10 Nisan 2015 Cuma

Alkışların altında ezilip kalanlar!

Ehl-i dünya, hususiyle kendilerini egoizm ve egosantrizm içine hapsedenler hep teveccüh kovalar, teveccüh peşinde koşar ve alkış ararlar.

Bazı sanat ve mârifet erbabıyla bir kısım siyasetçileri de bu kategoriye dâhil edebilirsiniz. Evet, bu insanlarda hâkim olan duygu ve düşünce teveccüh beklentisidir. Hatta günümüzde kendini nefyetmeyi temel bir disiplin olarak kabul eden insanların tavır ve davranışlarında bile kimi zaman böyle bir anlayışın tesiri görülebilmektedir. Hâlbuki tarihimize baktığımızda imanda derinleşmiş hakiki mü’minlerin bu tür tavır ve davranışlardan hep uzak durmaya çalıştığını görmekteyiz. Meselâ, İstanbul’u fethedenler o büyük başarıdan dolayı alkış beklentisi içinde olmadıkları gibi, Belgrad’dan başarıyla geriye dönenler de alkış beklentisi içinde değillerdir. Yavuz cennetmekân aleyhirrahmetü velğufran hazretleri, Mercidabık ve Ridaniye seferlerinden dönüp Üsküdar’a geldiğinde, halkın alkışlarından kaçmak için gece yarısına kadar Üsküdar’da kalmış, halk uykuya dalınca kalkmış ve gece yarısı sessizce Topkapı Sarayı’na girmiştir. Ayrıca Kanuni’nin büyük bir seferden döndüğünde izbe bir yerde yatmayı tercih etmesi ve Tarık b. Ziyad’ın İspanya’yı fethettikten sonra yatağını bir dehlize serdirmesi de bu açıdan üzerinde durulması gereken önemli tarihî; hâdiselerdir.

İstidrac Endişesi

Bu büyük şahsiyetlerin nefislerine karşı takındıkları bu tutuma, tasavvuf ıstılahında “hazm-ı nefs” denir. Demek ki mü’min, hangi konumda bulunursa bulunsun, hangi başarıya ulaşırsa ulaşsın nefsinin hakkından gelerek onu baskı ve kontrol altında tutmalı ve sözünü ona dinletmesini bilmelidir. Böylece nefis, emmâre olmaktan levvâmeye, levvâmeden mutmainneye, oradan râdıyye ve mardıyyeye ve hatta şahsın istidat ve kabiliyetine göre zâkiye ve sâfiye mertebelerine yükselecek ve melekleri bile geride bırakacaktır. Ancak bunun yolu da öncelikle nefsi zapturapt altına almaktan geçer. İşte nefse hâkim olmanın yollarından birisi de teveccüh-ü nâstan kaçınmak ve istemeyerek de olsa böyle bir duruma maruz kalınmışsa onu da istidrac endişesiyle karşılamaktır. Bu sebeple iyi bir ruh terbiyesi almış insan asla teveccüh-ü nâsı istemez ve beklemez. Teveccühe esas teşkil edebilecek hususlarla karşı karşıya kaldığında ise elini ve gönlünü Allah’a açarak hatta kimi zaman Allah’a el açtığını dahi belli etmeden ya bir secdede ya bir rükûda ya da bir tesbihat esnasında “Ne olur Allah’ım! Bir an dahi olsa beni benimle baş başa bırakma ve bu teveccüh beklentisini benim içimden çekip al!” diye dua eder.

İnanan insanların, rıza-yı ilâhî; istikametindeki sa’y u gayretlerine, vifak ve ittifaklarına, bir ve beraber hareket etmelerine bağlı olarak Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım lütuf, inayet ve teveccühleri söz konusu olabilir. Meselâ böyle bir inayet ve teveccühün neticesi olarak, Anadolu insanı tarafından dünyanın dört bir yanında çok engince hizmetler ortaya konulduğunu söyleyebiliriz. Merhum Bülent Ecevit’in –makamı cennet olsun– yapılan bu hizmetlerle alâkalı şöyle bir mülâhazası vardı: “Osmanlı Devleti, dünya muvazenesinde muvazene unsuru olan büyük bir devletti. Bütün devletlere sözünü geçirecek bir konumu vardı. Fakat o dönemde bile bu ölçüde bir açılım olmamıştı.” Şimdi insanlar, bir, böyle büyük bir açılıma, bir de bu açılımın arkasındaki insanlara, o işin fikir mimarlarına baktıklarında, işin arkasında görünenleri gözlerinde büyütüp onlara büyük bir teveccühte bulunabilirler. Hatta bazen bu teveccüh daha bir büyütülerek muzaaf veya mükab teveccüh hâline getirilebilir. İşte bu noktada bir insan “hazm-ı nefs” edememiş, meseleleri yerli yerine koyamamış, yapılan hizmetlerin arkasında, vifak, ittifak, anlaşma, uzlaşma, mantıkî;lik gibi dinamiklere bahşedilen Cenâb-ı Hakk’ın lütuf ve inayetini görememişse, halkın gösterdiği iltifat ve teveccüh karşısında başı dönüp bakışı bulanabilir.

Kardeşinin Boynunu Kırdın!

Onun için kendi zaviyenizden ‘teveccühleri kabul etmeme’ sizin için bir esas olmalıdır. Evet, hangi büyük başarı elde edilirse edilsin, bütün iyilik ve güzelliklerin, muvaffakiyet ve başarıların Allah’tan olduğu ve O’na verilmesi gerektiği hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır. Aksi takdirde, insanların teveccühleri, pohpohlamaları, alkışlamaları karşısında hadisin ifadesiyle boynunuz kırılır ve o teveccüh ve iltifatların altında ezilir kalırsınız. Hatırlayacağınız üzere, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında birisi başarılarından dolayı bir başkasını takdir ettiğinde İnsanlığın İftihar Tablosu (aleyhissalâtü vesselâm), “Kardeşinin boynunu kırdın!” buyurur. Çünkü muhatap o yükü taşıyabilecek durumda değildir. Ama neylersiniz ki, insanları bu tür iltifat ve alkışlardan alıkoyamazsınız. Bakarsınız koskocaman alayların, taburların elde ettiği ganimeti getirir tek bir adama verirler; verirler de “falan kurtardı, filan yarattı, falan şöyle naşir-i envar, filan şöyle vifak ve ittifak âbidesi” türünden laflar ederler. O zavallı da, bunları yapamayacağının farkında olmadığından söylenenleri kabulleniverir. İşte bundan dolayı diyoruz ki, elden geldiğince teveccüh-ü nâsı kırmalı ve her zaman bir kul olarak kendi konumumuzun farkında olmalıyız.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder