12 Haziran 2015 Cuma

Kutlu zaman dilimleri

Öncelikle ifade etmek gerekir ki üç aylar, insanın, Allah'a en yakın olabileceği, O'nun engin rahmetine liyakat kesbedebileceği; günahlarından sıyrılıp kalp ve ruh ufkunda seyahat edebileceği en önemli kutlu zaman dilimleridir.

Zaten nefsin tezkiyesi, ruhun terbiyesi ve kalbin tasfiyesi açısından insanın her sene mutlaka böyle semavî; bir rehabilite sürecine ihtiyacı vardır. Bu mübarek zaman dilimleri ise böyle bir rehabiliteyi gerçekleştirme adına çok önemli bir vesiledir.

Şüphesiz insanın, bu mübarek zaman dilimlerinde bedenî; ve nefsanî; ağırlıklardan sıyrılıp belli bir ufka yükselebilmesi, belli bir seviyeyi yakalayabilmesi en başta ciddî; bir tefekkür ve tezekkür ameliyesini gerektirir. Ancak bunu yaparken o, kalp ve ruhunu da sürekli maneviyata açık tutmalıdır. Yani o, bir taraftan, bu aylarda, iman ve Kur'an'a dair meseleleri, akıl ve zihin melekeleriyle, müzakere yoluyla anlamaya çalışırken, diğer yandan da, üzerine sağanak sağanak yağan maneviyat ve ışık yağmurunu yudum yudum içine çekmeye çalışmalıdır.

Sağanak Sağanak Boşalan Varidât

Şimdiye kadar pek çok insan, kendi zaviye ve kendi ufku itibarıyla bu zaman dilimleriyle alâkalı nice güzel söz söylemiş, nice güzel beyanda bulunmuş, gündüz ve gecesiyle bu ayların mü'min hayatına kazandıracağı nice güzelliklere dikkat çekmiştir. Hazine kıymetindeki bu eserlerin karşılıklı okuma yoluyla kelime kelime üzerinde durulup tahlil edilmesi, müzakere metoduyla sindirilip içselleştirilmesi, bu ayların insana kazandıracağı varidât ve füyuzâtı anlama ve duyma adına çok önemlidir. Evet, üç aylarla alâkalı yazılanlardan tam istifade edebilmek için sığ ve sathî; bir okuyuş tarzından uzaklaşıp, meselenin derinliklerine açılmasını bilmek gerekir. Aksi hâlde, bu duygu ve düşünce geliştirilmediği sürece insanın üç aylarla alâkalı okuyup dinlediklerinden hakkıyla istifade edebilmesi mümkün olmayacaktır.

Ayrıca, bu kutlu zaman dilimlerinin kendine mahsus güzelliklerini ve insan gönlüne akseden zevk ve lezzetlerini kâmil manada duyup tadabilmek için daha baştan bu zaman dilimlerinin “ganimet ayları” olduğunun bilinip takdir edilmesi, arkasından da saniyesi zayi edilmeksizin gece ve gündüzüyle bu ayların ciddî; şekilde değerlendirilmesi gerekir. Mesela, azim ve kararlılıkla geceleri kalkıp Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeyen ve gece varidâtını yudumlamayan bir insanın bu aylarla ilgili dile getirilen güzellikleri derinliğiyle hissetmesi, tatması ve zevk etmesi mümkün değildir. Evet, insan ciddî; bir metafizik gerilim içinde bu aylara girmez, ciddî; bir kulluk şuuruyla kendisini ibadete vermez ve kendisini işin içine salmazsa, bu ayların ifade ettiği manalar bardaktan boşalırcasına yağıp dursa da o, bunları duyup hissedemez. Hatta o, başkalarının bu zaman dilimleriyle ilgili ifadelerini kendi idrak ve istidadının mihengine vurur ve onları bir lüks ve fantezi olarak değerlendirebilir.

Evet, bu mübarek günlerin tepemizden aşağıya sağanak sağanak boşalttığı varidâtı duyabilmek, öncelikle ona inanıp teveccüh etmeye bağlıdır. Zira teveccühe teveccühle mukabele edilir. Siz, bu ayların ruh ve manasına teveccüh etmezseniz, onlar da size kapılarını açmaz. Hatta bu aylarla ilgili söylenen çok canlı ve parlak sözler bile sizin nazarınızda cansız bir ceset gibi sönük kalır.

