını bilmeli ve tavırlarını bu prensibe göre ayarlamalıdır. Yoksa inanan bir Müslüman’ın bağnazlık eseri olarak, sadece kendi mesleğinin hak ve güzel olduğunu iddia etmesi, başka tarafta bir güzellik ve hak olmadığını söylemesi, içtimai bünyede tedavi edilmesi çok zor yaralar açacağı gibi bu tavrın çok ciddi iftiraklara sebep olacağına da şüphe edilmemelidir.Gıpta Damarları Tahrik EdilmemeliBu meselenin iyi anlaşılması, bütün vatan evlatlarının bir araya gelmesi bakımından, hem bugün hem de gelecek adına çok büyük ehemmiyeti haizdir. Mü’minlerin hizmet düşünce ve kanaatleri adına, kendi taraflarına olduğu gibi daima karşı tarafa da hak vermeleri, hem kendilerinin ırgalanmaması ve meseleyi münakaşaya götürmeme adına hem de karşı tarafın hırslarını tahrik etmeme bakımından çok önemlidir. Hatta inananlar bunun ötesinde, birbirlerinin gıpta damarlarını ve hasetlerini tahrik etmeyerek çok akıllıca davranmalıdırlar. Mesela, ayrı bir düşüncede olmasına rağmen bu vatanı ve milleti seven ve bu uğurda farklı usul ve yollarla hizmet etmek isteyenlere karşı hep bir münasebet yolu ve yönü bulup münasebete geçmeli, bu insanlar katiyen dışlanmamalıdır. Zira böyle bir davranış içine girildiği takdirde mü’min, sadece kendi mesleğini sarsmakla kalmayacak, aynı zamanda karşısına aldığı insanları da günaha sevk etmiş olacaktır. Hâlbuki mü’min, dinine hizmet ederken hem günaha girmemek, hem de diğer din kardeşlerinin gıpta damarını ve hasedini tahrik edip onları günaha sokmamak durumundadır.Binaenaleyh mü’minlerin, birbirlerini hasede sevk edici davranışlardan uzak durmaları, ‘Müslüman kardeşliği’ açısından çok ehemmiyetli bir husustur. Hatta her mü’min, iftiraka sebep olabilecek böyle bir meselenin lafını bile etmemeli, davranışlarını güzel ayarlamalı, başkalarına hakk-ı hayat tanımalı ve onları muhterem bilmelidir. Bugün itibariyle hem menfi hem de müspet manada bu işin sözünü eden pek çok kimse vardır. Fakat bu insanlar kendilerine muhalif olanlara zerre kadar hakk-ı hayat tanımamakta, onları ezip geçmekte adeta zincirlere vurmakta ve onlara esir muamelesi yapmaktadırlar. Eğer bu insanların ellerine kanun vaz’ etme imkânı geçse kanunları bile onlara hakk-ı hayat tanımayacak şekilde vaz’ ederler. Binaenaleyh, bu insanların içinde “hepimiz kardeşiz, hepimiz aynı saftayız” diyenler hilaf-ı vaki beyanda bulunmakta ve diğer insanları aldatan böyle bir düşünceyi seslendirmektedirler. Zira insan böyle bir düşünceye gerçekten inanıyorsa bunu davranışlarıyla ispat eder.Ümmetin Vahdeti Adına SaygıNe kadar Allah’a müteveccih gönül ve secde eden alın ve yine ne kadar O’nu anan hissiyat ve söyleyen dil varsa, inanan gönüller onların her birerlerine karşı belli bir ölçüde saygılı olmalıdırlar. Bu insanların şöyle-böyle bir yere koydukları muhterem zatlara “Efendi Hazretleri” diyebilmelidirler. Ve bunu söylerken de gayet içten ve samimi söylemelidirler. Bu arada, “Sen niçin, ta’zimle andığın böyle bir zatın halka-i tedrisinde değilsin?” diyenlere de, “Ben, içinde bulunduğum yolu daha akıllıca görüyorum. En azından bana öyle geliyor. Bu konuda yanılmış olabilirim ama gittiğim yola muhalif ve ona zıt olan kuvvetli bir delil bulacağım ana kadar safımı korumayı makul görüyorum, daha güzel ve mantıkî buluyorum. Tabii ki siz de öyle görüyorsunuzdur. Hatta öyle görmeniz lazım ki gittiğiniz yoldan istifade edip füyûzât alabilesiniz. Aksi takdirde Allah’tan gelen tecellilere mazhar olamazsınız.” demelidirler. İşte, meseleyi akıllıca ele almanın ifadesi de budur.Not: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.