Bu itibarla insan meseleyi öyle sahiplenmeli ki, âdeta Recepleşmeli, Şabanlaşmalı ve Ramazanlaşmalıdır. Evet, insan, onlarla öyle bütünleşmeli ki, bu kutlu ayların insan ruhuna neler söylediğini duyup hissedebilsin. Yoksa siz, siz olarak kaldığınız, sathî;likten kurtulamadığınız ve bu ayların hakikatini araştırmadığınız sürece bu aylarla ilgili söylenilen çok güzel sözler bile bir kulağınızdan girer, öbür kulağınızdan çıkar. Bu açıdan, laubaliliğe açık duran, böyle bir ganimet mevsiminde kendini yenileme gibi bir gayret içinde olmayan, hâl ve hareketlerinde ciddiyeti yakalayamayan insanların bu aylardan istifadeleri çok zordur.

Gayemiz, Allah'a Yaklaştırmak Olmalı

Öte taraftan meselenin içtimaî; ruha, toplumdaki genel kabule bakan yönü de vardır. Vakıa bu mübarek ayların ifade ettiği gerçek derinlik ve enginliğin duyulup hissedilmesi kalp ve ruh ufku itibarıyla derin insanlara mahsus bir mazhariyettir. Fakat şu anda umumî; manada toplumumuzun da belli ölçüde bu ayların kıymet ve bereketini takdir ettiği, camilere yöneldiği ve Cenâb-ı Hakk'a teveccüh ettiği de bir gerçektir. İşte bu durum önemli bir vesile olarak değerlendirilip bu kutlu zamanda farklı program ve aktivitelerle insanların ruhuna belli mesajlar duyurulabilir.

Yalnız, farklı vesileleri değerlendirerek yapacağımız bütün faaliyetlerdeki gayemiz, insanları düşünce ve his dünyaları itibarıyla bir adım daha Allah'a yaklaştırmak olmalıdır. Şayet meşgul olduğumuz program ve aktiviteler bizi bizliğimize götürmüyor ve kendimizi bulma istikametinde bize rehberlik etmiyorsa boş şeylerle uğraşıyoruz demektir. Evet, düzenlediğimiz programlarda Rabbimize ait bir kısım hakikatleri seslendiremiyor, insanları bir adım daha Efendiler Efendisi'ne yaklaştıramıyorsak; hatta sırf insanların heva ve heveslerine hitap eden programlar düzenliyor ve neticede onlara sadece “Hoş dakikalar geçirdik.” dedirtiyorsak, zaman israfına, belki de günaha giriyoruz demektir. Zira Allah'a götürmeyen ve Efendimiz'e ulaştırmayan her yol bir aldanmışlıktır.

6 Haziran 2015 Cumartesi

Kuyudaki Yusuf ve aralanan kapılar

Yusuf Sûresi; Seyyidina Hz. Yusuf ve onun muhterem pederleri Hz. Yakup etrafında döner. Hz. Yusuf’un çektiği çeşit çeşit sıkıntılardan ve neticede Hakk’ın inayetiyle onlardan kurtuluşu ve maddî;-mânevî; mazhar kılındığı lütuf ve ihsanlardan bahseder. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin, çocukluk döneminde ona karşı yaptıkları bazı kusurlar anlatılır. Gerçi o kusurlar bizimkilerin yanında deryada katre kalır.

Evet, Hz. Yusuf (alâ nebiyyinâ ve aleyhissalâtü vesselâm), kardeşleri tarafından kuyuya atılmış ve sıkıntılara maruz kalmış olsa da, kuyu onun için nâzırın evine ulaşan bir koridora dönüşecektir. Zira bir kervan tarafından kuyudan çıkarılıp köle olarak satıldığında, iç derinlik ve güzelliğinin zarfı konumunda bulunan dış güzelliği dolayısıyla herkes ona talip olmuş ve âdeta başına üşüşmüşlerdi. Ancak Mısır’ın nâzırı onu satın almıştı. Hz. Yusuf, burada da yine farklı bir imtihana tâbi tutulmuş ve neticede zindana düşmüştü. Ancak bütün bu sıkıntıların sonucunda o, sarayda herkesin imreneceği bir konuma gelmişti. Ancak bundan öte Cenâb-ı Hak onu, peygamberlik dünya görüşünün, tabiri caizse peygamberlik felsefesinin Kıptî;ler, ehramlar dünyasına girmesine vesile kılmıştı.

Zorlukla Beraber Gelen Kolaylık

İşte dikkatli bir nazarla takip edildiğinde, Kur’ân-ı Kerim’in ifadeleri içinde, bu sûrede, ne zaman bir kapı kapanıyor gibi görünse hemen bir başka kapının aralandığı ve o kapı aralığının müjdesinin verildiği görülecektir. Evet, bir yerde kapı o büyük peygamberin üstüne kapanıyor gibi olduğunda, Kur’an’ın beyanı içinde, o kapıyı aralayacak öyle bir ifade görürsünüz ki, âdeta kapının cızırtılarını duyar gibi olursunuz. Bu sûre-i celî;lede, bir kısım zorluk ve meşakkatlerden sonra, ilim ve hikmetin temsilcisi Hz. Yusuf’un şahsında nübüvvet ruhunun Mısır’a girip orada intişar edişini.. hakeza bir kısım sıkıntılar çektikten sonra Hz. Yakub’un, rampadan Allah’a yükseliyor gibi peygamberan-ı zî;şan arasında önemli bir makama yükselişini.. Hz. Yusuf’un kardeşlerinin, “Vallahi de, tallahi de Allah seni bize üstün kılmıştır. Doğrusu bizler suçlu idik!” (Yusuf, 12/91) ifadeleriyle dile getirdikleri itiraflarını ve bu itiraflarıyla kendi ufuklarında evc-i kemal-i insaniyete çıkışlarını.. ve daha pek çok hikmet parıltısını müşâhede edersiniz. Bütün bunlar insanın içine inşirah salmaktadır. Kur’an, ezelden gelip ebede gittiğinden dolayı, bu sûre nasıl Asr-ı Saadet insanının gönlüne inşirah salmaktadır, aynı şekilde günümüz mü’minlerinin kalplerine de bir beyan zemzemesi hâlinde akıp durmaktadır ve bundan sonra da kıyamete kadar akıp duracaktır. Dolayısıyla bir hikâye tarzında anlatılsa da, bu sûreye asla mücerred bir hikâye gözüyle bakılmamalıdır. O, birçok insanın sergüzeştini anlatan, bir aile etrafında örgülenen, insanlara ders veren, ilim yörüngeli, hikmet tezahürlü bir sûre-i celî;le-i kerime-i mübecceledir.

Ümit ve İnşirah Kaynağı

Meselenin daha iyi anlaşılması adına sofilerin meclislerinde yaşanan bir hâli size anlatayım. Cenâb-ı Hak, bir dönem, mehabet ve mehafetle tüllenen bir kısım ehlullahın meclisinde bulunma imkânını bahşetti. Evet, onlar tam bir mehafet ve mehabet insanıydı. Çok ciddi durur, çok ciddi konuşur ve çok ciddi bir hayat yaşarlardı. Öyle ki insanın kalbini ağzına getirecek, yüreğini hoplatacak şekilde sözler sarf ederlerdi. Dolayısıyla çevrelerinde bir daralma ve sıkışma olur ve insanlar boğulacak hâle gelirlerdi. İşte bu noktada gayet latî;f bir espri ve mizah ile âdeta çevresindekilere biraz oksijen aldırır, akciğerlerine biraz oksijen püskürtür ve böylece onların rahat bir nefes almalarını temin eder ve onları dinlendirirlerdi. Diyelim ki çok ağır bir meseleden bahsediyorlar. Çevresindeki insanlarda o daralma ve sıkışmayı gördüklerinde hemen güzel bir menkıbe anlatır ve bir tebessümle beraber onlara bir soluk aldırırlardı. Belki sizler de anlatmaya çalıştığım bu tür hâdiselere değişik vesilelerle şahit olmuşsunuzdur.