5 Aralık 2014 Cuma
Allah’ın sonsuz kudreti ve tecellileri
Kudret-i İlahi karşısında, bir zerre ile güneşin yaratılması arasında fark yoktur…Evet, mikrobun yaratılmasıyla filin yaratılması kudret açısından birdir. Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de; “Allah’ın emri bir şeye taalluk ettiğinde, O, bir şeyi dilediğinde, ona ‘Ol!’ deyiverir. O da hemen oluverir.” (Yâsin, 36/82) beyanıyla bunu ifade etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın yaratması âlem-i halk ve âlem-i emre birden mütealliktir. O, bir şeyi yapacağı zaman insanlar gibi eliyle müdahale ederek yapacağını yapmaz. O’nun icraatı bir “Ol” demeye bağlıdır.Allah’ın, eşyanın melekût tarafında kudretini gösteren kanunları ve bu kanunlarla bir kısım icraat-ı Sübhaniyesi söz konusudur. Bu tür neticeler, zahiren sebeplerin eliyle meydana geliyor zannedilir. Haddizatında bunlar Allah tarafından meydana getirilmektedir. Cenab-ı Hakk’ın kudretine göre büyük-küçük, az-çok eşittir. Bu da bir terazinin iki kefesiyle anlatılıyor ki, biz buna “Tesâvi-i tarafeynden ibaret olan imkân” diyoruz. Burada evvela, “imkân” kavramını iyi anlamamız lazımdır. Yaratılmadan evvel eşyanın varlığı “mümkin”dir yani olabilir de olmayabilir de. Eşya, “mümkinü’l-vücut”, Allah ise, “Vâcibü’l-Vücut”tur; yani varlığı kendindendir. Allah’ın varlığı mevzuunda değişik ihtimaller söz konusu değildir. O’nun hakkında imkânın lafı edilmez. Mahlûkata gelince, onlara “mümkinü’l-vücut” diyoruz ki, varlık ve yoklukları eşit demektir.İnsan, camit (cansız varlık) olabileceği, ağaç olabileceği, hayvan olabileceği, insan olup da kâfir kalabileceği gibi hususlarla maluldür… Evet, insanın, hayat yolunda çeşitli kıyafetler, kılıklar ve yollar bahis mevzuudur. Bunlardan birisini seçmesi, mümkün olan yollardan birini intihap etmesi demektir. Mesela, bir insanın elinde kereste ve onu yontabilecek aletlerin olduğunu var sayalım. Bu kereste, bir cami minberi, tahtadan bir mihrap, oturduğumuz evin altına döşeme veya daha benzeri başka şeyler olmaya müsait bir nesnedir. Bunu insan iskeleti şekline getirip, eğer yapabilsek -farz-ı muhal- hayat üfleyebileceğimiz bir canlı yapmak da mümkündür. “Muhal farz” dedikten sonra bunu söylemekte bir sakınca olmasa gerek. Bütün bu mümkün yollar içinde irademizi kullanarak bunlardan birisini yapabiliriz. İşte bu çeşitli imkânât yolları içinde, sadece belli bir noktaya yönelmemiz ve bunlardan bir tanesini tercih etmemiz için irade kâfi bir sebeptir ve başka bir şey aramaya lüzum yoktur. İşte biz, muhtemellerden birini seçmeye “Tesâvi-i tarafeyn - İki tarafın eşit olması” diyoruz.Terazinin bir kefesine Everest Tepesi gibi büyük, diğer tarafına da çok küçük bir cisim koyalım. Bu iki farklı ebattaki cismi koymamıza rağmen terazi dengede ise bu kefelerden birine küçük bir cisim koyduğumuzda, diğer taraf yukarı fırlayacak, beriki de aşağıya inecektir… Evet, böyle bir denge durumunda küçük bir müdahale terazinin kefelerindeki muvazeneyi bozmaya yetecektir. Burada terazinin her iki kefesinin birbirine eşit olması, mümkün olan iki tarafının birbirine eşit olmasına misal olarak anlatılıyor. Terazinin kefelerinden birine bir şey koyma ise, bunlardan birinin tercihi demek oluyor.Her şey O’nun DilemesiyledirCenab-ı Hakk’ın eşya üzerindeki tasarrufu, onları yok iken var etmesidir. Eşya henüz yok iken, onun var olması da yok kalması da mümkündür. Birbirine eşit olan bu iki yönden birini Cenab-ı Vacibü’l-Vücut Kendi iradesi ile ihtiyar buyurduğunda var olma tarafı, var oluyor. Yok olma tarafını tercih buyurursa, yok oluyor. Bu ince sırrı ifade için Efendimiz, “Meşîet-i İlahi, neye ‘olsun’ diye taalluk ederse o, olur. Neye de ‘olmasın’ diye taalluk ederse o, olmaz.” buyururlar.Burada, terazideki denge sözüyle, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin külle ve cüze eşit olarak tecelli etmesi anlatılıyor ki, bu çok önemlidir. Cenab-ı Hakk’ın emir, irade ve meşîetinin, eşyanın melekût tarafına tecellisi konusunda her şey berrak ve dupduru haldedir. Eşyanın mülk tarafı ise melekût tarafındaki tecellinin bir eseri ve neticesidir. Cenab-ı Hak, kanunları yaratır, bu kanunları yaratmanın neticesi olarak, eşya yine Cenab-ı Hakk’ın kudretinin ve iradesinin taalluku içinde meydana gelir. Binaenaleyh eşyanın melekût tarafına tecelli etmede, Cenab-ı Hakk’ın kudretine göre kül-cüz, az-çok müsavidir. İmkânın her iki tarafı da denk ve eşittir.Mesela, Cenab-ı Hak, yarattığı bazı materyalleri kullanarak, ağaçları ve bitkileri yaratıyor. Keza, bazı malzemelerden insan yarattığı gibi, bazılarından cehennem, bazılarından da cennetler inşa ediyor. Bütün bu tercihlerde Vacibü’l-Vücut, emir ve iradesiyle sel gibi akan eşyayı şekillendirmeye tabi tutuyor. Eşya O’nun (cc) ilim ve meşîeti çerçevesinde sel gibi akıp giderken O (cc), kudret ve iradesiyle bunlardan muhtelif şeyler yapıyor. Bundan dolayı ortaya insanlar arasında dahi farklı tipler, çeşitli anlayışta varlıklar çıkıyor.NOT: Bu metinler, Muhterem Hocaefendi’nin, 1970’li yıllarda, cami cemaatinin sorularına verdiği cevaplardan derlenmiştir.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)