İşte tam olarak bu hâle benzetemesek de, bir bakış açısı olarak, hikmet edalı, ilim yörüngeli böyle bir sûre-i celî;lenin, bir yönüyle, Allah’tan gelmiş emirlere im’ân-ı nazar etmiş, yoğunlaşmış, onları kendine iniyor gibi algılamış, içselleştirmiş ve yaşamış olan sahabe-i kiram efendilerimizi ferahlatmak adına nazil olduğunu düşünebiliriz. Zira bu sûre-i celî;lede, bazen bir burkuntu yaşansa da, ardından inşirah gelmiş, ardından başka bir burkuntu yaşanmış ama onu da bir inşirah takip etmiş ve derken encamı itibarıyla hüsnü akıbet ve zafer söz konusu olmuştur. Evet, sûrenin sonunda anlatılan, Mısır ufkunda Cenâb-ı Nâm-ı İlâhî;’nin şehbal açması, Hz. Yusuf’un belli bir makama gelmesi, babasına kavuşması öyle hâdiselerdir ki, geçmişte olan acı hatıraların hepsini unutturmuştur. Hazreti Pî;r-i Mugan, Şem-i Taban’ın ifadeleri içinde; elemi gitmiş, lezzeti kalmıştır. O çetin imtihanlar sadece bir vakıa-yı mübeccele-i mükerreme haline gelmiştir.

Netice itibarıyla diyebiliriz ki, Yusuf Sûresi, bir taraftan upuzun bir sergüzeşti içinde, ilim ve hikmet yörüngesi etrafında pek çok ders ve ibreti ihtiva etmektedir. Diğer taraftan da bin bir çeşit bela ve musibetler içinde bulunan günümüz mü’minleri için bir ümit ve inşirah kaynağı olarak gönüllerimize su serpmektedir.

1 Haziran 2015 Pazartesi

Mukaddes çile

Kimi insan vardır, kendi bedeninin, beşerî; yapısının, çoluk çocuğunun, ailevî; hayatının veya akraba çevresinin başına gelen bela ve musibetlerden dolayı endişe ve sıkıntı duyar.

Kimi insan da vardır, çevresiyle alâkadarlığının genişliği ölçüsünde derece derece kendi köy, nahiye, kasaba ve ülkesinde meydana gelen hâdiselerden dolayı müteessir olur. Ama kimi insan da vardır ki, nazarları her an bütün dünyaya müteveccihtir, herkesle alâkadardır ve yeryüzünde olup biten hâdiseleri, ateş nereye düşerse düşsün kendi üzerine düşmüş gibi içten içe vicdanında duyar, hisseder ve yaşar. Elbette bu seviyedeki bir endişe ve ızdırap, takdir ve tebcil edilecek mukaddes bir ızdırap ve endişedir. Ancak insan, ifrata girmemeli, kendine zarar verecek, azap edecek bir duruma düşmemelidir. Ayrıca, çekilen o sıkıntı ve ızdırap, asla iradeyi felç edecek, insanı ümitsizliğe sevk edecek, onu çaresizlik psikolojisine sürükleyecek bir noktaya gelmemelidir. Bildiğiniz üzere âlemlere rahmet olarak gönderilen, kalbi bütün insanlık için tir tir titreyen Nebiler Serveri’nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu mevzudaki tebcil ve takdir edilecek hassasiyeti, vahy-i ilâhî; tarafından tadil buyrulmuştur. Meselâ Kehf sûre-i celilesindeki bir âyet-i kerimede;

“Neredeyse sen, onlar bu söze (Kur’ân’a) inanmıyorlar diye üzüntünden kendini helâk edeceksin.” (Kehf Sûresi, 18/6) buyurulmak suretiyle, iltifat ve takdir edalı böyle bir tadilin yapıldığı ve İnsanlığın İftihar Tablosu’nun zatında ümmete ikazda bulunulduğu söylenebilir.

İnsanlığın Bitişi

Bu açıdan O’nun ümmetinden olan her fert, peygamberâne bir azim, kararlılık ve kucaklayıcılık içinde başta kendi çevresi ve yakınları, ülke ve milleti olmak üzere topyekûn Müslümanları, hatta himmeti daha da âliyse, bütün insanlığı kucaklamalı ve onların ızdırap ve sıkıntılarını kendi vicdanında duyup hissetmeye çalışmalıdır. Zira günümüz dünyasında, bir baştan bir başa bütün yeryüzünde adaletsizlik, hukuksuzluk ve eşitsizlik –halk ifadesiyle– gırla gitmektedir. Açlık ve sefaletten ölüp giden, çeşit çeşit zulüm ve baskıya maruz kalan insanların hâl-i pürmelâli yürekleri parçalamaktadır. İşte bu hazin manzara karşısında olup bitenleri sinema seyrediyor gibi seyretmeme, onlar karşısında heyecan ve ızdırap duyma, insan olmanın gereğidir. Aksi ise, insanlığın bitişi, onun kaybedilmesi demektir. Şefkat Peygamberi Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem):

“Müslümanların dertlerini paylaşmayan onlardan değildir.” (Taberani) buyuruyor ki, konumuz açısından derinlemesine üzerinde düşünülmesi gereken bir nurlu beyandır.

Dolayısıyla dünyada olup biten hâdiseler, vicdanı bütün bütün körelmemiş her bir ferdin gönlünde endişe ve sıkıntı hâsıl edebilir. Fakat inanan bir insan, başta da söylediğimiz gibi, bu sıkıntıları duyup hissettiğinde, ümitsizliğe düşmemeli, çaresizlik duygusuna kapılmamalıdır. Bilakis Hz. Müsebbibü’l-Esbâb’a teveccüh etmeli, içini dökmeli, duaya sarılmalı, O’na yalvarıp yakarmalı ve sebepler dairesinde iradenin hakkını verme adına ne yapılması gerekiyorsa, yapabileceği her ne var ise onu yapmaya çalışmalıdır. Siz sizi bildiğiniz, ben de kendimi bildiğim günden beri, bizim dünyamız, hep bu tür ızdırap ve sıkıntılar içinde kıvranıp durmaktadır.

‘Keşke!’ ler Kuşağı

Evet, bütün bunlar karşısında “Keşke olmasaydı!” deyip ızdırapla iki büklüm olduk. “Keşke, kendi insanımıza karşı bu ölçüde bir temerrüt, bir inat gösterilmeseydi. Keşke bu ölçüde bir bağnazlık ve taassup yaşanmasaydı. Keşke, düşmanlığa kilitli bazı insanlar, Anadolu insanına ve bu ülkenin evladına insafla ve önyargısız bir şekilde, bir kerecik olsun bakabilselerdi.

Evet, keşke, asırlarca hak ve adaletin temsilcisi olmuş insanımız, bugün de, şanlı geçmişinde olduğu gibi, yeryüzünde, devletler muvazenesinde söz sahibi olabilseydi. Bütün mazlum ve mağdurlara kol kanat gerebilecek bir konumu bulunsaydı. Sözüne itibar edilir, gözünün içine bakılır bir merci olsaydı.

Neden benim ülkem de, devletler muvazenesinde, bir Amerika, Çin veya Hindistan’ın yerinde olmasın? Neden dünya ekonomisini belirleyen, siyaset ve idarede söz sahibi olan, gözünün içine bakılan bir ülke konumunda bulunmasın?

İşte, bu güzel hedeflerin gerçekleşmesi istikametinde koşturup dururken, yolların tıkalı olması ve engellemelerle yüz yüze gelinmesi karşısında insanın yapması gereken, nur-u tevhid içinde sırr-ı ehadiyeti vicdanında duyması, ellerini açıp ızdırar hâliyle:

“Ey her şeyi var eden hayat sahibi Hayy ve ey her şeyin varlık ve bekâsını kudret elinde tutan Kayyum! Senin sonsuz rahmetine itimat edip inayetine sığınıyorum; bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun, beni nefsimle baş başa bırakma.” (Nesâî;) demek suretiyle gerçek havl ve kuvvet sahibine hâlini arz etmesidir. Bunu yapabildiği takdirde insan, bela ve musibetler karşısında sarsıntı yaşamaz, ye’se düşmez, yapacağı işlerden dûr olmaz ve hep Cenâb-ı Hakk’a iltica ederek, inayeti hep O’ndan bekleyerek işlerini ikmal ve itmam etmeye çalışır.